Asker Fıkraları

loading...


Temel askere gitmis.Mutfakta çalismaya baslamis.Mutfaga her girdiginde buzdolabina selam veriyormus.Bir gün komutan sormus:

-Niye buzdolabina selam veriyorsun?

Temel cevap vermis:

-General Electric

fıkranın devamı


Askeri hastanede yatan Temel ve arkadaşlarının cinsel organları kopmuş. Sebebini soranlara Temel anlatıyor:

- "El pombasu talimu yapayuduk, pimi çektuktan sonra ona kadar sayup atmamuz emredildi, piz de parmaklarumuzla saymaya paşladuk, pir, içi, uç, tört, peş, öpür ele geçmek için pompalaru apuş arasına koyalum tedük, alti, yeti, seçiz, tokuz...Bummm!!"

fıkranın devamı


Askerde kamuflaj yarışması var... Herkes çuvallara giriyor, komutan gelip tekme atıyor onlarda hayvan sesleri çıkarıyorlar komutan onaylıyor... Birinci çuvala vuruyor.. Hav hav hav. Komutan aferin diyor köpek çuvalı....

İkinci çuvala vuruyor, miyav miyav.. Komutan gene beğeniyor.. Böyle on onbeş çuval geziyor. Hepsi çok iyi taklit yapıyorlar...

En son çuvala vuruyor ses yok... Daha sert vuruyor gene ses yok, tekme, tokat, tahta, tüfek, ses yok... Askerlere emir veriyor iyicene tekmeleyin...

Çuvaldan kan sızmaya başlıyor.. Beş dakika sonra da ince, bitkin bir ses: "Patateeeeeees"

fıkranın devamı


Askerde komutan emir erine seslenmiş:

çabuk bana bir lazer yazici getirin

er gitmiş ve bir askerle geri dönmüş

komutan : bu ne lan

asker: lazer yazıcı komutanım

komutan: nasil oluyor ??

asker: temel, hem laz hem de er ve de yazıcılık yapar.

komutan: ulan iyi ki scanner istemedik...

fıkranın devamı


Yüzbaşının çok sevdiği ve güvendiği Onbaşı Mehmet`in cezalandırdığı er, yüzbaşının karşısında :

-Komutanım benim bir şikayatim var.

-Söyle.

-Mehmet onbaşı beni döğdi.

-Git, ben onun cezasını veririm.

-Ama yüzbaşım; hem döğdi , hem söğdi.

-Anladım, git cezasını veririm.

-Anama babama laf etti.

-Git cezasını veririz dedik ya.

-Benim anam da yohtur, babam da yohtur.

-Allah rahmet eylesin.Benim de öyle.Sen git anladım.

-Ama yüzbaşım, Mehmet onbaşı benim anama da laf etti , babama da laf etti.Anam da yohtur, babam da yohtur.Anam da sensin, babam da sensin.

Yüzbaşı :

-Derhal koş; çağır Mehmet Onbaşı`yı buraya! dedi.

fıkranın devamı


Acemi er, levazım başçavuşuna yakınır :
-Başçavuşum, bize yemekte ördek böreği verdiler.Yemin ederim ki, içinde bir gram bile ördek eti yoktu.
-O halde? diye yanıtlar başçavuş.Sen hiç asker bisküvisi yedin mi?
-Şey...yani evet, başçavuşum.
-İçinden hiç asker çıktı mı, ulan!

fıkranın devamı


Temelin askerlik yaptığı bölükte bir gün Temelin arkadaşının babası ölür.
Komutanları der bunu alıştıra alıştıra kim söyler.
Birden Temel akılarına gelmiş. Temeli çağırmışlar. Anlatmışlar durumu.
Temel hemen arkadaşı cemali yanına çağırır.
-Ula Cemal Senin Amcan Var mudur?
Vardur.
Dayın Var mudur?
Vardur.
Teyzen Var mudur?
Vardur.
Annen Var mudur?
Vardur.
Baban Var mudur?
Vardur.
Nah Vardur!

fıkranın devamı


2. Dünya Savaşında 2 yahudi almanlara esir olmuştur. Bunlardan biri diğerine kendilerine ne yapacaklarını sorar. O da baslar anlatmaya "2 ihtimal var ya bizi öldürürler ya da esir kampına yollarlar.
Öldürürseler sorun yok kampa gidersek 2 ihtimal var ya kurşuna diziliriz ya da gaz odasında öldürülürüz.
Kurşuna dizilirsek sorun yok gaz odasına gidersek 2 ihtimal var bizden ya sabun yaparlar ya da kâğıt.
Sabun yaparlarsa sorun yok kâğıt yaparsalar 2 ihtimal var ya gazete kâğıdı oluruz ya da tuvalet kâğıdı.
Gazete kâğıdı olursak sorun yok tuvalet kâğıdı olursak iste o zaman moka yedik".


fıkranın devamı

Sirnak a yeni bir komutan atanmis.Komutan disiplinlimi disiplinli sertmi sert.Karsilamaya koca bir askeriye toplanmis.
Komutan askeri selamlamis hersey tam takır
Oda ne askerlerin ortasinda bir deve hemen yuzbasiyi cagirmis
-Bune lan
-Deve
-Ne isi varaskerlerin icinde
-Sey onunla sex ihtiyacimizi karsiliyoruz
Demis komutan sinirle bagirmis
-alcaklar bunu alin gotürün her gün iki asker nöbet tutacak iki askerde bakimini yapacak demis
Neyse aylar gecmis kadin yok komutan yavas yavas azmis artik dayanamamis .
Yüzbasiyi cagirmis.
-su deveyi benim cadıra al demis
Sabaha kadar cadır inlemis,sabah
Komutan yine yuz basiyi cagirmis sormus
-Yahu sabaha kadar ugrastim suna bi posta atamadik siz nasil becerdiniz
yuz basi
Tovbe deveye oyle birsey yapilirmi gunah degilmi biz deveyle uc koy ilerde genel ev var oradan kari getiriyorduk demis
fıkranın devamı

askeriyeye ihbar gelir, dağda terörist var diye. asker dağa gider pusuya yatar. 1 gün olur terörist yok 1 hafta olur terörüst yok 15 gün olur terörist yok. içlerinden laz askerin biri komutanına,
-komutanım ya allah göstermesin ama bu teröristlerin başına bir işmi? geldi der.
fıkranın devamı

2002'nin Nisan ayıydı. Üniversite 2. sınıftaydım. Havalar hızla düzeliyor, değişen havada içimiz coşkuyla doluyordu.. Oda arkadaşlarımın sınıf arkadaşlarıyla pikniklere gidiyorduk. Kendim hiç arkadaş edinemediğimden, onlarla olmaktan mutluluk duyuyordum.
Aralarında Cihan adında bir genç vardı ki...

Dünya iyisi, dünya tatlısıydı. Çok hoşlanmıştım ondan..

29 Mayıs 2002 günü oda arkadaşımın doğumgününü kutlamaya gittiğimizde nihayet duygularını açıklamayı başarmış, uğraşlar sonunda bana aşık olduğunu söyleyebilmişti.

Aslında onunla çıkmak değildi niyetim; bencilce beni sevmesini istiyordum. Daha doğrusu, çıkarsak, kıymetim kalmaz, diye düşünüyor; bana hep böyle tatlı tatlı baksa, diyordum.

Ama o kadar iyi niyetliydi ki, ona kanmam o kadar da zor olmadı..

Haziran ayının ortasında okullar tatile girmiş ve biz neredeyse(aynı şehirde olmamıza rağmen) görüşememiştik. Çünkü çok kıskanç bir babam vardı ve beni dışarı bile bırakmak istemiyordu..

Okullar tekrar açılıp geri döndüğümüzdeyse, o aşktan eser kalmamıştı. En azından benim için.. Oysa beni hala çılgınca seviyordu.. 15-20 günlük bir görüşmeden sonra beni nasıl sevebilmişti bu kadar, bilemiyorum..

Ona açıldım. Araya uzak mesafeli ayrılık girdiğinden, bu ayrılığın beni ondan soğuttuğundan bahsettim. Ağladı, ağladı...
"Yeter ki benden ayrılma, yanımda ol, sevmesen de razıyım." dedi. Ağlamasına dayanamayıp kabul ettim. Birkaç defa daha aynı şey tekrarlandı. Sonuç yine aynı..

Kör,topal 1,5 sene sürdü. Sonunda tahammülüm kalmamış, her şeyi, üzülüp ağlamasına rağmen bitirmiştim.

Ama bu da kar etmedi. Defalarca arayıp barışmak istedi. Ona son derece değer veriyordum. Onu kıracağıma, dünyayı karşıma alabilirdim. Ama aşk bu. Olmayınca olmuyordu.

Bu zamandan sonraki 1,5 yıl yolda her karşılaşmamızda arkasını dönüyor, heyecanlı hareketlerle benden kaçıyordu. Selam da vermek istemiyordu. Ama beni sevdiği gözlerinden, hareketlerinden okunuyordu. Oda arkadaşlarımdan aldığım duyuma göre, beni unutması için çevresi, ona 2 kız bulmuş, fakat o beni unutamadığını söyleyerek onlardan ayrılmıştı.

.......

Bu arada ben de üniversite öğrenimimi tamamlamış, yüksek lisansa başlamış; bulunduğum ilin bir ilçesinde Öğretim görevlisi olarak kalmayı başarmıştım.

Bir sabah derse gitmek üzere otobüse yetişmek için koştuğumda, ONU gördüğümü zannettim. Uyku sersemi olmama rağmen, hareketlerinin heyecanından onun da beni gördüğünü ve bunca zaman sonra Hala unutamadığını anladım.
Ama kim takar?.. Derse geç kalmak benim için ÖLÜMDÜ.

Keşke ölüm sadece derse geç kalmaktan ibaret olsaydı da, onu gördüğüm anın kıymetini bilseydim...

Ama keşkeler hiçbir şeyi geri getirmiyor..

Beni gördüğü gün, çok üzülmüş, arkadaşlarının yanına gidip çok hastalandığını söylemiş.. Boğazı şişmiş veee.. bilincini kaybettikten
BİRKAÇ GÜN SONRA KOMAYA GİRMİŞTİ..

78 gününü komada geçirdikten sonra HAYATA GÖZLERİNİ YUMDU..

Ağlamak, bağırmak, çırpınmak insanları geri getirebilseydi, inanıyorum ki, Cihan'ı Rabbim geri gönderirdi benim ağlamalarıma dayanamayıp. Öleli 8 ay olmasına rağmen bir an için bile olsa, hayali gözlerimin önünden gitmiyor.
Hiçbir işe yaramayacağını bilsem de, KEŞKE ONU ÜZMESEYDİM, onunla evlenseydimm..

Ama hak ettim ben böyle bir cezayı..

Şu an AŞKTAN o kadar korkuyorum ki...


fıkranın devamı

Bir ailenin televizyonu bozulur ve tamirci çağırırlar. Televizyonun içi açıldığında bir sürü ekmek kırıntısı çıkar. Evin hanımı, bunu evin küçük yaramaz kızının yaptığını hemen anlar fakat pek çok annenin yapacağı gibi ona kızmak onu cezalandırmak yerine kızını karşısına alır ve neden yaptığını sorar. Kızın cevabı karşısında oradaki hiçkimse gözyaşlarını tutamaz... Küçük kız, televizyonda Afrika`daki aç çocukları gördükçe hergün kendi ekmeğinden ayırıp televizyonun arkasındaki deliklerden onlara ekmek kırıntısı atıyormuş...
fıkranın devamı

Vietnamda savas devam ederken askerin birisine şarapnel parcası isabet eder ve erkeklik organı kopar.Tabi feryat figan askeri revire alırlar,doktor ne yapacağını bilmez bir halde ormanda dolaşır ve bir fil görür,filin hortumunu askere dikerler.Savaş biter,savaştan sonra asker ve doktor tesadüfen karşılaşırlar.doktor;

-nasılsın işini görüyormu,bir problem varmı?
-gayet iyiyim doktor bey.yanlız biraz sıkıntı yaratıyor
-ne gibi?
-sinema tiyatro gibi kapalı alanlarda ön koltukta oturanların çerez paketlerinin içine dalıyor.
-iyi ya sana masraf ettirmiyor,sıkıntı bunun neresinde?
-iyide hocam aldığı fındığı fıstıgı kıçıma sokuyor.

fıkranın devamı

Bölük komutanı son günlerde koğuşta bi gariplik olduğunu sezmeye başlar ve askerleri takibe alır.Her yat borusu'ndan yaklaşık 30 dakika sonra askerler tek tek koğuşun sonunda bulunan küçük odaya girip girip çıkarlar ve her çıkan "oohhhhh be rahatladım" der.Komutan bi gün son kişiyi kapının deliğinden izler. Bakar ki odada asker ve bir fıçıdan başka birşey yok.Şaşırır ve izlemeye başlar.Asker paso gidip gidip geliyor ve zevkten nerdeyse dört köşe olmuş,asker işini bitirdikten sonra gidip yatar.Komutan dayanamaz ve meraktan içeri girer.Askerin yaptığının aynısını yapar ve oda bu işten hoşlanır.Bu işlem yaklaşık 1 Ay'dan fazla sürer. Bir gün yine koğuşa gider bakar ki askerlerin hepsi hazırkıta bekliyor.
Komutan sorar;
-Siz neden yatmıyorsunuz? diye..
Askerlerin cevabı;
-Bu gece fıçıya girme sırası sizde Komutanım!!!
fıkranın devamı

bir gün temel trabzondan eski bir kamyon almış fakat kullanmasını bilmiyormuş hemen kamyon sürmeyi bilen arkadışı dursunu aramış dursunla beraber komyonu trabzondan giresuna getirmeye gitmişler yolda gelirken kamyonun vitesi kopmuş dursun; ula temel bunun vitesi koptu temel; tabi kopar iki saattir oynuyorsun
fıkranın devamı

Bir gün adam devesiyle çölde gidiyormus.Uzun zamandır çölde oldukları için adam artık dayanamamış.Yani adamın canı sex istiyormus ama bunu yapacak kimse yok.
Adamın aklına cin fikir gelmis.Acaba su deveyi becersem mi diye aklından geçirmiş.Geçirmekle de kalmamıs geçmiş devenin arkasına.
O sırada deve arkasına söyle bir dönmüs.Burun buruna gelmisler.Tabii adam vazgeçmiş.Ama deveye de sinir olmus,inat etmis.Adam bunu birkaç kez denemis ve deve her seferinde kafasını arkaya çeviriyor,burun buruna geliyorlarmış.Sonra nasıl olduysa çöl ortasında bir kadın çığlığı duymus.Bir de bakmıs ki bir kaç eşkiya kadına saldırıyor.Neyse kadını adamların elinden kurtarmıs.
Kadın buna 'Hayatımı kurtardınız dileyin benden ne dilerseniz,ne isterseniz yapmaya hazırım.
Adam:
Ne istersem mi?
Kadın:
Evet.
Adam :
O zaman söylüyorum.
LÜTFEN ŞU DEVENİN KAFASINI TUTARMISINIZ?
(Ne eşek adam di mi ama?)
fıkranın devamı



Samanyolu, çobanın peşinden giden bir sürü gibi, göğün yamacına tırmanıyordu. Sürüdeki en küçüklerden bir, bu gümüşi döngüden ve dinginlikten öteye geçmeyen yolculuklardan bıkmıştı artık. Huzursuzdu. Sıkıntının tırnakları, biryerlerini sürekli kanatıyordu. İşte böyle bir gökgününde, sürüden sessizce ayrıldı. Evinden kaçan kısa pantolonlu afacan bir coçuğa benziyordu küçük yıldız. İpinden kopmuş küçük bir uçurtma gibiydi. Hoplaya zıplaya uzaklaştı sürüden. Boşluğu ve birbaşınalığı duyumsadı birdenbire. Arkadaşlarından öğrendiği bir evren türküsünü mırıldanmaya başladı. Bir yandan da ayrıldığı sürünün, bütün bir ömür, evrenin kıyısında yaşamaya nasıl katlandığını merak ediyordu. Şaştı kaldı bu işe. Yıldız aklının hayalsiz olabileceğine inanmak istemiyordu. Sonra unuttu bütün bunları. Geleceği geçmişi ve her şeyi...Ve şöyle düşündü küçük yıldız:

Evren
yalnızlıktan da küçükmüş
Düşlermiş asıl sonsuz olan


Zaman, kar kristalleri gibi ayağına batsa da, yolculuk duygusunun esrikliği gizemli bir tada dönüşüyordu gittikçe. Saklı vadileri keşfetti küçük yıldız, karadeliklerde dolaştı. Ateşarabalarına binip manyetik rüzgarlar denizine indi. Başına belalar açmada gittikçe ustalaşıyordu artık. Kendine yönelmiş bir tehdit gibiydi. Asteroidlerin meteor yağmurlarına uğramış bedenleri delik deşikti. "Ölüm" dedi küçük yıldız,
"ölüm beni cirkinleştirmeden yok olma yollarını öğrenmeliyim". Sonra öteki galaksilerin uğuldayan rüzgarlarına yöneldi. Nebulalar arasından kayarken bir yandanda türküler söylüyordu, yıldız türküleri.

Evren
umutlarda da küçükmüş
Mutsuzluk daha büyükmüş meğer

Küçük yıldız, sönmüş yıldızlar arasından geçerken, terkkettiği sürüyü anımsadı bir ara. Arkadaşlarını, ışıkışığa neşeli dostlarını düşündü. Büyücüleri, bilicileri anımsadı. Dönse ömrü uzayacak, hızla yitirdiği ışığını yenileyebilecekti belki. Ama oraya dönmeyi bir kez bile aklından geçirmedi. Işığının, elmas tozları gibi bedeninden dökülmesine aldırmadı. Çevrenini kendisi yaratmalı, kendisi yok etmeliydi. O hiçbir zaman sönmüş yıldızlar mezarlığına gömülmeyecekti. gerektiğinde kül olup savuracaktı kendini. Diğer yanda samanyolu küçük yıldızın kaybolduğunu yüzlerce ışık yılı sonra ayrımsadı. Ama binlerce ışık yılında açtığı keçi yolundan çıkıp ta onu aramaya yanaşmadı. İmkansızı denemeye kalkmıştı o:

Evren
Sekizinci renge sarınan
Metaforlarmış meğer


Karanlık bölgelerden geçiyordu küçük yıldız, bir ateş böceği kadar kendine yakın, bir okadar kendine uzaktı. Kendini evrenin öteki kıyılarına sürükledi sonra. Yıldızların düş kurdurucu olduklarını ama artık düş de kurmaları gerektiğini duyumsadı. Yıldızların da ütopyaları olmalıydı. Ama bir yandan tükeniyordu küçük yıldız. Hızla, ışık hızıyla tükeniyordu. Karadelikler onu yutabilir, sönmüş gezegenler kendine çekebilirlerdi. Büyükbüyüklerinin masallarındaki gibi tehlikeler ortasında kalabilirdi. Umurunda bile değildi bütün bunlar. Yaşıyordu, ölümlüydü ve firariydi, hepsi bu...

Evren
hiçlik'ten de küçükmüş meğer
Yaşamı ve ölümü ezberleyecek kadarmış


Sonra bir ışık yılında, yırtılmış ozon tabakasının altında Dünya'yı gördü. İnsanlar, çamur içindeki larvalara benziyorlardı. Küçük yıldız dehşetle baktı aşağıya. İşte tam o an ayağı bir meteora takıldı ve kaymaya başladı. Düşüyordu. Tutunabileceği birşey yoktu evrende. Tutunmak ta istemiyordu zaten... Işığa ve kendine veda etmenin vakti gelmişti. "Vedanın anlamı ne" diye düşündü sonra. Anlamsızdı. Dünya'ya inme duygusunun bir biçimiydi veda. Son çabasını aşağıdaki Dünya kirliliğine düşmemek için harcadı ve kılpayı kurtuldu bundan.

Evren
Küçük bir okyanusmuş meğer
Kıyısında yelkenliler batan


Kendini gök uçurumuna bırakırken küçük yıldızın son baladı şu oldu:

D ü ş ü y o r u m
l

t o z l a ş a r a k

d
ü
ş
l ü
y
o
r
u
m
t o
z l
a
ş a
r
a k


y a
ü n o l
D m a s ı
n
d a !
Ahmet TELLİ

fıkranın devamı

Temel evlenir ve askere gider.Bir süre sonra Temele karısından mektup gelir.Temel okuma yazma bilmediği için mektubu komutanı okur.YAYLADA YAYLATTİM ONİ
FİNDUK GİBİ DARALTTIM ONİ
10 GÜNE KADAR GELDİN, GELDİN
GELMESSEN AMCANIN OĞLUNA YARETTİM ONİ
Komutanı Temele -Güzel bir cevap yazmasını yazamazsa izne göndermeyeceğini söyler.
Temel düşünür ve şöyle bir cevap yazar..
PEYNİR EKMEK AZUĞUM
YAVUZUN DİREĞİNE DÖNDÜ KAZUĞUM
10 GÜNE KADAR GELECEĞİM
NE AMUN KALACAK NE BÜZÜĞÜN.

fıkranın devamı

Albay, binbaşıya: -Yarın güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir şey değildir. Erleri talim elbiseleri ile talim meydanına getirin de olayı görsünler. Ben de orada bulunup kendilerine gerekli bilgiyi vereceğim. Şayet yağmur yağarsa, tabii bir şey göremeyiz. O zaman erleri, üstü kapalı talimgaha götürürsün. Binbaşı, yüzbaşıya: -Albayın emri ile yarın sabah saat dokuzda güneş tutulacak. Bu her zaman görülen bir olay değildir. Şayet hava kapalı olursa bir şey görülemeyecektir. Bu durumda tutulma, kapalı talimgahta gerekli talim elbisesiyle yapılacaktır. Yüzbaşı, teğmene: -Albayın emri ile yarın sabah dokuzda talim elbisesi ile güneş tutulmasının açılış merasimi yapılacaktır. Şayet yağmur yağarsa ki bu durum pek görülen bir olay değildir, Albay kapalı talimgahta gerekli bilgiyi verecektir. Teğmen, başçavuşa: -Yarın sabah dokuzda hava güzel olursa, talim kıyafeti ile albay tutulacak. Kapalı talimgahta yağmur yağarsa, alayın meydanında manevra yapılacak. Çünkü bu her zaman görülen bir olay değildir. Basçavuş, askere: -Yarın sabah saat dokuzda kapalı talimgahta Albayı tutacağız. Sabah hepiniz talim teçhizat ile hazır olun. Askerler kendi aralarında: -Yarın sabah bizim başçavus Albayı tutuklayacakmış.
fıkranın devamı

Bu bir fıkra yada masal değil bu gerçek acı bir gerçek. lütfen okuyun ve destek verin. bu yazıyı yazan bir çanakkale şehidinin torunu. çanakkale gezimizde dedesininin, değil kabrini adının yazılı olduğu bir taş parçası bile bulamadık. bunun yanında anzakların isimlerini ve mezar taşlarını teker teker gezip okuyabildik. dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum burası TÜRKİYE. orada mezar taşlarını kolayca bulmamız gereken şehitlerin uğruna can verdiği ülke.

Soğuk bir Mart günü... Çanakkale, Gelibolu yarımadası... Binlerce askerimiz, şehidimiz Gelibolunun çeşitli yerlerinde yatıyor: Anafartalar'da, Bomba Sırtında, Ertuğrul, ;Ölüm(morto) Koyu'nda, Kanlı Sırtta, kısaca Yarımadada bastığımız her yerde... Hâlâ topraktan şehitlerimize ait kemiklerin çıktığı söyleniyor.

Yurdun hemen hemen her yerinden gelen ziyaretçiler... Kimi şehit dedesini, bir yakınını aramak, kimileri ise şehitleri yâd etmek için, dua etmek için gelmişler...

Şehit dedesi, bir yakınını veya hemşerisini arayanlar hayal kırıklığına uğruyor; zira bizim şehitlerimizin bırakın doğru dürüst bir kabri, yapılan çeşitli anıtlarda, yazıtlarda ismi bile yok, esamesi okunmuyor. Kimin nerede yattığı, ne oduğu belli değil.

Anadolu'nun bağrından kopup anasını, babasını, eşini, çocuğunu, gençliğini terk edip "Vatanım namusum elden gitmesin" diye burada şehit düşen 253 bin Mehmetçik maalesef -bazı istisnalar hariç- KAYIP !
Çok hazin bir tablo !

İngilizler, ilk anıt mezarlığını 1927 yılında yapmışlar ve Lozan'da buraların koruma altında olması için madde koydurmuşlar. Fransızlar ise 1930 yılında Ölüm Koyu'nda ölen askerlerinin mezarlarını yeniden tespit edip buradaki 2236 askerin adlarını yazmışlar. Avusturalyalılar, Yeni Zelandalılar, hepsinin buralarda anıt mezarlıkları var. Nerede askerleri çarpışmış ve ölmüş ise bu askerlerini topraktan çıkarıp kimlik tespiti yaparak defnetmişler, mezarlıklar yapmışlar üstelik bakımlı ve düzenli. Ölen askerlerin isimlerini de tek tek yazmışlar.
Binlerce kilometre ötelerden Yeni Zelanda'dan, Avusturalya'dan,

Fransa'dan, İngiltere'den, kalkıp gelen biri, buradaki dedesinin, akrabasının
nerede yattığını görebiliyor. Ne güzel bir vefa örneği!

Ya biz? Conk Bayırı'nda Anzak askerlerinin isimlerinin yazıldığı anıt mezarlarının yanında bulunan şehitlerimizin kemikleri, 1985'te yoplkanıp hepsi bir mezara koyulmuş, tek bir mezara toplu halde... Burada kimin yattığı belli değil, isim yok (!)

1997'de yapılan 57. Alay şehitliği ve 1993'te yapılan Sargı Yeri Şehitliği ile Nuri Yamut Anıtı'ndan başka kabrimiz, şehitliğimiz yok !
Bunun dışında 1954 yılında yapımına başladığımız 1960 yılında kısmen, güç bela tamamlanan, 2004 yılında yeniden restore edilen Hisarlık Tepesi'ndeki anıt. Ayrıca bazı heykeller, yazıtla... Yarımada'nın her yerine birer heykel, yazıt yapmışız.

Fakat hiçbiri kabrin yerini tutmuyor. Kabir bir başkadır bizim kültürümüzde. Kabirde manevi bir hava olur daima. Kabir ziyaretlerinde dualar okunur, kur'an okunur... Anadolu'daki kabir ziyaretleri de böyledir.

Binlerce kilometre dedesini veya bir yakınını görmeye gelen İngilizler, Fransızlar, Avusturalya ve Yeni Zelandalıların bu imkânı varken, ben kendi yurdumun sınırları içindeki yerde şehid dedemin yattığı yeri göremiyorum!
Bırakın kabrini, yazıtlarda ismine bile rastlayamıyorum!
Nerede benim şehit dedemin kabri?
Doksan yıl geçmiş. Şimdiye kadar buradaki şehitlerin yattığı yerler tespit edilip tıpkı İngilizler, Fransızlar ve Anzakların yaptıkları gibi, mezarlıklar, şehitlikler yapılamaz mıydı?
Birkaç heykelle, anıtla, göstermelik şehitlikle bu suç örtbas edilebilir mi?

Şehitlerin değil ama bizim bu kabirlere ihtiyacımız var. Hemde çok! Yeni neslin; çocukların, gençlerin ihtiyacı var.
En çok ihtiyacı olanlarda devletin yönetimine talip olanlar, devleti yönetenler. Onların bu görevlere gelmeden önce muhakkak "ÇANAKKALE RUHU" nu anlamaları lâzım. Çanakkale'yi yaşamaları, Çanakkale'yi görmeleri lâzım.

Zararı trilyonlara varan KİT'lerin lojmanlarını, hatta en gözde turistik yerlerde bu kurumlarda çalışanlar için yaz kamplarını eksiksiz yapan bürokrasimiz, "devlit-i âlimiz(!)" bu kabirleri şimdiye kadar -herhalde parasızlık sebebiyle, belki de başka bir sebeple- niye yapmamışlar? Bunda bir kasıt mı var?

Hadi devletimiz yapamadı diyelim. Pekiyi nerede bizim sivil toplum örgütlerimiz? Nerede iş adamlarımız? Nerede vakıflarımız? Nerede bu millet? Nerede, nerede? Bunun maliyeti nedir ki?

Yazık, hemde çok yazık! Bu ayıp bir an evvel düzeltilmelidir. Şehitlerimize saygı ve minnet borcumuz var. Bunu herkesin bilmesi lâzım, bu saygısızlık ve vurdumduymazlık için utanıyorum, haykırıyorum!
Şehidimin kabrini arıyorum!
Nerede benim şehit dedemin mezarı?

YAZAN : ENGİN ÖMEROĞLU
Erbil sancaktar
fıkranın devamı

adam 35 yaşına gelmiş hala evlenememiş,bir gün babasına demişki baba, benim çareme niye bakmıyorsunuz beni niye evlendirmiyorsunuz demiş,babasıda tamam oğlum seni evlendirelim demiş. neyse aradan 2 ,3 yıl geçmiş,adama kızı bulmuşlar adam da fakirmiş,bayağı bir masraf yapmışlar adam evlenmiş.belli bir zaman geçtikten sonra adam karısının daha önce genelevde çalıştığını ögrenir fakat bunu karısına söyleyemez.çünkü ayrılacagından korkar. ayrılınca bir daha evlenemeyeceginden korkar.neyse,bir gün karıyı kırıklarından biri görür,karıdan ister,karı ben evliyim der. kırık durmaz tabii,karıyı takip eder ve evi ögrenir.bir gelir iki gelir karı bu adama vermez.artık adam karıyı tehdit eder.sen o....sunseni kocanasöyleyecegimder ve ayrılır karının da tabii canı istiyor
fıkranın devamı

süleyman demirel'in gittigi berberde bi papagan varmış.Bu papagandemirelin keline hep küfür edermiş.Demirel berbere söylemiş bu papagan bi daha küfür ederse gelmem demiş.berber papagana söylemiş bi daha küfür edersen senin tüylerini yolar tavuk kümesini atarım demiş.neyse 2 ay sonra demirel gelmiş.papagan dayanamamış küürü basmış.berberde dedigini yapmış.kümese atmış. tavukda horozda yanyana duruyormuş.horoz tavuga demiş sen benim 40 yıllık karımsın bi gün karşımda soyunmadın demiş o sıra papagan atlamış biz bura orusbuluktan degil siyasetten düştük demiş...
fıkranın devamı

Gece bütün korkuları beraberinde getirirken ben sadece tek bir düşle uykumu tamamlarım. Hayeletler varken çevremde bir sis bulutu içinden çıkıp,
gelen gün ışığı kadar yalın ve umut vericidir seninle seni yaşayabilmek....
Sakladığım tüm korkularımı açığa vurabilmek için beklediğim heran benim için zevktir bu dünyada.. Kaybolan birşeyler var hayatımda yada eksik kalmış tamamlanamamış birşeyler.. Geceye sığınmak artık çok geç benim için çünkü karanlık yetmez düşüncelerimi saklamaya..
Bir Tanrım var benim beni ezmeyen beni seven bana benliğimi sevdiren, bir tek inancım var benim, ben bu dünyadan olmayanların buradaki Tanrısıyım..Ve seni bekliyorum krallığımda benim olacağın günü bekliyorum bize ihtiyacı olan her insanı ezmeden tanrı olabilmeyi vaadediyorum sana......
Korkuların geçersiz benim krallığımda yada üzüntülerin, tek bir düş için yaşanır benim krallığımda amacımız ulaşabilmektir gerçek Tanrıya sonra gökyüzünü simsiyah bulutlar kapladığında elele olabilmektir , bizde anlamlar yoktur..
Kalbini görebiliyorum içini o en derinlerde yaşattığın kimselere göstermeden büyüttüğün çocuğu biliyorum, ve onu çok seviyorum...
Sen inançlarını bıraktığın gün geleceksin bana, seni bekliyor olucam bedenim hazır bu kutsal törene, ruhumsa zaten heran bir esir gibi özgürlüğü bekliyor ben seninle özgür bırakıcam ruhumu ve sonra gidicez bu dünyadan baska Tanrılarla tanışacağız hakkettiğimiz yerde olacağız..
Şimdi hazır olmanı bekiyorum bu dünyadan sıyrılmanı ve o içinde büyüttüğün çocuk olmanı ve onunla berber bana gelmeni bekliyorum..
Ben senin son durağınım, benim için geldiğin yerler değil neden bukadar geç kaldığın önemli çünkü çıkmamız gereken yolculuk çok gecikti....
Şimdi benliğinin çektiği acılar yüzünden vazgeçersen yıkmış olursun senin için yarattığım krallığı ve mistik çağlardaki her savasçı gibi bende lanetlenirim Tanrılar tarafından ama ne farkederki ben ölümsüzlüğümden zaten vazgeçtim....
Ama ya sen neyapacaksın sen özelsin sen bu dünyadaki diğer iğrenç zavallı mahlukatlardan değilsin sen bir amaç uğruna seçilmişlerdensin.. Sen özelsin..
Korkularını yaratan onlarla beslenip büyüyen çevrendeki tüm zavallıları, Tanrılar şahidim olsun ki kendi cehennemimde bizzat ağırlayacağım ve sonra onlar alevin o en can alıcı sıcaklığını yaşarken ben seninle varolacağım...
Seçim yapmak zorunda değilsin.!! Sen zaten yeryüzene gönderilen en özel Tanrıça olarak görevini tamamlayacaksın..
Ve hizmet eden değil edilen olucaksın..Ben bir dünya yarattım ve tek eksik sensin.. Seni bekliyorum ve arıyorum ama sen yoksun bizi bekliyor halkımız
"Kutsal Tören" için...
Keşke sadece ruhunla gelebilsen bana, bu dünya için sana verilen bedenini hiç sevmiyorum çünkü o beden senin içindeki en güzel duyguları saklıyor ve izin vermiyor onlara.. Ama üzülme kadınım burası sadece bir durak biz seninle kendi ülkemizde sonsuzluğun en saf halinde varolacağız ve orda bedenler olmayacak...
Kutsanmış ruhlar seni çağırıyor ve sen buna karşı duramazsın zaten gözlerindeki arzu ele veriyor seni, sende istiyorsun ama çevrendeki asalaklara yeniliyorsun.. Sen içindeki gücün farkına vardığın zaman kimse duramayacak karşımızda....

Seni bekliyorum...






fıkranın devamı

Dünya Savaşı arefesinde; bir Nazi subayı, bir yaşlı kadın, bir delikanlı ve bir de genç kız bir tren kompartımanında yolculuk etmektedirler. Tren bir yerde tünele girer.
Karanlıkta, bir öpücük sesi ve hemen ardından da bir tokat sesi duyulur. Tren tekrar ışığa çıkarken, yaşlı kadın şöyle düşünür:
-"Zamane gençleri işte. Oğlan kızı öptü ama tokadı da bir güzel yedi."
Genç kız şöyle düşünür:
-"Salak oğlan, benim yerime yaşlı kadını öptü ama oh olsun, tokadı da yedi."
Nazi subayı şöyle düşünür:
-"İşe bak yahu, kızı oğlan öptü, tokadı ben yedim."
Delikanlı ise şöyle düşünür:
"Oooh canıma değsin. Havaya bir öpücük, Nazi bozuntusuna okkalı bir şamar!".
fıkranın devamı

Zengin bir adamın kızı çulsuz bir delikanlıya aşık olmuş. Babası kızını vazgeçirmek için her yolu denemiş ama başaramamış. En sonunda damat adayı ile yüz yüze konuşmaya karar vermiş. Kızına sevgilisini eve çağırıp kendisiyle tanıştırmasını istemiş. Kızı mutluluktan uçarak sevgilisini alıp eve getirmiş. Babası damat adayıyla özel olarak konuşmak istediğini söyleyip kızını mutfağa göndermiş. Ve başlamış damat adayını test etmeye.
- Genç adam kızımı gerçekten seviyor musun?
Genç:
- Evet efendim hemde dünyalar kadar çok
Adam:
- Peki o zaman kızımın her dileğini karşılaman gerekecek. Benim kızım zengin bir ailede doğup büyüdü. Yani istediği her şeye sahip olmaya alıştı. Örneğin bahçesinde yüzme havuzu olan bir villada oturmak isteyecektir. Nasıl alacaksın?
Genç:
- Efendim ben asgari ücretle çalışıyorum. Dişimi sıkar daha çok çalışırım. Bir bankadan uzun vadeli ev kredisi çekerim, Tanrı'da yardım eder, alırım bir ev.
Adam:
- Peki benim kızım lüks otomobillere alışık. Ona bir otomobil alabilecek misin?
Genç:
- Efendim evi aldıktan sonra biraz daha fazla çalışırım, Tanrı'da yardım eder, alırım bir otomobil.
Adam:
- Benim kızım her yıl kürkünün değişmesine, her çıkan mücevhere sahip olmaya alışmıştır. Alabilecek misin bunları?
Ganç:
- Efendim ben otomobili aldıktan sonra biraz daha fazla çalışırım, Tanrı'da yardım eder bütün isteklerini karşılarım kızınızın.
Demiş. Bu konuşmaların ardından kız odaya girmiş ve havadan sudan biraz daha sohbet ettikten sonra genç adam izin isteyerek ayrılmış evden. Kız hemen merakla babasına sevgilisini nasıl bulduğunu sormuş. Adam:
- Kızım genelde iyi niyetli bir gence benziyor, ayrıca seni de çok sevdiğine eminim. Ama bir tek kusuru var; beni Tanrı sanıyor...
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11...20 »
Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama