Üşüyorum Fıkraları

loading...

Yeni doğmuş bir kutup ayısı annesine sorar,anne sen kutup ayısısın değilmi der,anne evet yav...
fıkranın devamı

Hillary clinton, rutin bir kontrol için gittiği hastanede , beş haftalik hamile olduğunu öğren...
fıkranın devamı

Adamin biri, seks hayatindaki sorununa çare bulmak için doktora gider ve sikayetlerini anlatir: ...
fıkranın devamı

Soğuk ve karlı bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketm...
fıkranın devamı

Soğuk ve karlı bir günde bir işadamıyla sarışın sekreteri yollarını kaybetmişler ve bir ormanda kaybolmuşlar.
Bir süre sonrada arabaları bozulmuş ve arabayı terketmek zorunda kalmışlar.
Zor ve uzun bir yürüyüşten sonra ormanın içinde bir kulübe bulmuşler ve kendilerini hemen bu kulübenin içine atmışlar.
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürüde battaniye olduğunu görürmüşler.
Adam bir centilmen olarak sekretere onun yatakta yatabileceğini söylemiş ve kendide uyku tulumu alıp yere yatmış.
Adam yattıktan birkaç dakika sonra sarışından bir ses gelmiş,
- Efendim, ben çok üşüyorum.
Adam tulumun fermuarını açmış ve kalkıp sarışına bir battaniye vermiş ve sonra yine yatmış.
Tam uyumak üzereyken sarışın yine,
- Efendim, ben hala çok üşüyorum! demiş.
Adam yine fermuarını açmış, kalkmış ve sarışına bir battaniye daha vermiş.
Sonra aynı sakinlikle uyku tulumunun içine girip, fermuarı çekmiş.
Tam uykuya dalacağı sırada sarışın yine,
- Efendim, ama ben çooooook üşüyorum. demiş.
Adam sarışına dönüp,
- Burası ıssız bir yer. Ne olduğunu kimse görmez. İstiyorsan bir geceliğine karı-koca gibi davranabiliriz. demiş.
Sarışın cilvelenerek,
- Tabii efendim siz nasıl isterseniz. demiş.
Bunun üzerine adam avazı çıktığı kadar bağırmış,
- Öyleyse kalk ve kahrolası battaniyeyi kendin al!!!!!".

fıkranın devamı

Soğuk ve karlı bir günde bir işadamıyla sarışın sekreteri yollarını kaybetmişler ve bir ormanda kaybolmuşlar.
Bir süre sonrada arabaları bozulmuş ve arabayı terketmek zorunda kalmışlar.
Zor ve uzun bir yürüyüşten sonra ormanın içinde bir kulübe bulmuşlar ve kendilerini hemen bu kulübenin içine atmışlar.
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürüde battaniye olduğunu görürmüşler.
Adam bir centilmen olarak sekretere onun yatakta yatabileceğini söylemiş ve kendide uyku tulumu alıp yere yatmış.
Adam yattıktan birkaç dakika sonra sarışından bir ses gelmiş;
- ''Efendim, ben çok üşüyorum''.
Adam tulumun fermuarını açmış ve kalkıp sarışına bir battaniye vermiş ve sonra yine yatmış.
Tam uyumak üzereyken sarışın yine;
- ''Efendim, ben hala çok üşüyorum'' demiş.
Adam yine fermuarını açmış, kalkmış ve sarışına bir battaniye daha vermiş.
Sonra aynı sakinlikle uyku tulumunun içine girip, fermuarı çekmiş.
Tam uykuya dalacağı sırada sarışın yine,
- ''Efendim, ama ben çooooook üşüyorum''. demiş.
Adam sarışına dönüp;
- ''Burası ıssız bir yer Ne olduğunu kimse görmez. İstiyorsan bir geceliğine karı-koca gibi davranabiliriz'' demiş.
Sarışın cilvelenerek;
- ''Tabii efendim siz nasıl isterseniz'' demiş.
Bunun üzerine adam avazı çıktığı kadar bağırmış,
- ''Öyleyse kalk ve kahrolası battaniyeyi kendin al''...
fıkranın devamı

Adamın biri bir rüya görür ve sabah kalktığında işe gider ve patronuna anlatmaya başlar;
- "ATIF bey ikimizde aynı yolcu uçağında seyir halindeyken ikimizde yuvarlanıp uçaktan düşüyoruz. Siz bal çukuruna ben ise bok çukuruna düşüyorum",
patron hemen atılarak:
- "O kadar olacak tabiki patronluk..."
- "Fakat ilginç yanıda bu ya, ikimizde birbirimizi yalayarak temizliyoruz..."

fıkranın devamı

Adamın biri bir rüya görür ve sabah kalktığında işe gider ve patronuna anlatmaya başlar:
-Atıf bey ikimizde aynı yolcu uçağında seyir halindeyken ikimizde yuvarlanıp uçaktan düşüyoruz.Siz bal çukuruna ben b*k çukuruna düşüyorum,patron hemen atılarak o kadar olacak tabiki patronluk...Fakat ilginç yanıda bu ya, ikimizde birbirimizi yalayarak temizliyoruz...
fıkranın devamı

Soğuk ve karli bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir yürüyüşten sonra üşümüş ve ıslanmış durumdayken bir kulübe bulurlar.
Kulübede bir yatak, bir uyku tulumu ve bir sürü battaniye bulunmaktadır. Geceyi geçirmeye hazırlanırlar ve işadamı bir centilmen olarak, yatağı sekreterine verir:
- "Ben yerde uyku tulumunda uyurum" der. Sekreter yatağına yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Bir süre sonra tam uyumak üzereyken, sekreterinin sesini duyar:
- "Efendim, ben çok üşüyorum."
Adam fermuarı açar,uyku tulumundan çıkar, bir battaniye alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, tam uyumak üzereyken yine sekreterinin sesini duyar:
- "Efendim, ben hala çok üşüyorum."
Adam yine fermuarı indirir, tulumdan çıkar, bir battaniye daha alıp kadının üstüne örter, uyku tulumuna girerek fermuarı çeker. Tam uykuya dalacağı sırada yine duyar:
- "Ben yine çoooook üşüyorum".
Adam yattığı yerden:
- "Bir fikrim var." der,
- "Burası ıssız bir yer. Neler olduğunu kimse göremez, istersen evliymişiz gibi davranabiliriz."
Genc kadın kıkırdar:
- "Tamam,bana göre hava hoş." Adam yattığı yerden avazı çıktığı kadar bağırır:
- "ÖYLEYSE KALK VE KAHROLASI BATTANİYEYİ KENDİN AL!!!!!"

fıkranın devamı

Yaşlı bir karı koca doktora gitmişler. Adam:
- "Doktor bey birincide acayip üşüyorum tirtir titriyorum, ikincide ise sıcak basıyor acayip terliyorum"
deyince doktor adamı dışarı çıkarmış karısına sormuş:
- "Nasıl oluyor bu?"
karısıda:
- "Tabii birinciyi ocakta ikinciyi ağustosta yapıyor"
demiş.
fıkranın devamı

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara. Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler. İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, coşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları. Ulu çınarına gitmeliydi. Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu, koştu, koştu. İlkbaharın kokusunu ciğerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran soluğunu dinlendirdi önce. Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle... Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu. Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi. Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık. Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''''''''''''''''''''''''''''''''Her gün gelirdi.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu. Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''''''''''''''''''''''''''''''''Neredesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı. Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı. Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kani donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu. Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''''''''''''''''''''''''''''''''Umudumu kaybettim, umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'''''''''''''''''''''''''''''''' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti... Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi. Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!. Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek isinsin, yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi. Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı. Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda'''''''''''''''' dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine, yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı çınara fısıldadı: '''''''''''''''''''''''''''''''' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'''''''''''''''''''''''''''''''' ...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın yakınmalarını: Yorgun ve yaşlı bir çınarım Ben dalları fırtınalarda kopmuş yaslı ve yaşlı bir çınarım binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk hülyalı gülüşler gözlerinle görmek istiyorum sabahı dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum umutlu ve şen ne zemheriler gördüm ben ne fırtınalar geçirdim çağının ışığıyla yak beni çağının ışığıyla sar, üşüyorum gövdemde kaç balta izi var kaç kan lekesi alnımda nice ihanetler gördüm ben nice zulümler üşüyorum alnı gül işlemeli baharlar getir bana umudu sevda kokan sabahlar gözlerinle görmek istiyorum yarınları dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum pınar seslerine kat başak tanelerine koy arıt beni günahlarımdan lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar kocaman bir yürekle ey çocuk beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa bırakma ellerimi n''''''''''''''''olur Bırakma ellerimi.

fıkranın devamı

Soğuk ve karlı bir gecede tipiden yolunu kaybeden bir işadamı ve sekreteri arabalarını terketmek zorunda kalırlar ve uzun bir yürüyüşten sonra üşümüş ve ıslanmış durumdayken bir kulube bulurlar.Kulubede bir yatak, bir uyku tulumu ve birsürü battaniye bulunmaktadır. Geceyi geçirmeye hazırlanırlar ve işadamı bir centilmen olarak, yatağı sekreterine verir.
- Ben yerde uyku tulumunda uyurum, der.
Sekreter yatağa yatar, adam uyku tulumunun içine girerek fermuarı çeker. Bir süre sonra tam uyumak üzereyken, sekreterinin sesini duyar:
- Efendim, ben çok üşüyorum. Adam fermuarı açar, uyku tulumundan çıkar, bir battaniye alıp kadının üzerine örter, tekrar uyku tulumuna girer, tam uyumak üzereyken yine sekreterinin sesini duyar:
- Efendim, ben hala çok üşüyorum. Adam yine fermuarı indirir, tulumdan çıkar, bir battaniye daha alıp kadının üstüne örter, uyku tulumuna girerek fermuarı çeker. Tam uykuya dalacağı sırada yine duyar:
- Ben yine çoooook üşüyorum.
Adam yattığı yerden:
- Bir fikrim var, der. Burası ıssız bir yer. Neler olduğunu kimse göremez, istersen evliymişiz gibi davranabiliriz.
Genç kadın kıkırdar:
- Tamam, bana göre hava hoş. Adam yattığı yerden avazı çıktığı kadar bağırır:

- Öyleyse kalk ve kahrolası battaniyeyi kendin al!
fıkranın devamı

Adamin biri, seks hayatindaki sorununa çare bulmak için doktora gider ve sikayetlerini anlatir:
- Doktor bey, bana bir seyler oluyor. Sevisirken bir sicak basiyor, terliyorum, bir soguk basiyor, üsüyorum.
Yapilan tahlillerde hiçbir sey çikmamasi üzerine, doktor kütüphanesindeki tüm tip kitaplarina bakar ve benzer bir olguya rastlayamaz. Adama hitaben:
- Beyefendi, bir de esinizi çagirip onunla konusalim...
Ertesi gün, adamin esi gelince doktor durumu kadina anlatir:
- Sevisirken esiniz bir terliyormus, bir üsüyormus.
Kadin:
- Aman körolasica herif, bir Agustosta sevisir, bir de Ocakta!!!
fıkranın devamı

Kış mevsiminde iki kurbağa konuşuyorlarmış:
-Çok üşüyorum.
-Geçen gün ben de üşüyordum, dere kenarına gelen kadının kutusuna girdim, çok sıcaktı.
Bu arada kadın gelir, çamaşır yıkamaya başlar. Bu sırada kurbağa kutuya girer. Ertesi gün belini tutarak, aksayarak gelir:
-Gece sıcak ortamda yatarken, şapkalı bir adam geldi, beni dövdü. Sonra da suratıma tükürüp gitti...
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama