Asker Fıkraları

loading...

Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmuş ve sokakta kaldığı sırada
postacı ona doğru yaklaştı.?
-Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
-Ne yapacağımı bilmiyorum. Kapıda kaldım. Anahtar evde ve yedeğini bıraktığım komşum şehir dışında. Kocamda anahtar var, fakat o da şehir merkezinde bir
otelde konferansa katıldı.Ona ulaşabileceğimi sanmıyorum. Eve nasıl gireceğim??
Postacı kadını sakinleştirmeye çalıştı ve ona bir çilingir çağırmasını
tavsiye etti.
-Sanırım yapabileceğim tek şey bu, fakat doğruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para alıyorlar.Oysa şu anda üzerimde bir kuruş bile yok.? Postacı kadının derdine ortak oldu. Kadının başka çaresi yoktu.?
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir,içinde belki sizi neşelendirecek güzel haberler vardır.? Julia zarflara baktı. Kardeşi Jonathan'dan bir mektup vardı. Geçen hafta onları ziyaret etmiş ve birkaç gün kalmıştı. ? Neden bu kadar çabuk mektup yazdı acaba?? diye mırıldandı Julia. Zarfı yırtıp açtığında, avucuna bir anahtar düştü. Mektupta şunlar yazılıydı :
-Sevgili Julia. Geçen hafta sizde kalırken, siz alışverişe gittiğinizde kazayla kapıda kaldım. Komşunuzdan yedeğini istedim ama geri vermeyi unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.?
Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmiş ve kendinizi ümitsiz hissediyorsanız, bilin ki tüm kapılar zamanı gelince içeri girmeniz için ardına kadar açılacaktır.


fıkranın devamı

Mehmet askere gitmiş 2 ay sonra bölük komutanının yanına gidip;
- Komutanım ben askere gelmeden 2 gün önce evlendim. Daha karıma doyamadan buraya geldim. Bana bir izin verin de karımı görüp gelem.
Demiş. Bölük komutanı çok anasının gözü biri imiş.
- Tamam, seni 10 gün izine göndereceğim ama bir şartla; izinden döndüğünde yaptıklarını dakika dakika anlatacaksın bana.
Mehmet çaresiz boynunu bükmüş ve kabul etmiş. Bölük komutanı izin kağıdını imzalamış, verirken yaptıkları anlaşmayı tekrar hatırlatmayı da ihmal etmemiş. Mehmet 10 gün sonra dönmüş izinden ve bölük komutanı hemen çağırmış yanına.
- Anlat bakalım ne yaptın 10 gün boyunca.
Mehmet:
- Komutanım eve gittim, 10 gün sonra Hatçe dediki...
Komutan:
- Oğlum tek tek anlat, eve gittin sonra ne oldu?
Mehmet:
- Komutanım eve gittim, kapıyı çaldım, Hatçe kapıyı açtı, 10 gün sonra Hatçe dediki...
Komutan:
- Oğlum sana tek tek anlat dedim. Bak benim kafamı bozma döverim.
Diye gürleyince Mehmet çaresiz tek tek anlatmaya başlamış.
- Komutanım eve gittim, kapıyı çaldım, Hatçe kapıyı açtı, oturup yimağımızı yidik, sona Hatçe yatağı serdi, sona ben soyundum, sona Hatçe soyundu...
Komutan heyecanlı heyecanlı sormuş:
- Eee daha sonra?
Mehmet:
- Sona Hatçeye bir geçirdim. 10 gün sona Hatçe dediki: "Memet az bi çıkarda işmeğe gidem çok sıkıştım"

fıkranın devamı

Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmuş ve sokakta kaldığı sırada postacı ona doğru yaklastı.?
-Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
-Ne yapacağımı bilmiyorum. Kapıda kaldım. Anahtar evde ve yedeğini bıraktığım komşum şehir dışında. Kocamda anahtar var, fakat o da şehir merkezinde bir otelde konferansa katıldı. Ona ulaşabileceğimi sanmıyorum. Eve nasıl gireceğim??
Postacı kadını sakinleştirmeye çalıştı ve ona bir çilingir çağırmasını tavsiye etti.
-Sanırım yapabileceğim tek şey bu, fakat doğruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para alıyorlar. Oysa şu anda üzerimde bir kuruş bile yok.? Postacı kadının derdine ortak oldu. Kadının başka çaresi yoktu.?
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir,içinde belki sizi neşelendirecek güzel haberler vardır.? Julia zarflara baktı. Kardeşi Jonathan'dan bir mektup vardı. Geçen hafta onları ziyaret etmiş ve birkaç gün kalmıştı. ? Neden bu kadar çabuk mektup yazdı acaba?? diye mırıldandı Julia. Zarfı yırtıp açtığında, avucuna bir anahtar düştü. Mektupta şunlar yazılıydı:
-Sevgili Julia. Geçen hafta sizde kalırken, siz alışverişe gittiğinizde kazayla kapıda kaldım.Komşunuzdan yedeğini istedim ama geri vermeyi unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.?
Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmiş ve kendinizi ümitsiz hissediyorsanız, bilin ki tüm kapılar zamanı gelince içeri girmeniz için ardına kadar açılacaktır.


fıkranın devamı

Ayakkabıcı yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama küçük bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca çocuk vitrine doğru daha yaklaştı. Fakat koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.
Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol bacağının dizinin alt kısmından sonrası boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuyordu pantolon ucu. Çocuğun baktığı ayakkabılar sanki kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu ve daldı hülyalara, bir süre sonra da hülyalardan çıkıp yola koyuldu. Adam dükkandan çıkarak ona yaklaşıp
-Küçükk diye seslendi.
-Ayakkabı almayı düşündün mü bu seneki modeller bir harika!
Çocuk, ona dönerek:
-Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
-Bence önemli değil diye atıldı adam. Bu dünya da her şeyiyle tam insan yok ki. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı, kiminin de aklı yada imanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü.
-Keşke imanımız eksik olacağına ayaklarımız eksik olsaydı.
Çocuğun kafası iyice karıştı, bu sefer adama doğru yaklaşıp.
-Anlayamadım dedi. Neden öyle olsun ki?
-Çok basit!. dedi, adam. Eğer imanımız yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklar yoksa problem değil. Zaten orda eksiklikler tamamlanacak hatta sakat insanlar sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler.
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar hafiflemiş gibiydi.
Adam vitrini işaret ederek, baktığın ayakkabı sana yakışır, denemek ister misin?
Çocuk başını iki yana sallayarak üzerinde 30 lira yazıyor, almam mümkün değil ki.
İndirim sezonunu senin için biraz öne aldım dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer, zaten sen bir tekini alacaksın o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp
-Ayakkabının diğer teki işinize yaramaz dedi. Onu kim alacak ki?
-Amma yaptın ha diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı bu sözlere yatmamıştı. Adam devam ederek;
-Üstelikte öğrencisin değil mi? Diye sordu.
-İkiye gidiyorum! Diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
-Tamam işte dedi adam. 5 lirada öğrenci indirimi yapsak geri kalanda pazarlık payı olur zaten, bu durumda ayakkabı senindir. Sattım gitti ayakkabıyı!
Çocuğun aklı karışıktı, dükkana girdi raflar onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup sağ ayağını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
-Bbenim satış işlemim bitti! dedi. Sen de bana bunu satsan memnun olurum.
-Şaka mı yapıyorsunuz ? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı deinmek üzere. Eski ayakkabı para eder mi?
-Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş dedi adam. Antika eşyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar bu yüzden ayakkabın bence en az 30-40 lira eder.
Küçük çocuk art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka bir rüyada olmalıydı bu yaşadıkları, hem de hayatında gördüğü en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı paralara göz gezdirdikten sonra 10 liralık banknotu geri vererek:
-Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!
Adam onu kucaklayarak yanağından öperek parayı aldı. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer dükkandaki bütün mallarını bir günde satsa böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak tebessümle teşekkür etti.
-Babam haklıymış!.Sakat olduğum için üzülmeme gerek hiç gerek yok.. demişti.

fıkranın devamı

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye basladı. Tir tir titriyordu.
Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahin keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı,
-"Müsaade buyurursanız ben onu sustururum" dedi. Padisah da
-"Lütfetmis olursunuz" dedi.
Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı.
Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü,
-"Bu işteki hikmet nedir" diye sordu.
Yaşlı adam cevap verdi:
-"Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu.İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâket görmeyen kimse , huzurun kıymetini bilemez."


fıkranın devamı



Ispanya' nin guneyinde Estopana isimli kucuk bir kasabada buyudum.16 yasindayken bir
sabah babam benden kendisini araba ile 30 kilometre uzaktaki bir koye goturmemi istedi.



Ancak,onu Mijas 'a biraktiktan sonra arabayi bakim icin yakindaki bir tamirhaneye goturup birakmam gerekiyordu. Araba kullanmayi yeni ogrenmistim ve kullanmak icin de pek firsat cikmiyordu.


Onun icin hemen kabul ettim. Babami hemen Mijas'a goturdum ve ogleden sonra 4' te almaya soz verdim.


Sonra arabayi, tamirhaneye biraktim. Birkac saat vaktim vardi. Ben de, tamirhanenin yakinindaki bir sinemada bir-iki film izlemeye karar verdim.Fakat bu isten o kadar keyif aldim ki, bir-iki derken ipin ucu kacti. Son filmi izledikten sonra saate baktigimda 6 oldugunu gordum.


Iki saat gec kalmistim. Film izledigimi biliyorsa babamin kizacagini biliyordum. Bir daha arabayi kullanmama izin vermezdi. Ona tamirhanede arabanin isinin uzun surdugunu soylemeye karar verdim. Bulusacagimiz yere vardigim zaman babamin kosede oturmakta oldugunu gordum. Gec kaldigim icin ozur diledikten sonra ona arabanin isinin uzun surdugunu soyledim. Bunun uzerine bana nasil baktigini unutamam.


"Bana yalan soyledigin icin cok uzuldum Jason"


"Ne demek istiyorsun? gercegi soyluyorum."


Babam bana tekrar bakti, " Sen gec kalinca, tamirhaneyi aradim ve bir sorun olup olmadigini
sordum. Bana senin henuz arabayi almaya gelmedigini soylediler. Yani araba ile ilgili bir sorun
olmadigini biliyorum." Birden ne kadar buyuk bir suc isledigimi anladim ve
babama gercegi itiraf ettim. Babam beni uzgun bir sekilde dinledi.


"Kizginim, ama sana degil, kendime. Eger sen bunca yildan sonra bana yalan soyleyebiliyorsan demek ki ben iyi bir baba olamamisim. Kendi babasina bile yalan soyleyebilen bir cocuk yetistirmisim. Eve yuruyerek donecek neyi yanlis yaptigimi dusunecegim."


"Ama baba, ev 30 kilometre uzakta ve hava karardi. O kadar yolu yuruyemezsin."
Babam ne ozur dilemelerime, ne itirazlarima kulak asmadi.Onu hayal kirikligina ugratmistim ve hayatimin en aci veren derslerinden birini almak uzereydim.Babam tozlu yollarda yurumeye basladi.

Ben de arkasindan araba ile izliyordum ve durmadan ozur diliyor ve arabaya binmesini rica
ediyordum. Ama beni duymazdan geliyor ve sessiz, dusunceli, uzgun bir sekilde
yurumeye devam ediyordu.

30 kilometre boyunca 10 kilometre suratle takip ettim.



Babamin hem fiziksel, hem de duygusal olarak bu kadar aci cekmesine tanik olmak
hayatimin en uzucu ve aci veren deneyimi olmustur. Ancak, ayni zamanda en buyuk hayat dersini de

bu olaydan aldigimi soylemeliyim. O zamandan beri asla yalan soylemedim.



Jason Bocarro

fıkranın devamı

Bu bizim köyde yaşanmış gerçek bir hikaye.
Köyde Ahmet diye bir adam varmış.
Hasat zamanı mahsul alınmış ve kuruması için dama serilmiş. Kurda kuşa yem olmasın hırsızlardan korusun diye de damda hergün nöbetçi bir kalırmış. Sıra bizim Ahmet'e gelmiş.
Ahmet nöbet için dama çıkmış. Dayanamış ve hemen uykuya dalmış. Uyuduğunu gören arkadaşları ona bir şaka yapmak istemişler. Ahmet'in uykusunun çok ağır olduğunu bütün köy biliyormuş.
Ahmet uyurken yatağı ile birlikte Ahmet'i asfaltın ortasına yola taşımışlar. Sabah olmuş. Ahmet'in kulağına müthiş bi korna sesi geliyormuş. O kadar sinirlenmiş ki sonunda basmış kalayı
-"Dama çık p...nk"
fıkranın devamı

Adam yorgun argın eve döndüğünde beş yaşındaki oğlunu kapının önünde kendisini beklerken buldu. Çocuk babasına, saatte ne kadar para kazandığını sordu. Zaten yorgun gelen adam, oğluna "Bu senin işin değil" diyerek karşılık verdi. Çocuk dayattı: "Babacığım lütfen bilmek istiyorum" dedi. Adam, "Bu kadar çok bilmek istiyorsan söyleyeyim" dedi, "saatte 20 dolar kazanıyorum." Bunun üzerine çocuk, babasından bir istekte bulundu: "Peki Babacığım, bana 10 dolar borç verir misin?" dedi. Adam, daha çok sinirlendi: "Benim senin saçma oyuncaklarına ya da benzeri şeylerine ayıracak param yok" dedi. "Hadi derhal odana git ve kapını kapat." Çocuk sessizce odasına çıkıp, kapısını kapattıktan sonra, adam sinirli sinirli düşünmeye başladı: "Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder?" dedi kendi kedine. Aradan bir saat geçmiş, adam biraz daha sakinleşmişti. Çocuğuna, parayı neden istediğini bile sormadığı geldi aklına. Yukarıya, çocuğun odasına çıktı ve yatağında uzanan Çocuğuna, uyuyup uyumadığı sordu. "Hayır uyumuyorum" diye yanıtladı çocuk. Adam, çocuğundan özür diledi: "Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim, yorgundum" dedi. Ve elindeki parayı uzattı: "Al bakalım istediğin 10 doları." Çocuk sevinçle haykırdı: "Teşekkürler Babacığım" dedi ve yastığının altında sakladığı buruşuk paraları çıkardı, elindeki parayla birleştirdi, tümünü tane tane saymaya başladı. Oğlunun yastık altından para çıkarıp saydığını gören adam, yine sinirlendi: "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" diye bağırdı, "benim senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak zamanım yok." Çocuk, babasının bağırmasına aldırmadı bile: "Fakat yeterince param yoktu ki... Ancak simdi tamamlayabildim" dedi ve elindeki paraların tümünü babasına uzattı. "İşte sana 20 dolar, Babacığım" dedi, "simdi bir saatini alabilir miyim?"
fıkranın devamı

51 . piyade alayinda yuzbasi jack diye bir subay varmis. bu alayda butun herkes bu yzb'dan illallah demis. cunku her girdigi iddiayi kazaniyormus. alay komutani sonunda dayanamayip yzb. jackin tayini ni cikarmayi basarmis. ve bizim yzb. 61. piyade alayina tayini cikmis. 51 . piyade alay komutani, 61 . piyade alay komutanina telefon ederek yuzbasi icin 'aman bu adama dikkat edin sakin kimseyle iddiaya girmesin. aka kara der iddiayi yinede kazanir' diye uyarida bulunmus. 61. piyade alay komutani olurmu canim oyle sey diyip telefonu kapatmis. neyse bizim yzb. 61. piyade alayina gelmis ve alay komutanin karsina gecerek komutanim ben geldim' demis. alay komutani: - senmisin şu meşhur yzb. jack derken, yzb. alay komutanina - meraba komutanim beni hatirladiniz mi, demis - hayir hatirlamadim - olurmu komutanim vietnam savasinda beraber mevzide idik siz o zaman yarbaydiniz bende daha tegmendim. - yok canim ben o savasa katilmadim - aa komutanim ben adim gibi hatirliyorum sizin poponuza şaraplen parcasi gelmisti. kesin onun yara izide kalmistir. - olurmu canim sen manyakmisin ben ne o savasa katildim nede popomda şaraplen yarasi var. - komutanim 100$ iddiasina girerim ki sizin poponuza şaraplen yarasi var.demis ve 100$ iddiasina girilmis. alay komutani indirmis pantalonu ve yaranin olmadigini gostermis. yzb: - ah komutanim cok ozur dilerim. yanilmisim buyurun 100$ inizi demis ve 100$ i vermis. 61. piyade alay komutani sevine sevine 51. piyade alay komutanini telefonla arayarak - he he bumuydu her iddiayi kazanan adam. - ne oldu ki - iddiaya girdim ve kazandim - sakin ona popomu gosterdim deme! - nereden anladin popomu gosterdigimi - ulan senin allah belani versin allah seni kahretsin o adam senin poponu gormek icin butun alayla iddiaya girmisti.


fıkranın devamı

temel askerde çok başarılıdır. dağıtım zamanı gelince komutanları bu başarısını ödüllendirmek isterler. temel'i çağırırlar:
-temel ,dağıtımda istediğin yere gidebilirsin oğlum.
temel kendinden emin,esas duruşunu bozmadan yanıtlar:
-payrağumun dalgalanduğu her yer vatanumdur.
-anladım da evladım. bu işin terörü var,uzaklığı var,eşini dostunu görebileceğin daha yakın bir yer...
temel'in cevabı değişmez:
-payrağumun dalgalanduğu her yer vatanumdur.
bunun üzerine kura çekilir.sonuç:hakkari-çukurca
sonucu öğrenen temel kendi kendine homurdanır:
-ha oruya payrak dikenun avradını...
fıkranın devamı

Napolyon bir sabah erkenden kalkıp nöbetçilerini kontrol etmeye başlamış. Birde ne görsün? Nöbetçilerden bir tanesi yerinde yok. Hemen aramaya başlamış. Çok geçmeden biraz ilerideki çalılıkların arasında nöbetçisini bulmuş. Asker tüfeğini ağaca dayamış, oturmuş sıçıyor. Bunu gören Napolyon hemen ağaca dayalı tüfeği kapıp askere doğrultmuş ve yaptığı şeyi parmaklayıp yemesini emretmiş. Asker istemeye istemeye söyleneni yapmış.
- Asker bu ceza sana yeter, seni bu defalık affediyorum, tekrar ederse kurşuna dizilirsin.
Deyip tüfeği askere teslim etmiş ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başlamış. Tam o sırada nöbetçi silahını Napolyon'a doğrultup "Dur" diye bağırmış.
- Hadi bakalım komutanım boku yeme sırası sende, yoksa seni vururum.
Napolyon çaresiz söyleneni yapmış ve parmağını boka batırıp yalamış.
Aradan uzun süre geçmiş ve savaş sona ermiş. Napolyon savaştan sağ çıkan askerlerinin arasında dolaşırken bir askerin önünde durup,
- Asker, ben seni bir yerden tanıyorum ama çıkartamadım.
Demiş. Asker hemen cevap vermiş:
- Doğrudur komutanım bir sabah kahvaltıyı sizinle birlikte yapmıştık.
fıkranın devamı

Bir İngiliz subayı Mısır'da bulunan bir kaleye komutan olarak atanmış. Kaleyi gezerken ortalıklarda dolaşan dişi deve dikkatini çekmiş. Sahibinin kim olduğunu sorunca kaledeki askerler onun cinsel ihtiyaçları kullanıldığını öğrenmiş ve hemen kale dışına atılmasını emretmiş. Tabi hayvan oraya alıştığında kalenin dışından bir yere ayrılmıyormuş. Kaledeki askerler deveye yiyecek atıp orada besliyorlarmış. Gel zaman git zaman soylu İngiliz komutan azmış tam kalede canı sıkkın şeyi tüfek gibi dolaşırken aklına deve gelmiş. Gururuna bir deveyi halletmeyi sindirememiş ve sabretmeye karar vermiş. Bir gün, iki gün, bir ay derken en sonunda dayanamamış ve gece herkesin uyuduğuna emin olduktan sonra kalenin dışına çıkıp deveyi yakalamış. Bir güzel becermeye başlamış. Hayvan can havli ile başlamış bağırmaya. kaledekiler dışarı çıkıp vaziyeti görünce komutanlarını çok ayıplamışlar. Komutan:
- Ne yapayım bende insanım benimde cinsel ihtiyaçlarım var. Hem sanki siz deveyi becermiyormusunuz?
Deyince kaledeki askerler gülüşmüşler ve şu cevabı vermişler:
- Komutanım siz bizi yanlış anladınız, biz deveyi cinsel ihtiyaçlarımızı tatmin etmek için kullandığımızı söylediğimizde üzerine binip 10 Km. ilerideki geneleve gittiğimizi söylemek istemiştik...
fıkranın devamı

Bir gün İngiliz,Fransız ve Türk askerleri bir hazine bulurlar bunlar hazineyi paylaşmak için işe koyulurlar İngiliz başlar 1 sana,1 sana,3 bana der ve Fransız sen haksızlık yapıyorsun diyip altınları İngilizin elinden alır ve baslar dağıtmaya oda derki 1 sana,1 sana,5 bana der ardından Türk çok sinirlenir ve cebinden cıkardığı silahla ingiliz ve fransızlara derki ki 1 sana,1 sana HEPSİ BANA.
fıkranın devamı

Dostluk, ruh ikizini bulmaktır. Aynı şeyleri paylaşmak, hoşlanmak ve keyif almaktır. Dostluk; sahiplenmek, korumak, arkalamak, yardımcı olmaktır.
Dostlukla arkadaşlığı karıştırmamak gerekir. Arkadaşlık yüzeyseldir. Ansiklopedik anlamdadır. Dostluk, derinden gelen bir sevgidir. Koruma ve kollama içgüdüsüdür. Arkadaşlık değişkendir. Samimiyet aranmaz. Düşmanınız bile bir zamanlar arkadaşınız olabilir; dostunuz asla düşmanınız olamaz.
Selam arkadaşı, okul arkadaşı, mahalle arkadaşı, komşuluk ilişkilerinden doğan arkadaşlık, iş arkadaşlığı, askerlik arkadaşı, takım arkadaşı ve benzeri gibi birçok yüzeysel arkadaşlık vardır. Kimisiyle sadece selamlaşırsınız, ya da üçbeş laf edersiniz, o kadar...
Ancak, dostluk öyle midir? Dostluk, sırtınızı dayadığınız kalın bir duvar;
sığındığımız bir liman, sırlarınızı paylaştığınız en eski ve en kutsal bir ilişkidir.
Dostluk, iki dostla kurulur. Dost, bu iki dosttan her birine denilir.
Dostluk ta cinsiyet ayrımı olmaz. Aynı cins arasında dostluk kurulabildiği gibi, ayrı cins arasında da dostluk kurulabilir.
Dostluk bazen kardeşler arasındaki ilişkilerden çok daha önemlidir. Kardeşinize, annenize, babanıza anlatamadığınız bir sırrınızı dostunuzla pekala paylaşabilirsiniz, kendinizi yanında huzur ve güvende hisseder, rahatlarsınız. İnsanların, bir çok şeylerini paylaşabildiği dostları olmalıdır. Bir dost, yaşamınızın önemli bir sebebi olabilir. Sizi hayata bağlayabilir,başınız sıkıştığınızda başvuracağınız en yaşlı totem olabilir.
Dostu yitirmemek için çok çaba sarf etmek gerekir. Dostluk; incitmemek, kırmamak, küçük düşürmemek, bildiğiniz zaaflarından yararlanmamak; sırlarını saklamaktır. Bunlardan sadece birini yapmamanız halinde dostunuzu yitirmeniz an meselesidir.
İhanet eden dost yok mudur? Öyle çok ki!... Yıllarca aynı yastığa baş koymuş eşler birbirlerine ihanet ederken; dost ihanet etmez demek saçmalamaktır.
Hem de öyle bir ihanet eder ki, sizi düştüğünüz yerden kalkamayacak hale getirir; çevre değiştirmenize, iş değiştirmenize bile sebep olabilir.
Tarihteki en ünlü dost ihaneti Sezar'la Brütüs arasında yaşanmıştır. Sezar'ın en güvendiği dostu olan Brütüs, Sezar'ın düşmanlarına sırlarını ifşa etmiş, onlarla birlik olarak kurulan komploda en büyük rolü oynamıştır. Sezar'ın öldürülmesi için hazırlanan bu komplo onun sayesinde başarılmıştır. Sezar aniden sırtında büyük bir acı duyarak dönüp baktığında, Brütüs'ün havaya kalkık hançerli elini görmüş ve o hepimizin bildiği ünlü sözünü söylemiştir: "Sen de mi Brütüs?"
Herşeye karşın dostları olmalı insanın. Yüreğini açabildiği, sırlarını paylaşabildiği, ekonomik olarak yardımlaşabildiği, gerçek anlamda sevdiği, sığındığı dostları olmalı insanın.
Dostsuz da yaşanmaz, aşksız da...Her ikisi de olmalı; ancak şuna inanın, bazen dostunuzla paylaştıklarınızı aşkınızla paylaşamazsınız. Bir bakarsınız ki paylaştığınız aşk değil, sadece bedenlerinizdir. İşte bu nedenledir ki, özellikle günümüzde tükenmekte olan bir neslin son temsilcisi dostlarımızı yitirmemek; güzel başlamış ve yaşadığımız sürece sürmesini dilediğimiz dostluğumuzu bitirmemek için üstün çabalar sarf etmeli ve dostluğu korumak adına hiçbir fedakarlıktan kaçınmamalıyız.
Unutmayın ki dostlarınız, sırtınızı dayadığınız bir duvar, sığındığınız bir liman, yanında huzur ve güven duyduğunuz bir kalenizdir.

Nice dostluklara...



fıkranın devamı

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.
Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katildi.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına.
Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.
Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu..
Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda'nin gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.
Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı.
Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca..
Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.

"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün.
Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri

"Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı.
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin....
fıkranın devamı

Sen yalnızlığına inat bütün bir geceyi sevgilinin düşüyle geçirebilir misin?
Gelmeyeceğini bile bile sanki her an kapıdan girecekmiş gibi gözünü kırpmadan sabaha kadar bekleyebilir misin?
Bugüne kadar ne yaşadıysan yaşadın...
Bunların hepsinden sıyrılıp özünü asla kaybetmeden yeni bir kimlikle başka dünyalar kurup yeni hayatını mutlu kılmak için uğraşabilir misin?
Yağmurun altında aklında sevgilin, dudağında onu anlatan bir şarkıyla
mırıldanarak saatlerce yürüyebilir misin?
Oysa herkes kaçmakta yağmurdan..Seni ıslatanın aslında yağmur değil aşk olduğunu anlayabilir misin?
Yüreğini cesurca açıp, bazen ağlamayı,bazen ümitsizce beklemeyi,
bazen öfkelenmeyi ve herkesin huzurlu olarak nitelediği sakin, beklentisiz ve sürprizlere kapalı hayatını terk etmeyi göze alabilir misin?
Nefes almanı zorlaştıran, yüreğinin yerinden fırlayacakmış gibi çarpmasına neden olan, hoş ama zaman zaman da sıkıntı verici o heyecanı,saklamaya yada azaltmaya çalışmadan her zaman taşıyabilir misin?
Özleminin: küçücük bir kordan, kentleri yakacak bir yangına dönüşmesine izin verebilir misin?
Elde ettiğin herşey senin olsun.. Sen yarın için hayal kurabilir misin?
Ruhuna ihanet etmeden, sadece yüreğinin sesini dinleyerek ve yüreğin sana **o** dedikçe o''nun izinden gidebilir misin?
SEN GERÇEKTEN BANA AŞIK OLABİLİR MİSİN?



fıkranın devamı

Bir albay, bir er, bir yaşlı kadın ve bir de
genc kız trende aynı kompartmanda yolculuk
etmektedir. Tren bir tünele girip kompartman
karardığı zaman, MUCUK bir öpücük sesi ve
ardından ŞIIIRRRAAAAKK ! diye bir tokat sesi
duyulur. Tünelden çıktıktan sonra yaşlı kadın
"Aferin genç kıza. Nasıl yapıştırdı tokadı" diye
düşünmekte ve kafasını sallamaktadır.
Genc kız da "Zevksiz herif, bu morukta ne buldu
ki, bi de öpmeye kalktı ama kadın da iyi
yapıştırdı." diye düşünmektedir.
Albay ise "Ulan bizim eşoglusu er, kızı öptü.
tokadı biz yedik." diye yanarken er de içinden
şöyle düsünmektedir:
"Hehe. aferin lan bana. elimi öpüp nasıl
yapıştırdım tokadı albaya..."
fıkranın devamı

Olay 1974 yılında yapılan Kıbrıs Harekatı'nda yaşanmış.
Savaş sırasında bir gün, bizim askerlerden birinin yanına bir başka Mehmetçik gelmiş. Biraz hoşbeşten sonra, ailesine ulaştırması için ona bir mektup vermiş. Bizimki, "Kardeşim savaştayız. Kimin ne olacağı belli değil ki. Belki sen gidersin de, ben kalırım" dese de diğer asker, sürekli, "Hayır sen gideceksin, ben kalacağım," diyormuş. Sonunda başa çıkamayınca razı olmuş. Mektubu götüreceğine söz vermiş. Bir daha o askeri görmemiş. Bi süre sonra da olayı unutmuş.
Savaştan yıllar sonra, askerlikle ilgili eşyalarını karıştırırken bir anda eline o mektup geçmiş. Verdiği sözü tutmamış olmanın rahatsızlığıyla hemen mektubun üzerindeki adrese doğru yola çıkmış. Giderken de, "Döndüyse kendisini görürüm, şehit olduysa ailesine başsağlığı dileyip mektubu veririm" diye aklından geçiriyormuş.
Sonunda evi bulup kapıyı çalmış. Kapıyı açan yaşlı teyzeye, Kıbrıs'ta birlikte savaştıkları oğullarından bir mektup getirdiğini, kendisiyle görüşmek istediğini söylemiş. Kadın şaşkınlık içinde adamı içeri buyur edip kocasının yanına götürmüş. Yaşlı adam olayı dinledikten sonra, "İyi de evladım, bizim Kıbrıs'ta savaşan bir oğlumuz yok ki" demiş. Ardından da diğer odaya gitmiş ve elinde bi fotoğrafla geri dönmüş. Resmi bizimkine göstererek, "Sana mektubu veren bu muydu?" diye sormuş. Bizim Kıbrıs gazisinin gözleri parlamış: "Evet, işte bu askerdi. Ama Kıbrıs'ta savaşan oğlunuz yok demiştiniz." Anne çoktan gözyaşlarına boğulmuşmuş bile. Baba ise başını sallayıp üzüntülü bi sesle, "Evet bu bizim oğlumuz. Ancak Kıbrıs'ta değil, yıllar önce Kore'de şehit oldu" demiş

fıkranın devamı

İngilterede dünyanın en güçlü adamını seçme yarışı yapılacakmış. Her ülke ön elemelerden sonrat temsilcilerini göndermiş. Türkiyedende bizim meşhur HASO seçilmiş. Yarışmanın üç kriteri varmış:Kurulan üç çadırın ilkinde üç şişe sek rakı,ikincisinde boz ayı,üçüncüsünde üç tane doyumsuz hatun bulunuyormuş. İlk önce Alman Hans birinci çadıra girmiş ilk rakıyı içmiş ve bayılmış. Fransız girmiş rakıları içmiş ama çadırdan çıkınca o da bayılmış. İngiliz de ikinci çadıra kadar gitmiş ama ayıya yenilmiş. Bizim Haso ilk çadıra girmiş rakıları hızlı bir şekilde içtikten sonra ayının bulunduğu ikinci çadıra girmiş. İçerden acayip sesler gelmiş.İki dakika sonra Haso çadırdan fermuarını çekerek( dövülecek kadınlar nerde) diyerek çıkmış.
fıkranın devamı

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi. Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız. Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

fıkranın devamı

Havada belki güneş yok, sıcaklık ise ateş misali kavuruyor her yanı, bunalmakta tüm insanlık. Sıkıntıları saymaya kalkmak mı? Hayır!...

"Kuş misali özgür olmak istiyorum" diyor Melisa. Kuş misali özgür olmak, çiçekler arasında uçuşan bir kelebek, yaşamda çözemediği duygu karmaşası kalması istiyor. Asla sabit bir çiçek gibi toprağa tutunmak niyetinde değil, başarıyı beklemekte.

Kendisini anlatıyor; elbiselerinin, eşyalarının, dört bir yanının, o hafif ezgilerle tıngırdatmaya çalıştığı gitarının siyah olmasını istiyor. Bir siyah kadar asil olma düşüncesi.

Göklerdeyken aşağılara uzansa, denizlere varma azminde. "Ben ne dersem o olsun, düşlerim gerçekleşsin" hayali içinde.

Melisa kim? Nasıl biri?

O, hayatının altın yıllarında, uzun boylu, kısa saçlı, sempatik. Gözlerinde rengarenk ahenk var, elinde gitarını konuşturur, bir yandan da söylemekte. O Melisa. Kendi ayakları üzerinde durabileceğini düşünüyor, tam olgunlaşmamış meyve belki, ya da büyümekteki fidan. Ailenin ayrılmasına altı yaşlarında şahit olmuş, ama o yirmi yaşında. Gerçek bir babayı, belki hayatını paylaşabileceği insanda bulma niyetinde, bunun farkında değil. Kimbilir dağları belki o yarattı.

Kitaplarıyla kardeş olmak istiyor. Bir acemi gibi hepsini aynı anda okumak istiyor. Sabretmek ona göre değil. Yalnızlığın gezdiği yolda ilerlemekte. Belki ileride Goethe'nin "Werther" ini yaşayabilir, kim bilebilir ki!

"Ateşli hastalık geçirdiğimde sabit bir rüya görüyorum, bir balon içinde göklere yükseliyorum" diyor Melisa. Bilemediği özgürlüğe hapis, çıkış noktası arar Melisa. Evrenin sonsuz boşluğunda yol almak ister, belki olmaz ama o ister, kesinlikle olmalı.

Hayatının baharını yaşamaktasın, bir zamanlar vurulmuşsun, onun bıraktığı izi taşıyorsun. Sen o izin kaybolması niyetinde yeni bir iz peşindesin aslında. Bak bir etrafına, gökyüzüne bak, bulutların özgür biçimde darmadağın olmasına bak, sen o basitliğe indirgenemezsin.

Sen kumsalda eşi benzeri olmayan bir taş, sen parlayan çakmak taşı olmalısın.

Evin bir köşesinde beslediğin zarif kuşu sen bıraktın Melisa. Ama o geri dönsün, tekrar seninle olsun istiyorsun. Sen beklemeksizin sorguluyorsun. "Neden ben değil de başkası, ya da başkası değil de neden ben?" Neden mi? Bazı gerçekleri sorma, buna özgürlük diyorlar Melisa.

Seçebileceğin iki yol var. Biri görünür, diğeri görünmez, iki yol ardından. Karanlığı istiyorsun, karanlık öyle yakın ki, sen o karanlığı, siyahlarınla buluyorsun. Karanlık, bir katran karası gibi simsiyah, hafif bir ışık arıyorsun hissettirmeksizin. Karanlıkta görmek değil düşünmek vardır Melisa. Karanlığın etkisinden kurtulmuş, ışık sayesinde, bir gölge kalmış Melisa. Sen siyahlarınla karanlığa uygun, karanlık senin yanında.

Bir bardak var içi su dolu. İçinde hafif alkol bekler seni. Rengarenk bir sıvı, dışında cam. Koklamak mı? Görmek mi? Tatmak mı? Hayır!.. Senin için hissetmek. Senin aradığın derinlerde.

Duygu mu - tutku mu? Senin aradığın duygu. En duygusal an şimdi gökyüzünde. Haykır o zaman dolsun bulutlar, ağlasın. Gökyüzünden senin adına akan sular gölleri doldursun, göller taşsın, akarsular çağlasın. Ağla Melisa, gözlerin parlasın.

Çiçek olmak sabitlik değildir, son tozlarınla etrafa dağılırsın, mutlak bir arı olmak değildir önemli olan, arı gelir senin yapraklarına konar. Belki sen, dört yapraklı bir yonca olursun, belki de açılmamış gonca, körpecik.

Karanlık çöküyor etrafa, her yer bulanık, sis var. Deniz gel-git olaylarını yaşıyor. Deniz, yavaş yavaş çekiliyor kıyılardan, uyuyor. Hafif hafif kıyıya vuruyor dalgalar, seslerde ahenk var. Senin gözlerin sonuna kadar açık, gözlerinde en ufak yorgunluk ifadesi görünmüyor. Bir enerji modülü, geceleri sana sunuyor. Uyumuyor, düşünüyorsun. Geceleri göremezsin Melisa, düşünürsün. Bir yarasa gibi hissedersin, dokunmadan sıyrılırsın taşlardan. Sen siyahsın Melisa.

Karanlıktan korkma Melisa. Gecenin bir vaktinde pencerene bir kuş konabilir, o bıraktığın kuş değil belki ama yeni ve umut dolu bir kuş. Ya da bir bülbül, sabahları şakıyarak uyandırır seni, sabahları hissedersin. Doğadaki bir çiçeğe arı konar, özüne ulaşır, ya da bir kelebek çırpınır etrafta.

Melisa, asi kız. Melisa, göklerde uçan şahin kadar gösterişli. Melisa siyah, Melisa farklı.

Haydi özgürlüğe uzan, uzanabildiğin kadar uzağa, yakalayabilirsin.

O,Melisa.
fıkranın devamı

"Satılık Köpek Yavruları" ilanının hemen altında
küçük bir çocuğun başı gözüktü ve
çocuk dükkan sahibine sordu :
-"Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?"
Dükkan sahibi :
-"30 dolarla 50 dolar arasında değişiyor fiyatları" dedi
-"Benim 2 dolar 37 sentim var" dedi çocuk
-"Bir bakabilir miyim yavrulara"
Dükkan sahibi gülümsedikten sonra bir ıslık çaldı ve
köpek kulübesinden beş tane yumak halinde yavru çıktı.
Yavrulardan biri arkadan geliyordu. Küçük çocuk yürümekte zorluk çeken sakat yavruyu işaret edip sordu:
-"Bunun nesi var?"
Dükkan sahibi onun kalça çıkığı olduğunu ve hep sakat kalacağını açıkladı.
Küçük çocuk heyecanlanmıştı.
-"Ben bu yavruyu satın almak istiyorum."
Dükkan sahibi:
-"Hayır o yavruyu satın alman gerekmiyor. Eğer gerçekten istiyorsan o yavruyu sana bedava veririm"
Küçük çocuk birden sinirlendi.
Dükkan sahibinin gözlerinin içine dik dik bakarak:
-"Onu bana vermenizi istemiyorum. O da diğer yavrular kadar değerli ve ben fiyatını tam olarak ödeyeceğim. Aslında şimdi size 2 dolar 37 cent vereceğim ve geri kalanını ayda 50 cent ödeyerek tamamlayacağım."
Dükkan sahibi çocuğu ikna etmeye çalıştı:
-"Bu köpeği gerçekten satın almak istediğini sanmıyorum. Bu yavru hiçbir zaman diğer yavrular gibi koşup, zıplayamayacak ve seninle oynayamayacak."
Bunun üzerine küçük çocuk eğildi,
pantolonunu sıvadı ve büyük bir metal parçasıyla desteklediği
sakat bacağını dükkan sahibine gösterip, tatlı bir sesle:
-"Ben de çok iyi koşamıyorum ve bu yavrunun
kendisini çok iyi anlayacak bir sahibe gereksinimi var" dedi.

Dan Clark

fıkranın devamı

Kara'cıların komutanı bir asker çağırmış. Asker;
- "Emret komutanım" diyerek yanına gitmiş. Komutanı yere yatmasını istemiş. Daha sonra da bir tanka askerin üzerinden geçmesi için emir vermiş asker kılını bile kıpırdatmadan yattığı yerde beklemiş ve malumunuz ezilmiş. Komutan diğerlerine dönerek;
-"İşte cesaret" demiş. Hava'cıların komutanı bir asker çağırmış. Asker yine;
- "Emret komutanım" diyerek komutanının yanına gitmiş. Komutanı helikoptere binmesini emretmiş. Asker helikoptere binmiş ve havalanmış daha sonra komutanı askere aşağıya paraşütsüz atlamasını emretmiş asker de emre itaat etmiş ve atlamış. Yereçakılmış ve can vermiş. Komutan da diğeri gibi dönerek;
- "İşte cesaret " demiş. Sıra gelmiş denizci komutana. Denizci komutan askerini çağırmış. Asker çakı gibi hazırola geçmiş ve;
-"Emret komutanım" demiş. Komutan;
-Derhal denize atla ve 10 dakika yüzeye çıkma demiş. Asker;
-"Hadi lan" demiş.. Komutan diğer komutanlara dönerek - "İşte asıl cesaret bu " demiş.
fıkranın devamı

Havada belki güneş yok, sıcaklık ise ateş misali kavuruyor her yanı, bunalmakta tüm insanlık. Sıkıntıları saymaya kalkmak mı? Hayır!...

"Kuş misali özgür olmak istiyorum" diyor Melisa. Kuş misali özgür olmak, çiçekler arasında uçuşan bir kelebek, yaşamda çözemediği duygu karmaşası kalması istiyor. Asla sabit bir çiçek gibi toprağa tutunmak niyetinde değil, başarıyı beklemekte.

Kendisini anlatıyor; elbiselerinin, eşyalarının, dört bir yanının, o hafif ezgilerle tıngırdatmaya çalıştığı gitarının siyah olmasını istiyor. Bir siyah kadar asil olma düşüncesi.

Göklerdeyken aşağılara uzansa, denizlere varma azminde.
"Ben ne dersem o olsun, düşlerim gerçekleşsin" hayali içinde.

Melisa kim? Nasıl biri?

O, hayatının altın yıllarında, uzun boylu, kısa saçlı, sempatik. Gözlerinde rengarenk ahenk var, elinde gitarını konuşturur, bir yandan da söylemekte. O Melisa.
Kendi ayakları üzerinde durabileceğini düşünüyor, tam olgunlaşmamış meyve belki, ya da büyümekteki fidan. Ailenin ayrılmasına altı yaşlarında şahit olmuş, ama o onyedi yaşında. Gerçek bir babayı, belki hayatını paylaşabileceği insanda bulma niyetinde, bunun farkında değil. Kimbilir dağları belki o yarattı.

Kitaplarıyla kardeş olmak istiyor. Bir acemi gibi hepsini aynı anda okumak istiyor. Sabretmek ona göre değil. Yalnızlığın gezdiği yolda ilerlemekte. Belki ileride Goethe'nin "Werther" ini yaşayabilir, kim bilebilir ki!

"Ateşli hastalık geçirdiğimde sabit bir rüya görüyorum, bir balon içinde göklere yükseliyorum" diyor Melisa.
Bilemediği özgürlüğe hapis, çıkış noktası arar Melisa. Evrenin sonsuz boşluğunda yol almak ister, belki olmaz ama o ister, kesinlikle olmalı.

Hayatının baharını yaşamaktasın, bir zamanlar vurulmuşsun, onun bıraktığı izi taşıyorsun. Sen o izin kaybolması niyetinde yeni bir iz peşindesin aslında. Bak bir etrafına, gökyüzüne bak, bulutların özgür biçimde darmadağın olmasına bak, sen o basitliğe indirgenemezsin.

Sen kumsalda eşi benzeri olmayan bir taş, sen parlayan çakmak taşı olmalısın.

Evin bir köşesinde beslediğin zarif kuşu sen bıraktın Melisa. Ama o geri dönsün, tekrar seninle olsun istiyorsun. Sen beklemeksizin sorguluyorsun. "Neden ben değil de başkası, ya da başkası değil de neden ben?" Neden mi? Bazı gerçekleri sorma, buna özgürlük diyorlar Melisa.

Seçebileceğin iki yol var;
Biri görünür, diğeri görünmez, iki yol ardından. Karanlığı istiyorsun, karanlık öyle yakın ki, sen o karanlığı, siyahlarınla buluyorsun. Karanlık, bir katran karası gibi simsiyah, hafif bir ışık arıyorsun hissettirmeksizin. Karanlıkta görmek değil düşünmek vardır Melisa. Karanlığın etkisinden kurtulmuş, ışık sayesinde, bir gölge kalmış Melisa. Sen siyahlarınla karanlığa uygun, karanlık senin yanında.

Bir bardak var içi su dolu. İçinde hafif alkol bekler seni. Rengarenk bir sıvı, dışında cam. Koklamak mı? Görmek mi? Tatmak mı? Hayır!.. Senin için hissetmek. Senin aradığın derinlerde.

Duygu mu - tutku mu? Senin aradığın duygu. En duygusal an şimdi gökyüzünde. Haykır o zaman dolsun bulutlar, ağlasın. Gökyüzünden senin adına akan sular gölleri doldursun, göller taşsın, akarsular çağlasın. Ağla Melisa, gözlerin parlasın.

Çiçek olmak sabitlik değildir, son tozlarınla etrafa dağılırsın, mutlak bir arı olmak değildir önemli olan, arı gelir senin yapraklarına konar. Belki sen, dört yapraklı bir yonca olursun, belki de açılmamış gonca, körpecik.

Karanlık çöküyor etrafa, her yer bulanık, sis var. Deniz gel-git olaylarını yaşıyor. Deniz, yavaş yavaş çekiliyor kıyılardan, uyuyor. Hafif hafif kıyıya vuruyor dalgalar, seslerde ahenk var. Senin gözlerin sonuna kadar açık, gözlerinde en ufak yorgunluk ifadesi görünmüyor. Bir enerji modülü, geceleri sana sunuyor. Uyumuyor, düşünüyorsun. Geceleri göremezsin Melisa, düşünürsün. Bir yarasa gibi hissedersin, dokunmadan sıyrılırsın taşlardan. Sen siyahsın Melisa.

Karanlıktan korkma Melisa. Gecenin bir vaktinde pencerene bir kuş konabilir, o bıraktığın kuş değil belki ama yeni ve umut dolu bir kuş. Ya da bir bülbül, sabahları şakıyarak uyandırır seni, sabahları hissedersin. Doğadaki bir çiçeğe arı konar, özüne ulaşır, ya da bir kelebek çırpınır etrafta.

Melisa, asi kız. Melisa, göklerde uçan şahin kadar gösterişli. Melisa siyah, Melisa farklı.

Haydi özgürlüğe uzan, uzanabildiğin kadar uzağa, yakalayabilirsin.

O, Melisa.

fıkranın devamı

Kara' cıların komutanı bir asker çağırmış. Asker
- "Emret komutanım" diyerek yanına gitmiş.
Komutanı yere yatmasını istemiş. Daha sonra da bir tanka askerin üzerinden geçmesi için emir vermiş asker kılını bile kıpırdatmadan yattığı yerde beklemiş ve malumunuz ezilmiş. Komutan diğerlerine dönerek
-"İşte cesaret" demiş.
Havacıların komutanı bir asker çağırmış. Asker yine
- "Emret komutanım "diyerek komutanının yanına gitmiş.
Komutanı helikoptere binmesini emretmiş. Asker helikoptere binmiş ve havalanmış daha sonra komutanı askere aşağıya paraşütsüz atlamasını emretmiş asker de emre itaat etmiş ve atlamış. Yereçakılmış ve can vermiş. Komutan da diğeri gibi dönerek
- "İşte cesaret " demiş.
Sıra gelmiş denizci komutana. Denizci komutan askerini çağırmış. Asker çakı gibi hazırola geçmiş ve
-"Emret komutanım" demiş. Komutan
- Derhal denize atla ve 10 dakika yüzeye çıkma demiş.
Asker;
- "Hadi lan" demiş.. Komutan diğer komutanlara dönerek
- "İşte asıl cesaret bu " demiş.
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11...20 »
Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama