Asansör Fıkraları

loading...

BİRGÜN ANNE İLE KIZ ALIŞVERİŞTEN EVE GELİYOLARMIŞ. BİNA 100 KATLIYMIŞ. 50. KATA GELİNCE KADININ TUVALETİ GELMİŞ.KIZ ANNEYE DEMİŞKİ ANNE SANA ÇOK ÖNEMLİ BİŞEY DFEMEM LAZIM ANNESİ OLMAZ KIZIM SUS GİDİNCE SÖYLERSİN TUVALETİM VAR DEMİŞ .70. KATA GELMİŞLER KIZ YİNE AMA ANNE ÇOK ÖNEMLİ EMİŞ ANNESİ KIZIN SUS DEMİŞ. BU SEFER VARMIŞLAR EVE ANESİ KIZIM ANAHTAR NERDE DEMİŞ KIZI ANNE ASANSÖRDE DEMEYE ÇALIŞTIĞIM BUYDU ANAHTAR ARABADA KALDI DEMİŞ
fıkranın devamı

bir gün temel oğlunun yanına gitmiş.oğlu 10.katta oturuyormuş yorgun yorgun yukarı çıkmış.oğlu: baba neden asansöre binmedin demiş.temel: asansör 6 kişilikti 6 kişi bekledim gelmedi bende binmedim demiş
fıkranın devamı


temel ile dursun bir gün otele gitmişler ve temel ben çok yorgunum hemen odama çıkıp yatacağım demiş dursun bende yorgunum demiş ve ardından temel asansöre gitmiş tam bincekmiş görevli asansörde bakım var demiş temel odası 100. katta imiş dursunun ki ise 21.kat dırsun odasına yerleşmiş temel daha merdiven çıkıyormuş ve temel de odasına varmış temel birazdan dinlendikten sonra dursun gelmiş ve temel ben geldim demiş temel balkonda yıldız sayıyormuş dursun yanına gitmiş ve temel napiyosun demiş temel yıldız sayıyorum demiş dursun hemen kaç yıldız saydın demiş temel 99 demiş dursun o zaman bana 99 lira vereceksin demiş temelde çıkarıp vermiş dursun artık gitmiş temel dursun gittikten sonra VAY ENAYİ KANDIRDIM SENİ 100 YILDIZ SAYMIŞTIM DEMİŞ...



fıkranın devamı


temel bir otele girer ve bana bir oda der çokça para verir..görevli bavulu alır.asansöre binerler

temel

bu kadar paraya bu küçük yerimi veriyorsunuz.

görevli

efendim burası asansör der.


fıkranın devamı


temel ile dursun bir gün otele gitmişler ve temel ben çok yorgunum hemen odama çıkıp yatacağım demiş dursun bende yorgunum demiş ve ardından temel asansöre gitmiş tam bincekmiş görevli asansörde bakım var demiş temel odası 100. katta imiş dursunun ki ise 21.kat dırsun odasına yerleşmiş temel daha merdiven çıkıyormuş ve temel de odasına varmış temel birazdan dinlendikten sonra dursun gelmiş ve temel ben geldim demiş temel balkonda yıldız sayıyormuş dursun yanına gitmiş ve temel napiyosun demiş temel yıldız sayıyorum demiş dursun hemen kaç yıldız saydın demiş temel 99 demiş dursun o zaman bana 99 lira vereceksin demiş temelde çıkarıp vermiş dursun artık gitmiş temel dursun gittikten sonra VAY ENAYİ KANDIRDIM SENİ 100 YILDIZ SAYMIŞTIM DEMİŞ...

fıkranın devamı


temel bir otele girer ve bana bir oda der çokça para verir..görevli bavulu alır.asansöre binerler

temel

bu kadar paraya bu küçük yerimi veriyorsunuz.

görevli

efendim burası asansör der.

fıkranın devamı


Bir mühendis ölmüş ve büyük bir yalnışlık sonucunda cehenneme atılmış. Cehennemin konforundan hoşnut kalmayan mühendis bir takım
iyileştirmeler yapmaya başlamış. Kısa bir süre sonra cehennem, klimalı odaları, otomatik tuvaletleri, asansörleri, içecek otomatları ve diğer lüksleri ile bayağı rahat bir yer haline gelmiş. Bu arada mühendisin de iyice tanınıp sevildiğini söylemeye gerek yok.
Derken, günün birinde Cennet Meleği, şeytanı aramış:
-"Selam, cehennemde işler nasıl gidiyor? Neler yapıyorsunuz?"
Şeytan, memnun mesut gülümsemiş:
-"Ohoo.. Biz burada çok iyiyiz. Bir mühendis düştü buraya ki sorma gitsin. İnanılmaz lüks ve konforlu bir yer yaptı bizim orayı. Bir görsen, tuvaletlerimiz otomatik, kola makinemiz bile var."
Melek şaşırır:
-"Nee! Mühendis mi dedin? O adamin burada olmasi lazimdi. Çabuk onu buraya gönderin!"
Seytan: "Mümkünü yok! Kadromda bir mühendisin olmasindan çok memnunum ve onu burada tutacagim!" diye çıkışmış.
Cennet Melegi sinirle bağırmış:
"Onu çabuk buraya gönder, yoksa seni dava ederim!"
Şeytan katıla katıla gülerken şunları söylemiş:
"Yok yaa! Nasıl yapacaksın bunu? Bütün avukatlar bizim tarafta!"...

fıkranın devamı


Kapici Temel çalistigi on katli binanin asansörü bozulunca asansörün kapisina
söyle bir yazi asiyor :
"Asansör pozuk, en yakin asansör yüz metre ileride, Veysel Apartimanundadir."

fıkranın devamı


İki adam New Yorktaki Empire State binasının tepesindeki barda oturuyorlarmış. Biri diğerine dönmüş:
- Biliyor musun geçen hafta şunu keşfettim; Bu binanın etrafında öyle kuvvetli rüzgarlar var ki, tepesinden atlıyorsun aşağı, 10. Kata kadar düşüyorsun, sonra rüzgar o kadar kuvvetleniyor ki seni döndürüp 10.Kat penceresinden içeri atıyor...Barmen bunu duyunca kafasını olumsuz bir şekilde sallamış. Öbür adam demiş ki:
- Yahu sen deli misin olacak şey değil şu dediğin..
- Yok kesinlikle oluyor denedim ben. İstersen şimdi göstereyim sana.
Ve adam kalkmış bardan, gitmiş pencereye, yallah atlamış aşağı. 10.Kata yakınlaşınca birdenbire pencereden içeri doğru kayıvermiş. Sonra da asansöre binip yukarı, bara çıkmış. Öbür adam demiş ki:
- Yahu gördüm ama bu bir sefer olacak bir şeydi bir daha olmaz
- Olur olur bir daha göstereyim bak...
Ve adam yine cumburlop aşağı atlamış. Yine 10. kat civarında rüzgar adamı pencereden içeri atıvermiş. Adam bara dönünce öteki adama deneyip görmesini söylemiş. Öbür adam:
- Haydi bakalım. Hakkaten işe yarıyor demek. Bir deneyeyim...Demiş ve pencereden aşağı atlamış. Direk aşağı uçarken 11. katı geçmiş, 10.kat, 9.kat, 8.kat derkent taakk diye kaldırıma yapışmış. Yukarıda barda barmen birinci adama dönmüş ve:
- Süpermen, içince eşşoğlueşşeğin teki oluyorsun...

fıkranın devamı

Temelle oğlu İstanbulu hiç görmemişler ve bir iş için oraya giderler.Küçük köylerinden s...
fıkranın devamı

Kapici Temel çalistigi on katli apartmanin asansörü bozulunca, asansörün kapasina söyle bir ya...
fıkranın devamı

- Mademki dünya bir hiç, gece de iç, gündüz de iç.
- Bende şeytan tüyü yok, epilasyonla aldırdım.
- Hırsızlık yapmayın, Hükümet rekabetten hoşlanmaz.
- Nefes kesen bir roman yazdım. Tüm okurlarım öldü.
- Hakan yarın ki maçta forma giyemeyecek... Çıplak
oynayacak.
- Her aşk bitki isimleri ile başlar, hayvan isimleri
ile biter.
- Oğlumun adını mafya koydum, artık ben de mafya
babasıyım.
- Yazılıdan sıfır aldım ama, önemli olan katılmaktı.
- Eğer turist sezonundaysak, neden onları
avlayamıyoruz?
- 1959'da içilen kahvelerin hatırı doldu, duyurulur.
- Şiddete karşı savaş açın, şiddet yanlılarını
kurşunlayın.
- Ölüm korkusu sürekli değil, mezarda biten geçici bir duygudur.
- Adamın biri eczaneye sinek ilacı almaya gitmiş.
Eczacı ona "sineğinizin nesi var acaba" demiş.
- Sık sık ameliyat olun, içiniz açılır.
- Sizde bit şampuanı var mı? Kirlendi hayvancıklar.
- Beşbinkere söyledim; abartmayı bırak.
- Bu tüp bebek hatalı; hep gaz kaçırıyor.
- Yes abicim. Türkçe eğitime benden de okey!
- Bir fil elektrik direğinden daha yükseğe
zıplayabilir mi? Elektrik direği zıplayamaz ki...
- Selam! Ben Aydan Şener. Hadi yaa. Ben de dünyadan
Neil Armstrong.
- Çocuğun biri bir gün kafasını ıslatmadan yıkamaya
başlamış. Annesi de "oğlum hiç saç ıslatılmadan
şampuanlanır mı?" deyince çocuk: ama anne bu şampuanda
kuru saçlar için yazıyor.
- Temel Fransa'ya gitmiş. Tabelada Fransa yazıyormuş.
O da " Aaaa... burayı da mı Sabancı aldı" demiş.
- Gençliğim acı veriyordu. Ameliyatla aldırdım.
- Ey yükselen yeni nesil! İn ulan aşağı!
- Son gülen sen olacaksın. Çünkü geç anlıyorsun
- İnsanlık bugün de para karşısında değer kaybetti.
- Karınızla aranızdaki ortak yan ne? Aynı günde
evlendik.
- Hayatım boyunca kararsız biri oldum ama artık emin
değilim.
- Karımı o kadar seviyorum ki eskimesin diye
başkalarının karılarını kullanıyorum.
- Size yapılmasını istemediğiniz şeyleri başkalarına
yapın, çok zevkli.
- Demokrasi, seks gibidir. İyisi de, kötüsü de "iyi"
dir.
- AIDS virusu de, Ebola virusu de maymun patentli.
Maymundan gelip gelmediğimiz belli değil ama,
Maymundan gideceğimiz kesin.
- Soğuk savaştan sıcak savaşa geçiverdik bir anda.
Dünya çatlamasa bari.
- Asansor bozuk. En yakın asansör karşı binadadır.
- İçerken araba kullanmayın. Bir yere çarparsanız
biranız dökülür.
- Yarın yapabileceğin bir şeyi, Asla bügünden yapma.
- Tanrım! Kendim için bir şey istemiyorum. Yalnızca
anneme paralı ve güzel bir gelin nasip et!

fıkranın devamı

Aşağıdaki yazıyı kimin yazdığı meçhul ama gayet ilginç...

Azerbaycan'ın adını işyerinde telaffuz etmeye başladığımızda yani 1992-1993 yıllarında, orası bizim için kapalı bir kutuydu. Azerbaycan, çok çok eski olan Rus cihazlarından oluşan haberleşme ağını yenilemeye, köylerine, kasabalarına telefon hizmeti götürmeye çalışıyordu. Tabii dünyaya pencerelerini açtıktan sonra da ilk iş olarak; dil, kültür, din birliği olan kardeş ülke Türkiye'den yardım istemişlerdi. Bizler de Türkiye'nin en önemli iki telekomünikasyon şirketinden biri olarak güzel projeler yapmak için kolları sıvadık.

İlk defa Direktörümüzün Azerbaycan ile telefon konuşmasına şahit olduğumda şok oldum. Konuştuğu kişi dönemin Haberleşme Bakan Yardımcısı' ydı ve bizim patron, hiçbir samimiyeti olmamasına rağmen "sen" diye hitap ediyordu. Azerice'de "siz" kavramı yoktu. Görüştüğünüz kişi Bakan da olsa "sen" diye konuşabiliyordunuz. Birinci dersimizi aldık.

Karşılıklı görüşmeler için Bakü' ye gittik. Havaalanında dakika bir, gol bir hatamı yaptım. Üniformalı birini göstererek, Azerice'de benden daha tecrübeli bir arkadaşıma "bu adam subay mı?" diye sordum. Arkadaş: "sus, adamı peşimize mi takacaksın, burada subay bekar demek" dedi. Bizdeki "subay" ne demek söylemedi.

Bizi karşılayan Azeri arkadaş, arabaya binerken kendisinin dalda (arkada) gideceğini benim de kabaga (öne) oturmamı söyledi. Otelin önüne gelince şoför; "abla sen burada düş, ben arabayı saklayıp gelirim" dedi. Yani ben ineceğim, o da park edip gelecek. Sonra düşmenin inmek yerine her yerde kullanıldığını "merdiveni boşver, gel asansörle düşelim" dediklerinde daha iyi kavradım. Ama bunu bilmeyen arkadaşlarımız Azerbaycan Havayolları ile yaptıkları bir uçuş sonunda, Bakü' ye beş dakika içinde düşecekleri anonsu ile hayatlarını film şeridi gibi bir-iki saniye izleme fırsatını bulmuşlar. Bir diğerimiz de Bakü' ye telefon edip montaj ekibimizin varıp varmadığını öğrenmek istemiş, telefondaki Azeri: "uçak Bakü üzerinde fırlandı, fırlandı, Sumqayit' e düştü" demesiyle feryat figan ortalığı birbirine katmıştı. Anladık ki uçak Bakü' ye inememiş, bir iki tur atıp, başka bir şehre inmiş.

Azeriler çok misafirperver. Herhangi bir ikramı reddetmek çok ayıp. Sizi ağırlamak için paralanıyorlar. Altı saat boyunca yemek yenilebiliyor. Bizi o dönemin gözde bir lokantasına götürdüler. Adı Gülistan. Ordan burdan konuşulurken, çok değerli bir şairlerinin başka bir ülkede rahmetli olduğunu ve sümüklerini Bakü'ye getirmeye çalıştıklarını söylediler. Biz yine anlamsız anlamsız bakınca, sümüğün kemik anlamına geldiği ve Türkçe sümüğün karşılığının da "burun suyu" olduğu anlaşıldı. Sonra bana sümüklü et (pirzola) sipariş edildi. Şu anda Bakü'deki Migros yani ???????? Store'un camlarında "sümüklü et şu kadar, sümüksüz et bu kadar" ilanlarını görmek mümkün. Bu arada garson yanımıza yaklaştı ve yan masadaki adamların arkadaşımızı Sefer Bey'e okşattıklarını söyledi. Tabii okşanmaya maruz kalmış arkadaş da kolay kolay okşanacak bir tip değil. Bıyıklı ve iri cüsseli olan arkadaşımız acayip bozulup, "kim okşatmış beni, bu da ne demek" şeklinde horozlandı. Okşatmanın - benzetmek olduğunu zar zor anlayarak rahatladık. Rus kızların dansları ve "Ada Vapuru Yandan Çarklı" şarkısı eşliğinde yemeğimizi bitirdik. Ertesi gün seherde bizi otelin kabağından aparacaklarını söylediler. Yani sabah, otelin önünden alınacaktık.

Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses acayip rağbet görüyordu. Bir de o zamanlar Cuma akşamları TRT'de yayınlanan "Bir Başka Gece" programı çok seviliyordu. Hatta Cuma gecelerine denk gelen düğünlere "Bir Başka Gece" programı süresince ara veriliyor, düğün ahalisi TV salonuna geçerek hep birlikte programı seyrediyordu. Sonra düğüne bırakılan yerden devam ediliyordu. Daha da enteresanı önemli bir iş toplantısının ortasında üst-makamın ofisinin (genelde her ofiste irice bir TV var) kapısı tık tık çalınıyor, departmandaki sekreterler sessizce kenara diziliyor ve sabah saatlerinde verilen Brezilya dizisi hep birlikte seyrediliyordu. Tabii bizim toplantı devam ediyordu etmesine ama Azeri yöneticisinin gözleri de sık sık televizyona kayıyordu. En zevklisi Azerbaycan-Türkiye futbol maçını Azeri televizyonundan, Azeri spikerin anlatımıyla seyretmek: Türk Milli Yığma Komandoları. Türkiye Milli Takımı anlamında. "Türk kapıcısı (kaleci) topu gapı aralığından depti, yirmibirinci dakka olmasına rağmen maç heç heç (0-0) devam etmekte" gibi sevimli cümlelere rastlıyorsunuz. Ya da bir Amerikan filmini Azeri dublaj ile seyretme şansını yakaladıysanız Robert Redford'un "men yahsiyem, istemirem. Sen nicesin?" şeklinde konuşmasına gülmekten kırılıyorsunuz. (Bu arada Arap ülkelerinden birinde iş için bulunan arkadaşım bir filmde: R. Hudson'a barmenin ne içeceğini sorduğunu ve onun da elhamdüllah oruçluyam dediğini söyledi. İnanamadım, yazmış da olabilir). Bu arada bizler de onları Türkiye'ye davet ettik. Hatta bir yöneticinin eşi rahatsızlandı ve doktora götürmek görevi bana düştü. Amerikan Hastanesi'nden randevu aldık. Kadın; "oynaklarım, sümüklerim, kıçım ağrıyor, derman yuttum geçmedi" dedi. Doktorda Hakan Şükür bakışları oluştu. Yani "eklemleri, kemikleri ve bacakları ağrıyor ve ilaç almasına rağmen geçmiyor" dedim. Neyse tahliler filan, derman bulundu.
fıkranın devamı

Gazetede yayınlanan "Daktilo Bilen Bayan Sekreter Aranıyor" ilanı uzerine uzun boylu yakışıklı bir adam da başvurmuştu. Şirketin patronu,
-İyi ama yanlışlık olacak.Biz bayan sekreter arıyorduk
deyince,adam elindeki bavulu açmış. İçinden cansız manken çıkarmış,
-İste efendim
demis.
-Modern tekniğin son buluşu olan sekreteriniz! Yemez içmez. Hic bir kaprisi yoktur.İzin nedir bilmez. Telofonla aynı anda sekiz kişiyle görüşür, bu arada da beş ayrı daktilo makinesinde beş ayrı yazı yazar.Bunlara kendisinin dokuz yabancı dil bildiğini ve anında çeviri yaptığını da eklemeliyim. Maaşı filan da yok.Bana hemen Beşyüz milyon lira ödeyeceksiniz. Bu kadar!.
Patronun aklı yatmamış,yüzünü buruşturmuş. Harika manken sekreteri getiren adam hemen
sekreteri oturtmuş, bes dakikada elli sayfalık bir kitabi sekiz dile cevirmiş, aynı anda telefonlara cevap verilmiş falan filan... Patronun gözleri faltaşı gibi açılmış, derhal beşyüz milyonluk çeki yazıp adama vermiş ve cansız manken sekreteri almış. Adam odadan çıkıp elinde boş bavulla asansörün gelmesini beklerken, içeriden feci bir feryat yukselmiş,
-Ahhhhh!
Bunu duyan adam elini alnına vurmuş,
-Tüh be! Mankenin alt tarafının kalemtraş olduğunu söylemeyi unuttum!

fıkranın devamı

Gökdelenin asansörü bozulmuştu. İki arkadaş yirminci kata kadar merdivenleri çıkmak zorunda kalınca, her katta gülünç bir fıkra anlatmaya karar verdiler. Böylece tam on dokuzuncu kata çıkmışlardı ki, bir tanesi:
- Şimdi, dedi. En şahanesini anlatacağım. Kapının anahtarı arabada kaldı...
fıkranın devamı

Temel köyden ilk defa çıkmıştır. Arkadaşının verdiği tarife göre onun evini sora sora bulur. Apartmandan içeri girer. Arkadaşı 12.katta oturmaktadır. Temel bir merdivenlere bakar bir de yorulan ayaklarına... Aradan kısa bir zaman geçince yaşlı somurtkan bir kadın asansöre biner ve yukarı çıkar. Hemen peşinden asansörden güzel ve genç bir bayan iner... Olanlara bir anlam veremeyen Temel:
- Keşke bizim Fadimeyi de getirip şu koca kutuya soksaydım
diye düşünür.
fıkranın devamı

Adamın birini asansörün önünde beklerken görürler ve ona sorarlar;
Hayrola neden asansörün önünde bekliyorsun.Admda asonsörün kapısında 4 kişiliktir yazıyoda 3 kişinin daha gelmesini bekliyorum der.


fıkranın devamı

Temelle oğlu İstanbulu hiç görmemişler ve bir iş için oraya giderler.
Küçük köylerinden sonra gördükleri her şeye şaşırır ve hayretler içinde kalırlar.
Taksim'de gezerlerken bir otelin içine girerler. bir bakarlar ki demirden duvarlar ve bu duvarlar otomatik olarak açılıp kapanabiliyor.
Tabii ki ikisi de şaşırmış. Temelin oğlu babasına sormuş ; "Buba bu ne ya?"
Temel hayatında hiç asansör görmediği için şu şekilde yanıtlamış "Oğlum ben böyle bir şeyi hayatımda görmedim, ne olduğunu bilmiyorum."
İkisi de büyük bir şaşkınlıkla bu duvarlara bakarken 150 kiloluk şişman bir bayan açılan duvarlardan küçük bir odanın içine girer.
Duvarlar yine kapanır ve numaralar birer birer yükselmeye başlar.
Daha sonra numaralar küçülmeye başlar. Temel ve oğlu şaşkınlık içindedirler.
Birazdan duvarlar yine açılır ve dışarıya 24 yaşlarında çok güzel,seksi, zayıf ve sarışın bir bayan çıkar.
Temel gözünü bu bayandan ayırmadan oğluna sessizce ; "Hemen git anani al ve buraya cetur."
fıkranın devamı

Temel kapıcıymış, ve asansör bozulmuş! Oda üstüne not yazmış:
"Asansör bozuktur, en yakın asansör karşı binada."
fıkranın devamı

Temelin biri asansöre binmiş.
Asansörde 4 kişiliktir yazıyormuş.
Temel de beklemeğe başlamış.
fıkranın devamı

Bir gün temel ve Dursun bakmışlar ki 40'ıncı kata çıkmak için asansör bozulmuş

Temel demiş "Çikana kadar ben sana fıkra anlatırum."

"Temam." demiş Dursun.

Nefes nefese 35'inci kata çıkmışlar. Dursun da dönüp Temele "Ula Temel ne poktan fıkra anlattun be sen bana. Ben sana gerçek bir fıkra anlatayum da gör fıkra nasulmuş."

"Tamam,anlat pakayum fikranu."demiş Temel.

"Anahtaru kapiciden almayu unuttuk ta."
fıkranın devamı

Kadın doktora gitmiş ve...
"Doktor Bey, kocam kendini asansör sanıyor"
Doktor "Peki hanımefendi eşiniz niye gelmedi sizinle"
Kadın "Getireceğim ama bir türlü bu katta durmuyor ki"
fıkranın devamı

Bir mühendis ölmüş ve büyük bir yalnışlık sonucunda cehenneme atılmış. Cehennemin konforundan hoşnut kalmayan mühendis bir takım
iyileştirmeler yapmaya başlamış. Kısa bir süre sonra cehennem, klimalı odaları, otomatik tuvaletleri, asansörleri, içecek otomatları ve diğer lüksleri ile bayağı rahat bir yer haline gelmiş. Bu arada mühendisin de iyice tanınıp sevildiğini söylemeye gerek yok.
Derken, günün birinde Cennet Meleği, şeytanı aramış:
-"Selam, cehennemde işler nasıl gidiyor? Neler yapıyorsunuz?"
Şeytan, memnun mesut gülümsemiş:
-"Ohoo.. Biz burada çok iyiyiz. Bir mühendis düştü buraya ki sorma gitsin. İnanılmaz lüks ve konforlu bir yer yaptı bizim orayı. Bir görsen, tuvaletlerimiz otomatik, kola makinemiz bile var."
Melek şaşırır:
-"Nee! Mühendis mi dedin? O adamin burada olmasi lazimdi. Çabuk onu buraya gönderin!"
Seytan: "Mümkünü yok! Kadromda bir mühendisin olmasindan çok memnunum ve onu burada tutacagim!" diye çıkışmış.
Cennet Melegi sinirle bağırmış:
"Onu çabuk buraya gönder, yoksa seni dava ederim!"
Şeytan katıla katıla gülerken şunları söylemiş:
"Yok yaa! Nasıl yapacaksın bunu? Bütün avukatlar bizim tarafta!"...
fıkranın devamı

Oldukça güzel ve şık giyimli bir kadın yıllık kontrol muayenesi için doktora gitmiş.Doktor herhangi bir şikayeti olup olmadığını sorduğunda kadın;
"-Doktor Bey, ben her istediğini yapabilecek kadar maddi durumu iyi olan, iyi yaşayan, kendine dikkat eden fevkalade sağlıklı bir kadınım. Bir tek derdim, gaz şikayetim var.Evde, işte, kilisede, otobüste, asansörde, süper markette durmadan gaz kaçırıyorum.Gerçi kimseyi rahatsız etmiyorum. Hiç kimse benim gaz kaçırmamın farkına varmıyor.Çünkü bu gazın ne sesi ne de kokusu var.Ama bir tek ben bilsem dahi rahatsızlık hissediyorum.Bunu tedavi ederseniz sevineceğim." diye cevap vermiş.

Doktor, reçeteye birtakım ilaçlar yazarak;
"-Bu ilaçları kullanıp haftaya kontrole gelin." demiş.
Ertesi hafta kadın doktorun muayenehanesine hışımla girerek;
"-Doktor Bey siz ne yaptınız?Verdiğiniz ilaçlar beni tedavi edeceğine bana zarar verdi! İlaçları kullanmaya başladıktan sonra kaçırdığım gaz leş gibi kokmaya başladı!" diye dert yanmış.
Bunun üzerine doktor sinsice gülerek kadına cevap vermiş;
"-Güzel, burnunuzu tedavi ettik! Sıra geldi kulaklarınıza..!"
fıkranın devamı

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm.. Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu... Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım. Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda, özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael" diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!.. Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez hemen telefon idaresini aradım.Görevli kişi, kendisine bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi. "Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.." dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi.. "Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma "Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum. "Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.." "Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş.. Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki orada bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı.. Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde" dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses; "Evet, Hannah burada yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için.. Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip.. Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi, "Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha.. "Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.." İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden.. "Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.." Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım. Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız "Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim.. Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten.. Üç kere ben buldum, koridorlarda.. "Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi. Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum." "Hiçbir şey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim. İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum." "Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım. Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi? Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.." "Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım." Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti." "Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.." Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı. Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu.. Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah" dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden.. "Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle.. "Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.." "Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum.. Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar. Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı.. "Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması gereken her şey, er ya da geç, bir gün kesinlikle yaşanacaktır." *** Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar. Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim? Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı.. Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi. Aşklarını on sekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan 76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında keşke siz de bulunsaydınız. Altmış yıl önce bittiği sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama