Ateşli Fıkraları

loading...


Delikanlı sevgilisini akşam eve bırakır.Evin önünde masum bir
fısıltıdan sonra ateşlenir.
Bir elini duvara dayayarak
- "Beni bir öper misin"..
Kız:
- "Deli misin evin önünde annemler görür" der..
Erkek:
"Ne olacak canim bu saatte kim görecek, ne olur seni çok seviyorum...
Kız:
- "Ben de seni ama olmaz..."

Erkek çok ateşli tabi devamlı ısrar eder.

Bir ara aniden merdivenlerin ışığı yanar ve kızın küçük kız kardeşi belirir.

Küçük kız:

- "Babam diyor ki ,
Öpecekse öpsün, gerekirse ben öpecekmişim, o da

olmazsa kendisi gelecekmiş ama

o hayvan oğlu hayvana söyle elini ,

Diyafon düğmesinden çeksin dedi'' .....

fıkranın devamı

Adam ve kadın barda karşılaşırlar. Aradaki sıcak etkileşim sonucu soluğu kadının evinde al...
fıkranın devamı

Güzel mi güzel olan genç bir sarışının bir tanesi, telefonda yüksek ateşli olduğunu söyleyerek doktordan randevu alır
Randevu saatinde sarışın doktorun yanına gider ve sırası gelince içeri girer
Doktor her hastasına sorduğu gibi bizim genç sarışına da aynı soruyu sorar
şikayetiniz nedir hanim efendi?
Ah doktor bey bir bilseniz çok ateşim var
o zaman derece ile bir ateşinizi ölçelim buyurun dereceyi ağzınızda biraz tutunuz
ay doktor bey ben dereceyi ağzıma alamam, ondan tiksinirim
o zaman öyle ise koltuk altına koyunuz oradan ateşinizi ölçelim
ay doktor bey orası katiyen olmaz, ben çok gıdıklanırım
o zaman ateşinizi ölçebileceğimiz, son çare olarak tek bir yer kalıyor
Neresi doktor bey?
Ancak makatınıza dereceyi koyarak ölçebiliriz
bu fikir bizim genç bayanın aklına yatar ve kabul eder
Tabii bu arada derecenin makatına yerleştirilmesi için gereken pozisyonu da almıştır
Tamam doktor bey ben hazırım ateşimi ölçebilirsiniz
Doktor da ateşi ölçmek için atağa kalkar
Bizim genç sarısından yine bir itiraz gelir
şey doktor bey
ne oldu hanim efendi?
o dereceyi koyduğunuz yer makatım değil ki
ha ha ehm oraya koyduğum şey de, zaten derece değil...:))

fıkranın devamı

Ateşli bir aşk gecesinden sonra, Pinokyo'nun kız arkadaşı şikayet etmiş;
- ''Bir daha seninle sevişmeyeceğim fena halde tahriş ediyorsun İçime kıymıkların saplanıyor''.
Pinokyo doğru babası Gepetto'ya koşmuş.
- ''Bir çare bulmazsan derdime hiç kız arkadaşım kalmayacak'' demiş.
Gebetto;
- ''Çare basit sana sadece bir parça zımpara kağıdı lazım''.
Aradan birkaç hafta geçmiş. Gepetto Baba Pinokyo'ya rastlamış yolda.
- ''Nasıl gidiyor kızlarla hayat şimdi?'' diye sormuş.
Pinokyo;
- ''Kızlar'mı? kızlara ihtiyacı olan kim?''...
fıkranın devamı

Adam ve kadın barda karşılaşırlar. Aradaki sıcak etkileşim sonucu soluğu kadının evinde alırlar. Ateşli bir sevişmeden sonra adam yatağın yanında duran fotoğrafı görür. Bu arada adamın kulağı ile meşgul olan kadına;

"Hey baksana bu adam senin kocan mı?" diye sorar.

Kadın "I- ıh " diye cevap verir kısaca ve adam ile uğraşmaya devam eder.

Ama adamın kafasına takılmıştır bir kere.

"Peki erkek arkadaşın mı?" diye sorar.

Kadın yine kısaca "yo" diye cevap verir. Adamın merakı iyice artmıştır.

"O zaman baban yada erkek kardeşin olmalı" der.

Kadın gülümseyerek
"Hayır, hayır değil" der.

Adam dayanamaz ve "Allah aşkına söyle o zaman kim bu adam" der.

Kadın kafasını adama çevirir gözlerinin içine bakar ve gülümser;

"2 yıl önceki fotoğrafım." der.
fıkranın devamı

Ateşli bir köy çocuğu şehrin en büyük marketinde işe başvurur. Dünyanın bu
en büyük alışveriş merkezinde herşey ama herşey satılmaktadır.
Patron sorar:
- Daha önce hiç satıcılık yaptın mı?
- Evet köyümde bu işi yaptım.
- Patronun gözü cocugu tutar:
- İyi, yarın başlıyorsun. Ertesi gün akşam olur ve patron çocuğu karşısına
alır;
- Evet, bugün kaç satış yaptın??
- Bir!
- Ne bir mi? Ötekiler 20-30 satış yaptılar, Nasıl bir? Kaç dolar tuttu
peki?
- 320.334 USD doları.
- Patron şaşırır ve sorar:
- Nasıl becerdin bunu?
- Adama batta küçük boy bir olta, sonra orta boy ve sonra da büyük boy bir
olta sattım.
- Adama nerede balık tutucağını sordum. Kıyıda diyince bir tekneye
gereksinimi olduğunu söyledim. Tekne bölümüne indik ve çift motorlu,
yelkenli, lüks bir yat sattım. Vosvosuyla bunu çekemeyeceğini söyleyince
son model 4x4 bir jeep sattım. Patron kendinden geçer:
- Ne diyorsun, tüm bunları bir küçük olta almaya gelen adama mı sattın?
- Genç çocuk yanıt verir:
- Yoo aslında karısı için bir tane orkid istemişti... Ben de ona şöyle
dedim:
- Haftasonun mahvolmuş, sen en iyisi balığa git...

fıkranın devamı

Toplu sözleşme pazarlıgından yeni çikmis sendika başkani, salonda toplanmiş isçilere ateşli bir söylev çekmektedir:
"Yoldaşlar! Yönetimle yeni bir sözleşme yaptık.Bundan böyle haftanin dört günü daha çalışmayacağız!"
Kalabalık, "Yaşasııın!" diye bağırır.
"Çalışma saatimiz beşte değil, dörtte bitecektiiir!"
"Yaşaaaaaa!!"
"Çalışmaya dokuzda degil, onbirde başlayacagiiizz!"
"Helaaallll!!"
"Maaşlarimiz yüzde 150 artacaktiiirrr!"
"Vaaaaaauuuuuvvvv!!"
"Yalnizca Çarşambaları çalişacagıııız!"
Bu sözün ardindan derin bir sessizlik olur. Derken arkalardan bir ses duyulur, "Her Çarsamba Mı ?"
fıkranın devamı

Amerikalı bir çift, tatillerini, efsanevi Bagdat'ta geçiriyorlarmış. Küçük ve çok eski bir dükkanın önünden geçerlerken "Selamun Aleyküm" diye bir ses duymuşlar".

Yaşlı dükkan sahibi:
-"İçeri gelin, çok ilginç şeyler var" demiş. Girmişler, bir çift terlik koymuş ihtiyar önlerine.
-"Bu büyülü terlikleri giydiniz mi, bir çöl devesi kadar ateşli seks yaparsınız!" demiş.
Kadın şaşırmış, erkek şüphe ile bakmış,
-"Bir eski terlik insanı nasıl bir seks çılgını yapar ki?"
-"Dene oğlum" demiş ihtiyar...
-"Dene..Denemesi bedava." Karısı da
-"Denesene, denesene"
diye üsteleyince, adam terlikleri ayagına geçirmiş.
Geçirir geçirmez de gözlerine müthiş vahşi bir ifade gelmiş, karısının hayat boyu görmedigi.
Ama adam kadına bakmamış bile, direk ihtiyara koşmuş,
adamı masanın üzerine yüzü koyun devirip şalvarını indirmeye çalışırken, ihtiyar
-"Dur.. Dur be adam!" diye çıglık atmış,
-"Dur... Terlikleri ters giydin!..."
fıkranın devamı

- ''Yahu kardeşim gencecik karın var maça gitmene izin veriyor, biz kaç yıllık evliyiz bizimki hir çıkarıyor. Bu işin formülünü nasıl buldun''.
- ''Kolay Maç günü karını alacaksın, kucaklayıp yatağın üzerine atacaksın. Üzerini başını yırtarak soyacaksın. Bir ateşli anlar dizi filmi... Ondan sonra başı koynundayken Karıcığım ben şimdi maça gitsem olur'mu diyeceksin. Tek verdikleri cevap, Tabii tatlım oluyor. dene bak'' ertesi hafta yine barda...
- ''Gelmedin maça, ne oldu, formülü uyğulamadın mı''.
- ''Eve geldim, hanımı yatağa sürükledim. Üzerindekileri yırtmaya başladım... Sonra kendi kendime dedim'ki Yahu Karşıyaka da son haftalarda o kadar iyi oynamıyor zaten''...
fıkranın devamı

Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktor getirir
köylüler. Doktor hastaya fitil verir ve
köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler
köylülere. köylüler tabi;
'Tamam dohtor bey' diyip köye giderler. Köydeki
herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir
bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın
durumu da gitgide kötüleşmektedir. Bunun üzerine köylü, doktora telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret di mi doktoru arayacak bi köylü.
Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün
köylü toplanır santrale, muhtar arar;
"Biz ne yapacağamızı bilemedik dohtor bey"
der. Karşıdan doktor bişiler söyler. Muhtar döner
arkasına:
"Makattan verin dedi dohtor" der.
Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini
yollayıp sordururlar ama makat ne bilen yoktur yine.
Hasta ıse gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor.
İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha
aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde
yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bi yandan
söylenmektedır:
"Çok kızacak dohtor çok!!!" diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bişiler söyler
yine. Telefondakı köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner ve:
"Çok kızacak demiştim; götüne sokun dedi"
fıkranın devamı

Bir Köyde Ateşli Bir Hasta Vardır, Kasabaya Doktora Getirir Hastayı
Köylüler. Koca Devletin Koca Doktoruna. Doktor Hastaya Fitil Verir Ve
Köye Döndükleri Gibi Hastaya Fitili Anüsten Vermelerini Söyler
Köylülere. Köylüler Tabı 'Tamam Dohtor Bey' Diyip Köye Giderler. Köydeki
Herkese Sorarlar, En Bilgelere Bile, Ama Kimse Anüs Ne Demektir
Bilemez. Bu Nedenle Bir Türlü İlacı Da Veremezler Hastaya. Hastanın
Durumu Da Gitgide Kötüleşmektedir. Bunun Üzerine Köylü, Doktora, Koca
Devletin Koca Doktoruna Telefon Etmeye Karar Verir Ama Kimse Buna
Yanaşmaz. Ne Cüret Di Mi Doktoru Arayacak Bir Köylü.
Neyse Durumun Vahameti Üzerine Muhtar Aramayı Kabul Eder. Bütün
Köylü Toplanır Santrale, Muhtar Arar, "Biz Ne Yapacağımızı
Bilemedik Dohtor Bey"
Falan Der Iste. Karsıdan Doktor Bir şeyler Söyler. Muhtar Döner
Arkasına: "Makattan Verin Dedi Dohtor" Der.
Yine Tüm Köye Sorarlar, Komsu Köylere Birilerini
Yollayıp Sordururlar Falan, Ama Makat Ne Bilen Yoktur Yine.
Hasta İse Gitti Gidecek, Ateşler İçinde Kıvranıyor Baya.
İhtiyar Meclisi Toplanır. Son Çare, Doktorun Bir kez Daha
Aranmasına Karar Verilir. Yine Kimse Aramak İstemez Doktoru. Nihayetinde
Yine Biri Kandırılır, Telefonun Basına Geçer, Ama Bı Yandan
Söylenmektedir:
"Çok Kızacak Dohtor Çok!!!" Diye.
Sonunda Telefonu Açar, Durumu Anlatır, Doktor Bir şeyler Söyler
Yine. Telefondaki Köylü, Yüzü Allak Bullak, Arkasını Döner:
"Çok Kızacak Demiştim; Götüne Sokun Dedi"

fıkranın devamı

Çocuklar oturmuş birbirlerine babalarının ne kadar "hızlı" olduğunu anlatıyorlarmış.
Birinci çocuk;
"- Benim babam ok attıktan sonra koşup hedefe oktan önce varıyor. demiş."
İkinci çocuk.
"-Benim babam tabancasını ateşliyor ve hedefe kursundan önce yetişiyor." diye böbürlenmiş.
"-O da bir şey mi?" demiş üçüncü çocuk.
"-Benim babam devlet hastanesinde doktor... Mesai 5'de bitiyor benim babam 3:30'da eve geliyor."

fıkranın devamı

Havada belki güneş yok, sıcaklık ise ateş misali kavuruyor her yanı, bunalmakta tüm insanlık. Sıkıntıları saymaya kalkmak mı? Hayır!...

"Kuş misali özgür olmak istiyorum" diyor Melisa. Kuş misali özgür olmak, çiçekler arasında uçuşan bir kelebek, yaşamda çözemediği duygu karmaşası kalması istiyor. Asla sabit bir çiçek gibi toprağa tutunmak niyetinde değil, başarıyı beklemekte.

Kendisini anlatıyor; elbiselerinin, eşyalarının, dört bir yanının, o hafif ezgilerle tıngırdatmaya çalıştığı gitarının siyah olmasını istiyor. Bir siyah kadar asil olma düşüncesi.

Göklerdeyken aşağılara uzansa, denizlere varma azminde. "Ben ne dersem o olsun, düşlerim gerçekleşsin" hayali içinde.

Melisa kim? Nasıl biri?

O, hayatının altın yıllarında, uzun boylu, kısa saçlı, sempatik. Gözlerinde rengarenk ahenk var, elinde gitarını konuşturur, bir yandan da söylemekte. O Melisa. Kendi ayakları üzerinde durabileceğini düşünüyor, tam olgunlaşmamış meyve belki, ya da büyümekteki fidan. Ailenin ayrılmasına altı yaşlarında şahit olmuş, ama o yirmi yaşında. Gerçek bir babayı, belki hayatını paylaşabileceği insanda bulma niyetinde, bunun farkında değil. Kimbilir dağları belki o yarattı.

Kitaplarıyla kardeş olmak istiyor. Bir acemi gibi hepsini aynı anda okumak istiyor. Sabretmek ona göre değil. Yalnızlığın gezdiği yolda ilerlemekte. Belki ileride Goethe'nin "Werther" ini yaşayabilir, kim bilebilir ki!

"Ateşli hastalık geçirdiğimde sabit bir rüya görüyorum, bir balon içinde göklere yükseliyorum" diyor Melisa. Bilemediği özgürlüğe hapis, çıkış noktası arar Melisa. Evrenin sonsuz boşluğunda yol almak ister, belki olmaz ama o ister, kesinlikle olmalı.

Hayatının baharını yaşamaktasın, bir zamanlar vurulmuşsun, onun bıraktığı izi taşıyorsun. Sen o izin kaybolması niyetinde yeni bir iz peşindesin aslında. Bak bir etrafına, gökyüzüne bak, bulutların özgür biçimde darmadağın olmasına bak, sen o basitliğe indirgenemezsin.

Sen kumsalda eşi benzeri olmayan bir taş, sen parlayan çakmak taşı olmalısın.

Evin bir köşesinde beslediğin zarif kuşu sen bıraktın Melisa. Ama o geri dönsün, tekrar seninle olsun istiyorsun. Sen beklemeksizin sorguluyorsun. "Neden ben değil de başkası, ya da başkası değil de neden ben?" Neden mi? Bazı gerçekleri sorma, buna özgürlük diyorlar Melisa.

Seçebileceğin iki yol var. Biri görünür, diğeri görünmez, iki yol ardından. Karanlığı istiyorsun, karanlık öyle yakın ki, sen o karanlığı, siyahlarınla buluyorsun. Karanlık, bir katran karası gibi simsiyah, hafif bir ışık arıyorsun hissettirmeksizin. Karanlıkta görmek değil düşünmek vardır Melisa. Karanlığın etkisinden kurtulmuş, ışık sayesinde, bir gölge kalmış Melisa. Sen siyahlarınla karanlığa uygun, karanlık senin yanında.

Bir bardak var içi su dolu. İçinde hafif alkol bekler seni. Rengarenk bir sıvı, dışında cam. Koklamak mı? Görmek mi? Tatmak mı? Hayır!.. Senin için hissetmek. Senin aradığın derinlerde.

Duygu mu - tutku mu? Senin aradığın duygu. En duygusal an şimdi gökyüzünde. Haykır o zaman dolsun bulutlar, ağlasın. Gökyüzünden senin adına akan sular gölleri doldursun, göller taşsın, akarsular çağlasın. Ağla Melisa, gözlerin parlasın.

Çiçek olmak sabitlik değildir, son tozlarınla etrafa dağılırsın, mutlak bir arı olmak değildir önemli olan, arı gelir senin yapraklarına konar. Belki sen, dört yapraklı bir yonca olursun, belki de açılmamış gonca, körpecik.

Karanlık çöküyor etrafa, her yer bulanık, sis var. Deniz gel-git olaylarını yaşıyor. Deniz, yavaş yavaş çekiliyor kıyılardan, uyuyor. Hafif hafif kıyıya vuruyor dalgalar, seslerde ahenk var. Senin gözlerin sonuna kadar açık, gözlerinde en ufak yorgunluk ifadesi görünmüyor. Bir enerji modülü, geceleri sana sunuyor. Uyumuyor, düşünüyorsun. Geceleri göremezsin Melisa, düşünürsün. Bir yarasa gibi hissedersin, dokunmadan sıyrılırsın taşlardan. Sen siyahsın Melisa.

Karanlıktan korkma Melisa. Gecenin bir vaktinde pencerene bir kuş konabilir, o bıraktığın kuş değil belki ama yeni ve umut dolu bir kuş. Ya da bir bülbül, sabahları şakıyarak uyandırır seni, sabahları hissedersin. Doğadaki bir çiçeğe arı konar, özüne ulaşır, ya da bir kelebek çırpınır etrafta.

Melisa, asi kız. Melisa, göklerde uçan şahin kadar gösterişli. Melisa siyah, Melisa farklı.

Haydi özgürlüğe uzan, uzanabildiğin kadar uzağa, yakalayabilirsin.

O,Melisa.
fıkranın devamı

Havada belki güneş yok, sıcaklık ise ateş misali kavuruyor her yanı, bunalmakta tüm insanlık. Sıkıntıları saymaya kalkmak mı? Hayır!...

"Kuş misali özgür olmak istiyorum" diyor Melisa. Kuş misali özgür olmak, çiçekler arasında uçuşan bir kelebek, yaşamda çözemediği duygu karmaşası kalması istiyor. Asla sabit bir çiçek gibi toprağa tutunmak niyetinde değil, başarıyı beklemekte.

Kendisini anlatıyor; elbiselerinin, eşyalarının, dört bir yanının, o hafif ezgilerle tıngırdatmaya çalıştığı gitarının siyah olmasını istiyor. Bir siyah kadar asil olma düşüncesi.

Göklerdeyken aşağılara uzansa, denizlere varma azminde.
"Ben ne dersem o olsun, düşlerim gerçekleşsin" hayali içinde.

Melisa kim? Nasıl biri?

O, hayatının altın yıllarında, uzun boylu, kısa saçlı, sempatik. Gözlerinde rengarenk ahenk var, elinde gitarını konuşturur, bir yandan da söylemekte. O Melisa.
Kendi ayakları üzerinde durabileceğini düşünüyor, tam olgunlaşmamış meyve belki, ya da büyümekteki fidan. Ailenin ayrılmasına altı yaşlarında şahit olmuş, ama o onyedi yaşında. Gerçek bir babayı, belki hayatını paylaşabileceği insanda bulma niyetinde, bunun farkında değil. Kimbilir dağları belki o yarattı.

Kitaplarıyla kardeş olmak istiyor. Bir acemi gibi hepsini aynı anda okumak istiyor. Sabretmek ona göre değil. Yalnızlığın gezdiği yolda ilerlemekte. Belki ileride Goethe'nin "Werther" ini yaşayabilir, kim bilebilir ki!

"Ateşli hastalık geçirdiğimde sabit bir rüya görüyorum, bir balon içinde göklere yükseliyorum" diyor Melisa.
Bilemediği özgürlüğe hapis, çıkış noktası arar Melisa. Evrenin sonsuz boşluğunda yol almak ister, belki olmaz ama o ister, kesinlikle olmalı.

Hayatının baharını yaşamaktasın, bir zamanlar vurulmuşsun, onun bıraktığı izi taşıyorsun. Sen o izin kaybolması niyetinde yeni bir iz peşindesin aslında. Bak bir etrafına, gökyüzüne bak, bulutların özgür biçimde darmadağın olmasına bak, sen o basitliğe indirgenemezsin.

Sen kumsalda eşi benzeri olmayan bir taş, sen parlayan çakmak taşı olmalısın.

Evin bir köşesinde beslediğin zarif kuşu sen bıraktın Melisa. Ama o geri dönsün, tekrar seninle olsun istiyorsun. Sen beklemeksizin sorguluyorsun. "Neden ben değil de başkası, ya da başkası değil de neden ben?" Neden mi? Bazı gerçekleri sorma, buna özgürlük diyorlar Melisa.

Seçebileceğin iki yol var;
Biri görünür, diğeri görünmez, iki yol ardından. Karanlığı istiyorsun, karanlık öyle yakın ki, sen o karanlığı, siyahlarınla buluyorsun. Karanlık, bir katran karası gibi simsiyah, hafif bir ışık arıyorsun hissettirmeksizin. Karanlıkta görmek değil düşünmek vardır Melisa. Karanlığın etkisinden kurtulmuş, ışık sayesinde, bir gölge kalmış Melisa. Sen siyahlarınla karanlığa uygun, karanlık senin yanında.

Bir bardak var içi su dolu. İçinde hafif alkol bekler seni. Rengarenk bir sıvı, dışında cam. Koklamak mı? Görmek mi? Tatmak mı? Hayır!.. Senin için hissetmek. Senin aradığın derinlerde.

Duygu mu - tutku mu? Senin aradığın duygu. En duygusal an şimdi gökyüzünde. Haykır o zaman dolsun bulutlar, ağlasın. Gökyüzünden senin adına akan sular gölleri doldursun, göller taşsın, akarsular çağlasın. Ağla Melisa, gözlerin parlasın.

Çiçek olmak sabitlik değildir, son tozlarınla etrafa dağılırsın, mutlak bir arı olmak değildir önemli olan, arı gelir senin yapraklarına konar. Belki sen, dört yapraklı bir yonca olursun, belki de açılmamış gonca, körpecik.

Karanlık çöküyor etrafa, her yer bulanık, sis var. Deniz gel-git olaylarını yaşıyor. Deniz, yavaş yavaş çekiliyor kıyılardan, uyuyor. Hafif hafif kıyıya vuruyor dalgalar, seslerde ahenk var. Senin gözlerin sonuna kadar açık, gözlerinde en ufak yorgunluk ifadesi görünmüyor. Bir enerji modülü, geceleri sana sunuyor. Uyumuyor, düşünüyorsun. Geceleri göremezsin Melisa, düşünürsün. Bir yarasa gibi hissedersin, dokunmadan sıyrılırsın taşlardan. Sen siyahsın Melisa.

Karanlıktan korkma Melisa. Gecenin bir vaktinde pencerene bir kuş konabilir, o bıraktığın kuş değil belki ama yeni ve umut dolu bir kuş. Ya da bir bülbül, sabahları şakıyarak uyandırır seni, sabahları hissedersin. Doğadaki bir çiçeğe arı konar, özüne ulaşır, ya da bir kelebek çırpınır etrafta.

Melisa, asi kız. Melisa, göklerde uçan şahin kadar gösterişli. Melisa siyah, Melisa farklı.

Haydi özgürlüğe uzan, uzanabildiğin kadar uzağa, yakalayabilirsin.

O, Melisa.

fıkranın devamı

Ateşli bi köy çocuğu şehrin en büyük marketinde işe başvurur.Dünyanın bu en büyük çarşı-marketinde herşey ama herşey satılmaktadır.patron sorar:
-Daha önce hiç satıcılık yaptın mı?
-Evet köyümde bu işi yaptım.
Patronun gözü çocuğu tutar:
-İyi,yarın başlıyosun, akşam ilk günü değerlendiririz.
Ertesi gün akşam olur ve patron çocuğu karşısına alır:
-Evet, bugün kaç satış yaptın?
-Bir ne bir mi? diğerleri 20-30 satış yaptılar, nasıl bir?
-Kaç dolar tuttu peki?
-320.334$
Patron şaşırır:
-Nasıl becerdin bunu?
-Aadama başta küçük boy bir olta, sonra orta boy ve sonra da büyük boy bir olta sattım.
Adama nerede balık tutucağını sordum.kıyıda diyince bi tekneye ihtiyacı olduğunu söyledim.
tekne Bölümüne indik ve ve çift Motorlu yelkenli lüks bi yat sattım.Vos vosuyla bunu çekemiyeceğini söyleyince son model 4*4 bi jip sattım.
Patron kendinden geçer:
-Ne diyosun, bütün bunları bi küçük olta almaya gelen adama mı sattın?
-Genç çocuk cevap verir :
-Yoo aslında karısı için bi tane orkid istemişti.Ben de ona şöyle dedim:

-"Haftasonun mahvolmuş, sen en iyisi balığa git.."
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama