Ağustos Fıkraları

loading...


Yazin sicak,guzel gunlerinden bi gun yine bizim karinca serin sulara girip rahatlayip eglenmek yerine yine calismaktadir. Agustos bocegi ise evinin arka bahcesindeki havuzda guzel kizlarla birlikte eglenmektedir.Karinca bunu her gordugunde ise icin icin kiskanmakta ama
-"Sen asil kisin gorecen" diyerek kendini avutmaktadir.Derken tum yaz boyle gecer
ve yavas yavas sonbahar ve de kis gelir.Yagmurlu bir kis aksami karinca evinde,kucuk sobasinin onunde oturmus pencereden disari bakmaktadir.Elinde de yazin topladigi yemek parcaciklarini yemektedir. Derken evin onune bir limuzin gelir.
-"Allah Allah" der icinden.
-"Bu kimdir acep?".
Sofor cikar ve en arka kapiya gider.Kapiyi acinca icerden once iki tane fistik gibi kiz ve ardindan kurkler icinde bizim agustos bocegi
cikar.Yavas yavas karincanin evine dogru gelir.Pencereden cikar ve
-"Hayrola agustos bocegi" der karinca.
-"Ne olsun iste..Bizim arkadaslar cagirdi
da Paris te parti varmis,oraya gidiyorum" der agustos bocegi.
-"Sen de bir sey ister misin? diye bir ugrayayim dedim."
Karinca;

-"Sagolasin.Aslinda var bisiy.Yaparsan sevinirim valla.Orda yasayan La Fontaine adinda bir ibne varmis.
Benim icin onu bi guzel sitermisin!..?"



fıkranın devamı


Yazin sicak,guzel gunlerinden bi gun yine bizim karinca serin sulara girip rahatlayip eglenmek yerine yine calismaktadir. Agustos bocegi ise evinin arka bahcesindeki havuzda guzel kizlarla birlikte eglenmektedir.Karinca bunu her gordugunde ise icin icin kiskanmakta ama
-"Sen asil kisin gorecen" diyerek kendini avutmaktadir.Derken tum yaz boyle gecer
ve yavas yavas sonbahar ve de kis gelir.Yagmurlu bir kis aksami karinca evinde,kucuk sobasinin onunde oturmus pencereden disari bakmaktadir.Elinde de yazin topladigi yemek parcaciklarini yemektedir. Derken evin onune bir limuzin gelir.
-"Allah Allah" der icinden.
-"Bu kimdir acep?".
Sofor cikar ve en arka kapiya gider.Kapiyi acinca icerden once iki tane fistik gibi kiz ve ardindan kurkler icinde bizim agustos bocegi
cikar.Yavas yavas karincanin evine dogru gelir.Pencereden cikar ve
-"Hayrola agustos bocegi" der karinca.
-"Ne olsun iste..Bizim arkadaslar cagirdi
da Paris te parti varmis,oraya gidiyorum" der agustos bocegi.
-"Sen de bir sey ister misin? diye bir ugrayayim dedim."
Karinca;

-"Sagolasin.Aslinda var bisiy.Yaparsan sevinirim valla.Orda yasayan La Fontaine adinda bir ibne varmis.
Benim icin onu bi guzel sitermisin!..?"

fıkranın devamı


Yazin sicak,guzel gunlerinden bi gun yine bizim karinca serin sulara girip rahatlayip eglenmek yerine yine calismaktadir. Agustos bocegi ise evinin arka bahcesindeki havuzda guzel kizlarla birlikte eglenmektedir.Karinca bunu her gordugunde ise icin icin kiskanmakta ama
-"Sen asil kisin gorecen" diyerek kendini avutmaktadir.Derken tum yaz boyle gecer
ve yavas yavas sonbahar ve de kis gelir.Yagmurlu bir kis aksami karinca evinde,kucuk sobasinin onunde oturmus pencereden disari bakmaktadir.Elinde de yazin topladigi yemek parcaciklarini yemektedir. Derken evin onune bir limuzin gelir.
-"Allah Allah" der icinden.
-"Bu kimdir acep?".
Sofor cikar ve en arka kapiya gider.Kapiyi acinca icerden once iki tane fistik gibi kiz ve ardindan kurkler icinde bizim agustos bocegi
cikar.Yavas yavas karincanin evine dogru gelir.Pencereden cikar ve
-"Hayrola agustos bocegi" der karinca.
-"Ne olsun iste..Bizim arkadaslar cagirdi
da Paris te parti varmis,oraya gidiyorum" der agustos bocegi.
-"Sen de bir sey ister misin? diye bir ugrayayim dedim."
Karinca;

-"Sagolasin.Aslinda var bisiy.Yaparsan sevinirim valla.Orda yasayan La Fontaine adinda bir ibne varmis.
Benim icin onu bi guzel sitermisin!..?"

fıkranın devamı

Çılgınca geçen bir parti sonrasında, gençler kumsala dağılırlar. Kuytu bir köşede bir ge...
fıkranın devamı

Yaz zamanı karınca gece gündüz ağır çalışırken ağustos böceği vur patlasın çal oynas
fıkranın devamı

Yazin sicak,guzel gunlerinden bi gun yine bizim karinca serin sulara girip rahatlayip eglenmek yerin...
fıkranın devamı

Dün gece yine ölümle burun buruna geldim. Kendime bir
zarar geleceginden degil ama karim Cemile ne yapar
sonra.

Biz aksam yemegimizi genelde saat 11-12 gibi yerdik,
ama ev sahiplerimizin misafiri geldiginden geç
vakitlere kadar oturup yatmadilar. Neyse ki konuklarin
gitmesiyle birlikte uykuya daldilar. Bir süre
ortaligin sakinletmesini bekleyip, yiyecek toplamaya
basladim.

Bugün misafirler geldigi için menü çok zengindi. Pasta
ve börek kirintilarina bayiliriz. Her neyse ben
nevaleyi toplarken birden mutfagin isigi yandi ve
"Aaaaaa! Karafatma" diye bir ses duydum.

Salak adam, ben bir erkegim Fatma da nereden çikti.
Benim adim Ismail. Böyle seyler delikanliyi bozar.
Hadi beni karimla karistirdin diyelim. Sen ne kadar
korkak bir adamsin. Benim kaç katim büyüklügünde
olmana ragmen bu bagiris da ne böyle ? O korkunç sesin
kesilmesiyle birlikte, sanki ben ona bir bok yapmisim
gibi beni kovalamaya basladi.

Inanin o kadar da dikkat ediyorum, tabak, çanak bardak
üzerinde dolasmamaya çünkü bu dingilin karisi çok
titiz. Bazen diyorum ki bu giciklarin misafiri
geldiginde git ortalarda dolas böylelikle utanilacak
duruma düssünler. Ama yapamiyorum iste. Ne olursa
olsun, ekmek yedigin tekneye kötü gözle bakmamak
gerekir.

Ben eve geldigim ilk yillari hatirliyorum da ne
güzeldi o günler. Rahmetli kayinbabam ve kayinvalidem
beni evlerine kabul etmislerdi. O zamanlar rahattik,
çünkü ev sahibimiz Riza amca kördü. Bu sebeple evin
her yerinde serbestçe dolasabiliyorduk. Hatta Riza
amcayla ayni sofrada yemek yedigimiz günlerde oldu.
Gerçi bizleri görebilseydi nasil davranirdi bilmem ama
o hep yüregimizde yasayacak. Riza amcanin durumu pek
iyi sayilmazdi, memur emeklisiydi. Bu evde rahmetli
karisininmis, bu yüzden yiyecek konusunda bu kadar
fazla seçenegimiz yoktu. Ama daha mutlu ve
huzurluyduk. Riza amca bir gün görünmez kazaya kurban
gitti. Gerçi onun için bütün kazalar görünmezdi.

Riza amcanin topraga verildigi gün biz de oradaydik.
Karsi komsusu Osman Zeki bey bize geldiginde ceketini
asmisti. Biz de bunu firsat bilip ceketin cebine
girdik. Ardindan Osman Zeki beyle birlikte mezarliga
dogru yola koyulduk. Riza amcanin üç tane oglu vardi
ama bugüne kadar sadece nüfusta gözüküyorlardi.
Hayirsizlar daha ilk günden evi satisa çikardilar. Evi
su anda oturan adam ve karisi satin aldi. Eve ayak
basmalariyla kayinbabam ve kayinvalidemi öldürmeleri
bir oldu. Adam sonra igrenerek cansiz bedenleri kagida
sararak çöpe atti. Sanki kendisi çok temizmis gibi.
Halbuki tuvaletten çiktiktan sonra ellerini
yikamadigina defalarca sahit oldum. Simdilerde kendine
üzerinde rahmetli kayinvalidemin resmi olan bir ilaç
almis, durmadan üzerimize sikip duruyor. Kayinvalidem
Sultan hanim gençliginde fotomodel oldugu için bu tür
ilaçlarin üzerinde resmi bulunuyor.Hatta bir iki
reklam filminde de oynamisti. Ama evlenince mecburen
birakti. Çünkü kayinbabam tam bir Osmanli erkegiydi.
Bugüne kadar rahmetli Riza amcanin anisina bu evde
oturduk, artik daha fazla dayanacak halimiz kalmadi.
Ese dosta haber saldik. Kendimize göre bir ev bulur
bulmaz tasinacagiz buradan Belki de sizin evinize
yerlesiriz hayat bu belli mi olur ?

2000 yılının ağustos ayında "TUNÇ DEVRİ" başlığı altında GIRGIR dergisinde yayınlanmıştır. Yazan : Tunç ERDOĞAN
fıkranın devamı

Çılgınca geçen bir parti sonrasında, gençler kumsala dağılırlar. Kuytu bir köşede bir genç kızla delikanlı mehtabı seyretmektedir.

Biraz çakır keyif olan genç kız, delikanlının omzuna başını yaslayarak mırıldanır:
- Her şey bir rüya gibi, değil mi, sevgilim?

Deniz, kumsal, mehtap ve ağustos böceklerinin sesi.
Delikanlı düzeltir:
- Ağustos böceklerinin değil, fermuarın sesi.
fıkranın devamı

Çılgınca geçen bir parti sonrasında, gençler kumsala dağılırlar. Kuytu bir köşede bir genç kızla delikanlı mehtabı seyretmektedir. Biraz çakırkeyif olan genç kız, delikanlının omzuna başını yaslayarak mırıldanır:
- Her şey bir rüya gibi, değil mi, sevgilim? Deniz, kumsal, mehtap ve ağustos böceklerinin sesi.
Delikanlı düzeltir:
- Ağustos böceklerinin değil, fermuarın sesi...

fıkranın devamı

Yaşlı bir karı koca doktora gitmişler. Adam:
- "Doktor bey birincide acayip üşüyorum tirtir titriyorum, ikincide ise sıcak basıyor acayip terliyorum"
deyince doktor adamı dışarı çıkarmış karısına sormuş:
- "Nasıl oluyor bu?"
karısıda:
- "Tabii birinciyi ocakta ikinciyi ağustosta yapıyor"
demiş.
fıkranın devamı

Sabah seni yine rüyamda görmüş olmanın sevinciyle uyandım.Rüyamın etkisiyle evin içinde dolaştım bir süre; ne yapacağını bilmeyen bir serçe misali. Her zamanki gibi detayları hatırlamak için uğraştım saatlerce. Ne olmuştu o asır gibi gelen ama bilimsel açıklamasında 5-6 saniye olduğu söylenen rüyada. Bir bulmacanın bir yap bozun parçalarını birleştirircesine ayrıntıları inceledim. Ortaya yine bin bir çeşit anlama gelecek şeyler çıkmıştı. Korku, endişe, sevinç, mutluluk tam bir kozmopolitik yapı ama ayrıntılardan ziyade senin o rüyada olman yetiyordu bana.
Kendime ancak yüzüme çarpan soğuk su ile geldim. Akabininde evde hayalet gibi dolaşıyordum. Aynada kendimi seyrettim uzun uzun. Ayna bir oyun mu oynuyordu bana yoksa aynadaki akis gerçekten ben miydim? Bir hortlağa benzemiş çökmüş yüz benim miydi?
İki gündür evden hiç çıkmadığımı hatırladım. Stajım vardı, işlerim vardı ben ise evdeydim. İki gün kocaman iki günü düşünerek geçirdim özellikle seni ve bizi. Dört duvar arasında , iki gün, dört duvar sen ve ben...
Yavaş yavaş hatırladım o iki günü. Birkaç kere kapı çalmıştı ama açmamıştım oysa annemler elektrikçi, sucu, doğalgazcı bilumum fatura sayarın geleceğini onlara kapıyı açmam gerektiğini gittiklerinin son dakikasına kadar tekrarlamıştı. O kadar ısrar etmişlerdi ki " sende gel herkes çok özlemiş seni görmek istiyor " benim ise ağzımdan çıkan üç kelime. Stajım var gelemem... ama şimdi evdeydim hem de iki gündür. Sahi ev telefonunun neden hiç sesi soluğu çıkmamıştı , ya biran olsun hiç susmayan, her çalışında beni yerimden fırlatan cep telefonuna ne olmuştu? Aslında belki yüzlerce kez çalmıştı ama beklediğim melodi bir türlü çalmıyordu. Herkes aradı; senelerdir beni aramayan teyze çocukları bile aradı "niye gelmedin" diye bir sen aramadın...
Belki de ilk kez soğuk Kenya gecelerini özlediğimi fark ettim. O ismi her anıldığında içimde bin bir nefret uyanan Kenya'yı özlemiştim, o iki sene boyunca daha önce hiç yaşamadığım acıları, ihanetleri, nefreti bana yaşatan Kenya'yı özlemiştim. O soğuk şehirler arası yolculuğu özlemiştim, ucunda annem babam kokanı değil ismini bile hep farklı telaffuz ettiğim Konya'ya olanını.
Neydi bu kadar nefretin sebebi., bir şehirden neden nefret edilirdi ve neden sonradan nefret edilen bu şehre özlem doğardı: üniversiteye girmek iki seneyi almıştı. Bin bir çeşit planlar yaparak en sonun da herkesin kaçtığı o kadim şehre ben gitmiştim kararlıydım kaçmayacaktım. O şehrin sokaklarında bir toz bulutuydu yaşamak. Namus metre ile alınır fazilet kilo ile satılırdı. Sabahları yalan girerdi pencerelerden güneşten önce. Dev arenalara benzeyen sokakları kan ve zulum kokardı. Gece olunca duvarlar utanırdı duvarlığından, eller ve ayaklar bütün gece öğrenci evlerinde yıkanmayı bekleyen kirli bulaşıklar gibi beklerdi sabahı. Bir semtinde amonyak içki kokuları diğer bir semtinde parfüm kokuları karışırdı havaya. Daha ilk aylardan başladı nefret ve ihanet. İlklerin değeri çoktur; ilk korku, ilk yürüyüş, ilk ağlayış, ilk isyan, ilk nefret, ilk öç alma isteği, ilk ihanet ve daha sayamadığım bir sürü ilki yaşattı o şehir bana. Sadece kin , nefret değil sevgiyi de, tecrübeleri de, mutluluğu da yaşattı ama sanki zamanla yapılan her zamanki pazarlıkla almak istiyordu görünmez bir güç elimden her şeyi.
İlk Kenya da kapanmıştım eve. Haftalarca bir hayalet misali dört duvar, dört gün, dört ay, dört asır ve ben. Sonra alınan reformlar yeni kurallar yeni bir ben ve yeni bir yaşam. Bunların hemen akabininde karşımdaki sen. Her şeye baştan başlamak seninle. Belki de benzer yazgılara sahip iki kişinin buluştuğu bir kavşakta buluştuk. Kadere pek inanmam bilirsin ama belki de uzun zamandır yürekten demediğim bir söz " belki de kader buluşturdu bizi".
Üç ay; Mayısı Nisana bağlayan bir gecede beraberdik Haziranı Temmuza bağlayan bir gecede ayrı düşüyorduk. Bu yeni kurduğum yaşamdaki ilklerden biriydi; ilk ayrılış. İşte o gün yüreğime bir sancı saplandı, ilklerin önemi. Kafamda bin bir çeşit endişeyle yolladım seni Kenya'nın o soğuk ve şehirler arası terminalinden senin sıcak şehrine. Çok değil bir saat sonra bende yolcuydum ama daha o zaman bir acı belirdi içimde; sensiz geçen bir saat. Senle başladığım yeni bir yaşam bu yaşamda seni en tepeye oturtmam ve bunu yürekten yapıp sana da göstermem. Belki de sana kısa gelen üç aylık zaman sonunda bile bana acı çektiren sensiz bir saat. İlk mola yerinde senden gelen o sıcak ses; benden bir saat önce burada oluşun.
Şehre duyduğum özlem sendendi , nefret ise hala içimde gizli...
Yangının deliren avuçlarında mavi bir sıçrayıştı ayrılık, bağırmak ne ki sahibini arıyordu yürek. Kurmalı bir saati andıran hayatın ilerleyen tik taklarında geliyordum kendime. Beklediğim istediğim çok fazla şeyler miydi? Yapılması imkansız mıydı? Oysa senle yapılan saatlercelik sohbetlerde edilen cümleler hep ortaktı, istekler beklentiler hep aynıydı, korkular benzerdi. Peki ama neden pratiği farklıydı. Sevgi fedakarlıktı, ilgiydi ve bunları yaşama uygulamaktı. Başka bir şimdi yoktu. Saatler 12:48'i takvimde 3 ağustosu gösteriyordu.
Zaman ne çabuk akıyordu randevusuna geç kalmış misali. Ne kadar dolu yaşamıştık beraber geçen günleri ve senin hit sözcüğün "anlatsam sana anlatamadıklarımı dökebilsem içimi " peki ne zaman anlatacaktın, beklenen neydi. Neden kendi kendimizle yaptığımız savaşı hep başkaları kazanıyordu? Neden..? Bunların hepsini şu iki güne sığdırmak zordu Beraber geçen zamanın ayrıntılarını iki güne sığdırmak zordu....
Ayrılık saatiyle içimdeki fırtınanın büyümesi çok kısa bir zaman almıştı bu iki günde hep yaptığım dindirmeye çalışmak oldu bu hırçın fırtınayı...
Bütün bunları düşünürken kendimi dışarıda buldum hayret iki günün sonunda dışarıdaydım. Artık bedenimin kontrolünü kaybetmiş olmalıydım, kim dayana bilirdi ki bu iki günlük ev hapsine. Bazen iç güdülerimin bedenimi yönetmeye başladığını hissetim. Keşke hep iç güdülerimi dinleye bilsem, mantığı bir kenara bırakıp keşke hep duygularımın peşinden gidebilsem , o keskin bıçağın üzerinde koşabilsem özgürce, o sırat köprüsüne benzer uçurum kenarında oynaya bilsem delice, bağırabilsem seni bir çocuk neşesiyle. Peki ama nerdesin?...
İyi geliyor açık hava. Canlandığını hissediyorum hücrelerimin. Güneş şimdilerde ısıtmıyor eskisi kadar. Heykeldeyim Bursa'nın merkezinde. İnsanlar bir telaştır gidiyor, herkes kaptırmış kendini bir şeylere. Vitrinlerin yalancı çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Birden sen düşüyorsun aklıma yarın 4 ağustos yani doğum günün, burada olsaydın vitrindeki şu güzel saati alırdım sana. Nerdeyse doğum gününü unutacak kadar seni düşünmüştüm iki gün boyunca. Ne garip değil mi?
Hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş. Eve dönme vakti yaklaştı gecenin karanlığından kaçma vakti geliyor sensiz geçen her saniye ile birlikte.
Eve gitmeden önce bir kitap evine giriyorum çok değil kısa bir süre sonra elimde bir kitapla dışarıda buluyorum kendimi. Benim için zaten hep anlamadığım bir ayin olmuştur kitap almak. Bu geceyi de kitap okuyarak devireceğim, tıpkı bir önceki gibi daha önceki gece gibi. Kendimi kötü hissettiğim her zaman olduğu gibi evime gidip kitaplarıma sığınacağım.
Eve doğru yürüyorum ağır adımlarla, insan selinin içinde. Birden yanımda olman duygusu çöküyor içime. Son zamanlarda bu o kadar çok oluyor ki. Kafamda sen ile eve yollanıyorum. Ben bunlarla uğraşırken galiba o benden habersiz , bak aramadı hiç, sormadı. Peki yürekte hissediyor ama neden uygulamıyor? Düşündükçe sinirlenerek kendime eve varıyorum. Ev tam takır ıpıssız. Duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor. Kendime gelmek için bir kahve yapıyorum. Tam kahvemi almış yeni aldığım kitabımı okumaya başlamışken kapı çalınıyor. Önce açmayı düşünmüyorum tıpkı diğer sefer çalınanlar gibi ama kapının arkasındaki, her kimse karar vermiş içeri girmeye. Öyle ısrarlı çalıyor ki dayanamıyorum kalkıp yerimden istemeye istemeye kapıya yöneliyorum. Arkadaşlar merak etmişler kaç gündür haber almayınca . onlarda artık biliyor bu sahneyi elimde kahvem kitap dört duvar ve ben. Bilmedikleri ise kafamdaki düşünce sen.
Hazırlan hadi çıkıyoruz diyorlar. Kabul ediyorum çaresizce itiraz edecek hali bulamıyorum kendimde. Tamam diyorum ama önce yapmam gereken bir şey var
Telefona sarılıyorum seni arıyorum ve uzaktan soğuk bir ses geliyor
Efendim....














fıkranın devamı

Her şey güzel olacaktı. Sen, ben ve hayatımız... Hayallerimiz ve hedeflerimiz... Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim sözler. Hepsi çok güzel olacaktı, sen de olsaydın.
Seni tanımak, bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu beraberliği, ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık. 'Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile, birbirimizi unutmayacağız.' diye nikâh memuruna söz verdik. Önce kilometre taşımdın, şimdi ise hayat arkadaşım.
Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle kitap okuyor, çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet, henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç aydır 'yaşıyordum.'
Mutluydun. Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin kaynağının 'birbirine bakmak' değil, 'birlikte aynı yöne bakmak' olduğunu anlıyorduk... Senin baştan beri kalıcı güzelliklere olan bağlılığındı seni bana sevdiren. Allah'ın kalblerimize koyduğu muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki. Huzurluyduk. Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar.
17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış, epey yürüdükten sonra dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık 'iki dünya mutluluğu' adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun, bizi görenler de neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında, hedeflerimiz adına, niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl faydamız olur, bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir, bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye, eserleri nasıl okumalıyız diye, düşündük. O gece bir kez daha inandım senin gönül dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna.
Saate bakmıştım bir an, üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an. Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu, korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allah'ım. Sehpanın üzerindeki bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet, Allah'ın Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu, bu bir zelzeleydi. Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen şaşkınlıktı. Hemen elinden tuttum, ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik; ama boşunaydı gayretlerimiz. Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime. Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki, beni üzmemek için, kendi acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.
On sekiz saat bizi fark etmelerini, feryadımızı duymalarını bekledik. On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O durumda iken bir aralık bana 'Eğer ölürsem, seni orada bekleyeceğim.' dedin. Ve on sekiz saat, kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.
Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise kötüydü. Doktor, bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile.
Sekizinci gündü. Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler, evlerin altında kalan canlar, ümitler... Çığlıklar, 'Sesimi duyan var mı?'lar... İsyanlar, sabırlar. Nice hikâyeler, mucizeler ve gönüllerde derin bir fay hattı. Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir hüzün hâkim. Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu. Evini, annesini, kendisini kaybetmiş insanlar. İnsanların dilinde tek kelime: Deprem.
Fakat sadece bacağın gidecek derken, sen birlikte olacağımız ebedî âleme gittin, geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma azmi kaldı. Elimde, senin en çok sevdiğin çiçek, naif bir kırmızı gülle mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda, ne de gönül pınarının heyecanları. Sen gittin, geride hüzün, geride ben, gâye-i hayâllerimiz. Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım, 'Bırakma kendini. Unutur, yeni bir yuvayla yine mutlu olursun.' diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.
Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter.
Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum, bana 'unutursun' diyenlere sadece acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.
İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabb'imden. Ne olur, seni sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.
Vekillerin En Güzeli'ne emanet ol...

* 1999 Marmara Depremi'nde yaşanmıştır.


fıkranın devamı

Yıl 1999 temmuzun 18'inde tanışmıştık.ben teyzemlerin yazın kiraladığı yazlığa gitmiştim hem kuzenimi yalnız bırakmamak için hem de birazda olsa dinlenmek için.otobüsten indiğimde nereden bilebilirdim ki yıllar boyunca onu bekleyeceğimi...teyzemlerin yanına gittiğimde hadi hemen giyin ve denize gidelim diye söyleniyorlardı.bende aynen uyguladım bikinimi giydim ve denize indik.ilk günüm olduğu için kimseyle konuşmak yakınlaşmak istemedim.taa ki onu görene kadar.o kadar insanın içinde dikkatimi çekmeyi başarmıştı.uzun süre bakıştık fakat o gün hiç konuşmadık.zaten gözlerimiz anlatmak istediklerimizi anlatmıştı bile.akşam olduğunda yemeğimizi yedikten sonra kuzenim bana kara burunun güzel ve bir o kadarda özel yerlerini gezdirdi.sonra discoya gittik. tabi içimizde kurt kaynıyor discoya girdiğimizde çok kalabalık bir ortamla karşılaştık.adım atacak kımıldayacak yer yoktu tabiri caizse iğne atacak yer yoktu.daha sonra kuytu bir köşede oturacak bir yer bulduk kendimize.ben etrafımı seyrediyordum gözüm dj kabinine takıldı. o loş ışıların arasında beyaz bir t-shirt giymiş sanki ben buradayım araman gerek yok dercesine bana bakıyordu.öğlen denizde gördüğüm yakışıklıyı bir daha göremeyeceğim diye üzülürken onun ayağına kadar gitmişim haberim yok...burada aynı yerde olduğumuza inanamadım bir ara acaba o mu diye tereddüte düştüm.hem dans ediyor hem de gözlerinden gözlerimi alamıyordum.onun bana baktığına inanamıyordum ama evet o ban bakıyordu. bir ara çok yorulduğumu hissettim ve lavaboya doğru ilerledim.ben o kadar insan içinden ilerleyene kadar o çoktan orada kapının önünde bekliyordu bile.ona doğru yaklaşırken kalp atışlarım daha da hızlandı ve nihayet onun yanındaydım.ya tanışacaktım yada müsaade isteyip lavaboya girecektim.ama onun o güzel gözleriyle bana bakmasına dayanamadım.nihayet tanıştık adının volkan olduğunu ve sezonluk burada çalıştığını öğrendim.çok mutlu olmuştum çünkü buradan ayrılana kadar onu görecektim.ertesi gün öğlen sahilde buluşmak üzere yanından ayrıldım.saatin nasıl geçtiğini anlayamadım bile, eve gidip hemen yattık ama uyu uyuyabilirsen bakalım onu düşünmekten gözüme uyku girmiyordu.yarın onunla konuşacağım konuları tekrar gözden geçirirken uyuyakalmışım ... sabah kalktığımda saat 10:00 olmuştu.hemen kalkıp kahvaltı yapıp aşağıya indim.buluşacağımız vaktin gelmesini bekliyordum sanki bir ömür beklemek gibi geliyordu.ama sadece yarım saat geçmişti. ben güneşlenirken biri güneşimin önüne geçti ve merhaba dedi.onun sesini duyar duymaz ayağa kalktım.bende merhaba dedim. daha sonra yanıma oturdu ve konuşmaya başladık ailesinin Kocaeli'de olduğunu ve buraya çalışmaya geldiğini söyledi bende okula gittiğimi ve yaz tatili için teyzemlerin yanına geldiğimi söyledim o bir ara iyi ki gelmişsin dedi. ben efendim diyene kadar gülüşmeye başladık.aradan iki gün geçtikten sonra nihayet beklediğim soruyu sordu.erkek arkadaşın var mı? benimle çıkar mısın ? inanamıyordum o güzel gözlüm benimle birlikte olmak istiyordu. ben de teklifini kabul ettim. her dakikamız her saniyemiz birlikte geçiyordu. geceleri teyzemden biraz daha izin alarak sahile iniyorduk.sanki bu zamana kadar konuşacak kimsemiz yokmuş gibi bütün başımızdan geçen acı,tatlı,komik olayları birbirimize heyecanla anlatıyorduk. bu günlerin hiç bitmemesini istiyordum.günler haftalar hep onunla dertleşerek geçiyordu. onu bir an olsun aklımdan çıkaramıyordum.13 Ağustos'da onu evinden aradılar annesinin kalp krizi geçirdiğini ve hemen Kocaeli'ne gelmesini söylediler dünyam yıkılmıştı aşkımdan güzel gözlümden ayrılacaktım ama 2 günde geleceği duygusu beni birazda olsa üzüntümden arındırıyordu.otobüse yer bulamamıştık bende gitmeyi çok istiyordum ama bulunduğum şartlar buna el vermiyordu.ailesini görmesem de her gün kız kardeşiyle telefonda görüşüyorduk.aşkım 15 Ağustosa yer buldu ve gitti.onu uğurlarken sanki bir daha gelemeyecek gibi bir duygu vardı içimde ama etrafımdaki herkes benim sadece ondan ayrıldığım için böyle düşündüğümü söylüyorlardı.kimse bilemezdi ki ondan tamamen ayrılacağımı... vardığında beni aradı ben bir gün daha gecikeceğim deyince içime garip ama kötü düşünceler yerleşti sanki hissedebiliyordum benden tamamen uzaklaştığını ve bir daha gelemeyeceğini... ve 17 Ağustos Marmara depremi... gece korku dolu rüyalar görerek uyandım.terlemiştim onu aramak istedim ama rahatsız etmekte istemedim hastanedeydi annesi ameliyat olacaktı... keşke arasaydım.kalkıp bir sigara yaktım televizyonu açtım o saatte televizyonda bir şey olmadığını bildiğim halde sanki biri beni televizyona doğru itiyordu ve o korkunç haberi duydum..deprem olmuştu ve birçok ev yerle bir olmuştu.binlerce insan ölmüştü.ama o ölenlerin içinde benim güzel gözlüm olmasın diye dualar ediyordum... telefon hatları kilitlenmişti ulaşamıyordum. kahrolmuştum keşke telefon açıp sesini duysaydım.kendimi hırpalamaktan başka bir şey yapamıyordum ağlamakla sabahı sabah ettim tabi yine ulaşamadım.merakla ondan bir haber bekledim saatlerce ama haber yoktu. herkes beni teselli ediyordu... ama ben sadece onu istiyordum.bekledim... sadece onu bekledim... ondan bir telefon bekledim... ama yoktu ondan bir ses seda çıkmıyordu. tam 2 gün sonra 19 Ağustos günü öğlen 14:30 sıralarında telefonum çaldı. hemen açtım telefondaki ses hiçte yabancı değildi ama o değildi. kız kardeşi telefonda ağlıyordu... depremde volkanı kaybettiklerini ve metin olmamı söyledi.beynimden vurulmuşa dönmüştüm o yoktu artık yanımda güzel gözlüm yanımda değildi.günlerce ondan bir haber beklerken ölüm haberini almıştım hayallerim umutlarım bir anda yol olmuştu.sanki dünyamı onun üstüne kurmuştum o gidince umutsuz sevgisiz hayalsiz bir bedenle ruh gibi dolaşıyordum.

kendimi toparlamam çok geç oldu doktorlar, yatıştırıcılar ama onu unutamadım... ondan sonra kimse hayatıma girmedi...ben onu büyük bir sevinçle beklerken tam tersi olmuştu ve o beni beklemeye başlamıştı.onun yanına gitmeyi çok istemiştim. çok denedim ama nafile başaramadım onu çok özlememe rağmen annemi bırakmak istemedim... şimdi 27 eylül 2003 cuma her gün her saat her yıl aklımda!!! onu unutamadım ve asla unutamam zaten...
şimdi mi ne yapıyorum bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyorum...aradan 4 yıl ,1 ay, 10 gün geçmesine rağmen onu unutmanın tersine daha çok bağlanıyorum.içimden bir his sanki en yakın zamanda onun yanına gideceğimi söylüyor... kimse içimdeki sese inanmıyor ama o da beni bekliyor....

ONAY TARİHİ : 07.09.2004

fıkranın devamı

Yazin sicak,guzel gunlerinden bi gun yine bizim karinca serin sulara girip rahatlayip eglenmek yerine yine calismaktadir. Agustos bocegi ise evinin arka bahcesindeki havuzda guzel kizlarla birlikte eglenmektedir.Karinca bunu her gordugunde ise icin icin kiskanmakta ama
-"Sen asil kisin gorecen" diyerek kendini avutmaktadir.Derken tum yaz boyle gecer
ve yavas yavas sonbahar ve de kis gelir.Yagmurlu bir kis aksami karinca evinde,kucuk sobasinin onunde oturmus pencereden disari bakmaktadir.Elinde de yazin topladigi yemek parcaciklarini yemektedir. Derken evin onune bir limuzin gelir.
-"Allah Allah" der icinden.
-"Bu kimdir acep?".
Sofor cikar ve en arka kapiya gider.Kapiyi acinca icerden once iki tane fistik gibi kiz ve ardindan kurkler icinde bizim agustos bocegi
cikar.Yavas yavas karincanin evine dogru gelir.Pencereden cikar ve
-"Hayrola agustos bocegi" der karinca.
-"Ne olsun iste..Bizim arkadaslar cagirdi
da Paris te parti varmis,oraya gidiyorum" der agustos bocegi.
-"Sen de bir sey ister misin? diye bir ugrayayim dedim."
Karinca;

-"Sagolasin.Aslinda var bisiy.Yaparsan sevinirim valla.Orda yasayan La Fontaine adinda bir ibne varmis.
Benim icin onu bi guzel sitermisin!..?"
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama