Bırakmak Fıkraları

loading...

180-ÇİMDUR O!.. Temel askerde nöbetçi kulübesinde gece nöbeti tutmaktadır. Bir ara tel çitlerin dışında ağaçlar arasında ayak sesleri duyar, belli belirsiz karartılar görür, bağırır: -Çimdur O!..,Cevap gelmez,sesler devam edince bir şarjörü o tarafa boşaltır ve allarım düğ-mesine basar. Birlikte koşuşmalar, komutlar, araç homurtuları ve allarım sesleri birbirine karışır. Güvenlik güçleri kısa sürede olay yerine ulaşır, çevre abluka altına alınır ve projektörler ile alan aydın-latılır. Saha dikkatli bir şekilde araştırılırken kulübe yakınından başka bir Karadenizlinin sesi çınlar: - Pir inek furulmuştur,komitanum!.. 181-TAVANA NASIL Almanya’ya çalışmaya giden ilk işçilerimizden birine kalacağı yerden bir oda verilir. Eşyalarını yerleştirirken büyük abdesti gelir, alafranga tuvaleti tanımadığından giderecek bir yer bulamaz, Çok sıkışınca yanındaki bir kesekâğıdının içine yapar, pencereden dışarı atmayı düşünür. İkinci kattan aşağı baktığında insanları görür, daha ileri atmak için sallarken kesekâğıdının dibi yırtılır ve pislik tavana fırlar, yapışır, suları da tabana süzülür. Biraz sonra her tarafı pis bir koku kaplar ve kat görevlisi orada biter. Yerdeki ve tavandaki durumu görür, hayretlere düşer, arkadaşlarını çağırır: -Bu adam yere işerken tavana nasıl s.çtı? Diye merakla olayı çözmeye çalışırlar. 182-SANA BİR KÖY Ümraniye-Artvinliler Derneği Yönetimi, hemşerileri Hasan Mezarcı’yı genel seçimlerde gö-nüllü olarak destekler ve tercih oyları ile farklı seçilmesini sağlar. Aydın bir din adamı olarak tanıdıkları eski Müftüleri, daha sonra Atatürk aleyhindeki söz ve davranışları ile basın-yayında manşet olur. Dernek yönetiminde tartışmalar çıkar ve gerçeği kendisinden öğrenmek için TBMM’deki odasına gidilir. Konu açılır, alınan cevaplardan yayınların doğru olduğu anlaşılır. O sıralarda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazanmıştır ve ileri gelenleri ülkemize sık sık ziyaret eder ve Birleşik Türk Devletleri kurulması konu edilir. Milletvekili Hasan Bey Atatürk’ü eleştirirken bir ara: -Ülkenin bazı fabrikalarını ve arazilerini üzerine geçirdi, diye söyleyince dernek 2.Başkanı ve sözcüsü Fevzi Durmuş: -Fabrikalar ve araziler halka bir örnek olsun, diye bizzat ilgilendi ve sonra da kendi hisselerini halkına hibe etti. Şimdi sizin arkanızda güçlü bir Türkiye var, diğer Türk Devletleri ile “Birleşik Türk Devletleri” kurun ve Başkenti’ni de Ardahan veya Kars yapın; Ardanuç’un Yolağzı ve Yaylacık Köyleri’nin yarısından fazlası benim akrabalarıma aittir, beni kırmazlar, beğendiğin köy senin olsun. Binlerce dönüm arazi; tarlası, çayırı, ormanı, yaylası ve soğuk pınarları ile. Biz sizi dedelerimizin hesabını sorasınız diye buraya göndermedik, onlar gittikleri yerde hesaplaşsın. Biz sizi buraya bizim haklarımızı koruyun diye gönderdik. Şu anda bakanlıklarda rüşvetler dönüyor, sizin göreviniz buna engel olmaktır. Siz şu anda bir millettekisiniz, saygı duyarız. Tartışma şartlarımız eşitlenince konuşuruz, der ve konuyu kapatır. Ertesi günü gazetelerde manşet: ”Bakan Özdağlar’ın makam odasında valizler dolusu rüşvet parası ele geçti”. 183-TEK SU KAYNAĞI Anne alışverişe çıkar, iki buçuk yaşındaki bebeğe babası göz kulak olur. Yavrucak halının üzerinde 'çay seti' oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okur, ara sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla- ikram ettiği suları çay niyetine içer ve oyuna katılır. Derken anne eve gelir; baba, anneye sus işareti yapar, bebeği izlemesini ister. Bu çok şirin hareketi anne ile paylaşmayı düşünür. Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çay içer gibi içmesini izler. Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslenir: - Oyun arkadaşının uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi koca-cım? 184-BİZ DA… Ardanuç-Yolağzı Köyü’nden “Kotsulo”olarak bilinen Süleyman Dinçer dedemiz çarşıya gi-der. Bir dükkânda alış veriş yaparken köylümüze bir memur takılır. -Amca, O köylü kadınlarla nasıl yatıyorsunuz? Allah aşkına!.diye alaylı bir şekilde so-rar.Dedemizin cevabı hazırdır: -Onlari, şeherlinin karısı saniyeruh, Ço!… 185-SONRA DÖNER Adamın biri köyünden kasabaya gider, yol hayli uzun olunca kasabada yemek yedikten sonra köyüne dönmeyi düşünür. Bir lokantaya girer, garsondan bir çorba ister ve afiyetle yemeye başlar. Bu arada hınzır garson da “şu köylü ile bir dalga geçeyim de aval aval düşünsün”,diye arkadaşına işaret eder ve köylümüz çorbasını içince yanında biter: -Eeemm!.Efendim,arkadan ne alırdınız? Diye sorar. Adam kızarır, bozarır ve cevabı patlatır: -Sen önümdekini kaldır, sonra döner verirsin. 186-BİZ DİYERUH DA Kafkasya’dan yeni göç eden Kontromlu Koçi Pehlivan ile Ali Pehlivan, Samusharlı pehlivanlar ile güreş tutarlar ve önüne gelenleri yıkarlar. Bu işe çok kızan köylüleri kabul etmez, tekrar ettirirler. İki güreşçimiz bu sefer rakiplerinin omuzlarını yere yapıştırdıktan sonra göğüslerine oturur ve “Pes” deninceye kadar kalkmak istemezler. Canları acıyan alttaki güreşçiler bağırırlar: -Ola, biz diyeruh da, aho köyli demiyer… 187-GELİNCİK Bir dağ köyünde hamile bir kadının kocası; doğumdan önce ölür, tek başına kalır, kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan değilse de, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar, tek başına tüm zorluklara göğüs gerer ve yavrusuna bakmaya çalışır. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalırlar. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve döner, Kapıda Gelincik’in kanlı ağzını yalarken görür, çıldırmış gibi gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür. Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesi duyulur, anne odaya koşar; odada beşiğin içinde bebeğini ve yanında parçalanmış bir yılanı görür. 188-DOKTORA TEZİ VE DANIŞMAN... Bir Tavşan önüne bir daktilo almış, tak tuk tak tuk bir şeyler yazıyor. Oradan geçen bir Tilki: - Hey Tavşan, ne yazıyorsun? - Doktora tezimi yazıyorum. - Ha öyle mi, çok güzel, ne hakkında? - Tavşanların Tilkileri nasıl yedikleri hakkında. - Yok, canım, olur mu öyle şey, hiç Tavşanlar Tilki yerler mi? - Olur canım, gel istersen, sana ispat edeyim. Beraberce Tavşanın yuvasına girerler. Biraz sonra Tavşan tek başına çıkar ve yine daktilosunun başına geçer, tak tuk bir şeyler yazmaya devam eder. Daha sonra oradan geçen bir Kurt, Tavşanı görür. - Hey Tavşan, ne yazıyorsun? - Doktora tezimi. - Ne hak kında? - Tavşanların Kurtları yemesi hakkında. - Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde, buna kim inanır? - Gel istersen göstereyim, der. Beraberce ine girerler, Tavşan biraz sonra dışarıya yalnız çıkar. Tavşanın yuvasını merak mı ettiniz? Manzara şudur: Bir köşede Tilkinin kemikleri. Bir köşede Kurdun kemikleri. Diğer köşede ise tavşanın “Doktora Danışmanı Aslan”, kürdanla dişlerini temizlemektedir!.. 189-TANİMİYAN YOH Artvinli yaşlı bir hanım Trabzon’da uçağa bindirilir, Sabiha Gökçen Hava Alanı’nda oğlu tarafından karşılanacaktır. Uçak havalanır, hostesler servis yapar, nenemiz açık bir çay ister, hostes bir şeyler söylese de anlamaz. Herkes bir şeyler içerken açık çay gelmez, bir müddet sonra isteğini tekrarlar, ancak çay yine gelmez. Nenemiz bu duruma iyice bozulur, inerken yolcuları uğurlayan hostese yanaşır ve: -Sen bizim Yunus’u bilursunuun? Diye sorar. Hostesin “bilmiyorum, neden sordunuz ki?” de-mesi üzerine ağzından baklayı çıkarır: -İstanbol’da Yunus’u tanımayan ŞİLLUH yohtur da. NOT:Sayın admin kategoriler arasında "Artvin Fıkraları" kısmını göremedim.Açmanız olası mı? Teşekkürler.
fıkranın devamı

Timur Han, Akşehir’e bir erkek fil getirmiş. Bahçe ve tarlalarda serbestçe gezen fil, ekinlere çok fazla zarar veriyorm...
fıkranın devamı

Ay bu akşam değişik bir şeyler yapalım (Bırak)
Ay şekerim saçlarım böylemi güzel şöylemi güzel (Bırak)
Bazı şeyler artık bana yetmiyor (Bırak)
Annem seninle tanışmak istiyor (Bırak)
Babam seninle tanışmak istiyor (Bırak)
Bu gün kendimi yorgun istiyorum (Bırak)
Uçur beni (Bırak)
Hadi yiğidim, aslanım kalem kaşlım (Hemennn)
Ya bu ayki telefon faturamı sen ödesen (Düşünme bile)
Süreyya'nın erkek arkadaşının arabasını gördün mü? (Nee bırak tabi)
Ben demi o kıyafetten alsam (Koşarak uzaklaş)
Sinamamı olmaz ya günümüzü sinemayla berbat etmeyelim ama sen bilirsin
(Bırak, bırakmakla kalma tokat at)
Kendimi bu akşam ölecekmişim gibi hissediyorum (Bırak)
Evlenirsek ben ütü, çamaşır olayına girmem
(Bırak imkanın varsa kafa at yere düşerse tekmeyle devam et)
Ay bu kıyafet sana hiç yakışmamışşş
(Suz ve başka bir tarafa doğru ıslık çalarak yürümeye ba?la)
Sakaların batıyooooo (Uçan tekme at)
Diş etlerim de iltihaplanma çıktı öpüşmeyelim bir süre olurmu hayatım
(Döner tekme at midesine)
Cep telefonunu çaldırıp kapatırsa (Polis karakoluna yönlendir, bırak)
Hayatım ben makyajım? yapıp aşağıya ineceğim deyip 2 saat geçikiyorsa
(Saçlarını yol gözüne parmağını sok)
Burnumu biraz kaldırsam mı? (Kulağını ısır)
Siz erkekler futboldan ne anlıyorsunuz (Koşarak omuz at)
Özür dilerim geciktim
(Sopa varsa etrafta sopa ile kovala yoksa taş bul gerisini bırak içindeki hayvan bitirsin)
Eski erkek arkadaşımla bir yemek yesam ne olur ki
hem bana önemli bir şey söyleyecekmiş çok merak ettim
(Son sözlerinmi mezar taşın için biraz uzun oldu da )
Başkalarının hikayelerini dinleyipde siz erkekler çok hayvansınız derse
(Kafa göz dal suçu ben üzerime alırım)
Evlenince ben senin ayağına basacağım (Öyle bir tokat at ki anasını şaşırsın)
Ben eski hayatımda bir diktatörmüşüm biliyormusun
(İstiklal Marşını söylet :) ama siz şeklini biliyorsunuz kankalar)
Şu anda seninle konuşamam evde misafirler var (Dürbünlü tüfekle vur hemde 800 metreden)
Ay sıkıldım çıkalım bu filmden (Patlamış mısırları gırtlağına bas)
Hayır o arkadaşınla görüşmeni istemiyorum (!!!!!!!!!!!!!)
Ağızı açık yemek yediği zaman (Masayı fırlat sandalyeyi kır kafasında)
ALO KOCACIM NABER (!!!!! Evlenmeden hele aman amannnnnn bırak, hatta bırakma kaç)
fıkranın devamı

Bir zamanlar İngiliz hükümeti çocuğu olmayan ailelerin bu sorununu
çozmek için "Cici Baba" servisi kurmuş.Cici Baba evliliklerinin ilk
beş yılında çocuk sahibi olamayanlara yardım eden bir devlet memuru.
Smith ailesi de boyle bir servis için başvuruda bulunur , heyecanla
"CiciBaba" yi beklerken kapı calınır, ancak gelen kişi cici baba adayı değil,kapı kapı dolaşan bir bebek fotoğrafcısıdır. Konuşma şöyle gelişir:
Ms Smith: Günaydın
SATICI : Günaydın efendim ben şey için gelmiştim
Ms Smith: Açıklamanıza gerek yok kocam herşeyi anlattı. Buyrun
içeri girin
SATICI : Öylemi? Bebek işinde üstüme yoktur, özellikle ikizlerde.
Ms Smith: Kocamda öyle söyledi buyrun oturun.
SATICI : O zaman kocanız belki de size . .. . . . . . . . . . . . .
. . .
Ms Smith: Aa evet, ikimizde en iyi sonucun böyle alınacağını
düşünüyoruz.
SATICI : Öyleyse hemen başlayalım.
Ms Smith: (KIZARARAK) şey nerede başlamalı?
SATICI : Her şeyi bana bırakın. Ben genellikle iki kez banyo
küvetinde,
bir kez kanapede ve belki bir kaç kez yatakta denerim. Bazen oturma
odasının halısınde iyi oluyor
Ms Smith: Banyo ! ! Oturma odasının halısı! ! ! Neden bizim
beceremediğimiz anlaşılıyor.
SATICI : Şey hanımefendi , hiç kimse ilk seferinde iyi bir sonuç
garanti edemez ama altı yedi kere denersek bir tanesi mutlaka şahane
olacaktır.
Ms Smith: Afedersiniz ama biraz fazla olmuyor musunuz?
SATICI : Kesinlikle değil benim işimde insanlar aceleci
olmamalıdır.
Ms Smith: Başarılı oluyor musunuz bari?
SATICI : (Çantasını açarak bebek fotoğrafları gösterir)Şu bebeklere
bakın bunlar benim işlerim. Bakın bu dört saat sürdü.
Ms Smith: Evet çok güzel bir bebek
SATICI : Fakat gerçekten güç bir iş. Görmek istiyorsanız şuna
bakın, ister
inanın ister inanmayın bu Londra'nın ortasında , otobüsün üzerinde
oldu.
Ms Smith: TANRIM ! ! ! ! ! ! !
SATICI : Bunlar da şehrin en şirin ikizleri.Anneleri ile çalışmanın
ne zor olduğunu bilseniz ikizlerin şirinliğine daha cok şaşırırsınız.
Ms Smith: Öyle mi ?
SATICI : Sormayın. Şununda işi doğru yapabilmek için onu Hyde
Park'a göturdüm. Herkes çevremizi sardı. Peş peşe dört beş tam boy ve iş bitti.
Ms Smith: Dört beş tam boy ! ! ! ! !
SATICI : Evet üstelik üç saatten fazla sürdü. Sonunda bir kaç kişi
kalabalığı tuttu . Karanlık olmadan önce yeniden denemeliydik ancak
serçeler aletimin uzerine konup gagalamaya başladılar bu yüzden işi
bırakmak zorunda kaldık.
Ms Smith: Yani gerçekten serçeler şeyinizi aaa-aletinizi ısırdıler
mı?
SATICI : Evet böyle şeyler oluyor tabi. Ben tekniğimi geliştirmek
için tam üç yıl harcadım. Mesela şu bebek. Bu neticeye ancak büyük bir mağazanın ön vitrininde ulaşabilirsiniz.
Ms Smith: Bu kadar da olmaz!
SATICI : Hanfendi hazırsak ayaği alıp geleyim.
Ms Smith: Ayak mı ? ? ? ? ! ! ! ! !
SATICI : Aa evet , ağır olduğu için sürekli elde taşımak zor oluyor
bunun için ayak kullanıyorum.
- Hanımefendi . . . . . Hanımefendi . . . . .
Hayallah neden bayıldı şimdi bu. . .
fıkranın devamı

Temel'in canı sevişmek istemiş. Karısı Fadime demiş ki:
-Bak Temel, Cemal sigarayı,Hasan da kumarı bıraktı sende bırak bunu.
10 gün sonra Fadime Temel'in yanına gidip demiş ki:
-Bil diye söylüyorum Cemal sigaraya, Hasan da kumara yeniden başladı.
fıkranın devamı

Konuşma özürlü çocuk yeni taşındığı mahallesinde okula gitmek için
otobüs bekliyormuş.. Otobüs karşıdan görününce el sallayıp bağırmaya
başlamış, "Toför bey, Toför bey Thur!" diye.. Şoför durağa gelince
durmayıp devam etmiş..
Son derece canı sıkılmış çocuğun ve onu evin penceresinden seyreden
annesinin..
Ertesi gün aynı saatte otobüs görününce annesinin eline verdiği bir
bez parçasını sallayarak "Toför bey, Tofoför bey.. Thur.Thur..!"
demiş..
Yine durmadan geçmiş şoför..
Üçüncü gün artık yolun ortasında durup ellerini kollarını
sallayıp "Toför. Töför.. Thur. Thur..!" demiş.
Hızla yaklaşan otobüs kırılmadık kemiğini bırakmaksızın çarpımış
çocuğa.. Olay yerine gelen polis çocukcağızı ambulansa yerleştirmiş
ve şoföre sormuş,
"Zavallı çocuğu gördüğün halde neden vurdun?" diye..
"Tayanamatım petemenke..!" demiş şoför, "Tünlertir penle talka
getiyor ettoluettek..!"
fıkranın devamı

Olay Tokat'ın bir ilçesinde geçer:
Bir grup, karlı bir kış günü ava giderler, avcılar rastgele deyip birbirlerinden ayrılırken birbirlerine -falan yerde- işaret bırakmalarını söylerler ve ayrılırlar. İşaret bırakılacak yere ilk gelen ilçenin tapucusu ve bir köylüdür. Tapucu, işaret bırakmak için karın üzerine sidikle "BİZ GEL..." yazar ve sidiği biter. Yanındaki köylüye dönerek "Şu yazıyı sidikle tamamla" der. Adam gayet safiyane bir tabirle "Tapucum sidiğim var ama okuma yazmam yoktur. Al sen yaz" der...

fıkranın devamı

2002'nin Nisan ayıydı. Üniversite 2. sınıftaydım. Havalar hızla düzeliyor, değişen havada içimiz coşkuyla doluyordu.. Oda arkadaşlarımın sınıf arkadaşlarıyla pikniklere gidiyorduk. Kendim hiç arkadaş edinemediğimden, onlarla olmaktan mutluluk duyuyordum.
Aralarında Cihan adında bir genç vardı ki...

Dünya iyisi, dünya tatlısıydı. Çok hoşlanmıştım ondan..

29 Mayıs 2002 günü oda arkadaşımın doğumgününü kutlamaya gittiğimizde nihayet duygularını açıklamayı başarmış, uğraşlar sonunda bana aşık olduğunu söyleyebilmişti.

Aslında onunla çıkmak değildi niyetim; bencilce beni sevmesini istiyordum. Daha doğrusu, çıkarsak, kıymetim kalmaz, diye düşünüyor; bana hep böyle tatlı tatlı baksa, diyordum.

Ama o kadar iyi niyetliydi ki, ona kanmam o kadar da zor olmadı..

Haziran ayının ortasında okullar tatile girmiş ve biz neredeyse(aynı şehirde olmamıza rağmen) görüşememiştik. Çünkü çok kıskanç bir babam vardı ve beni dışarı bile bırakmak istemiyordu..

Okullar tekrar açılıp geri döndüğümüzdeyse, o aşktan eser kalmamıştı. En azından benim için.. Oysa beni hala çılgınca seviyordu.. 15-20 günlük bir görüşmeden sonra beni nasıl sevebilmişti bu kadar, bilemiyorum..

Ona açıldım. Araya uzak mesafeli ayrılık girdiğinden, bu ayrılığın beni ondan soğuttuğundan bahsettim. Ağladı, ağladı...
"Yeter ki benden ayrılma, yanımda ol, sevmesen de razıyım." dedi. Ağlamasına dayanamayıp kabul ettim. Birkaç defa daha aynı şey tekrarlandı. Sonuç yine aynı..

Kör,topal 1,5 sene sürdü. Sonunda tahammülüm kalmamış, her şeyi, üzülüp ağlamasına rağmen bitirmiştim.

Ama bu da kar etmedi. Defalarca arayıp barışmak istedi. Ona son derece değer veriyordum. Onu kıracağıma, dünyayı karşıma alabilirdim. Ama aşk bu. Olmayınca olmuyordu.

Bu zamandan sonraki 1,5 yıl yolda her karşılaşmamızda arkasını dönüyor, heyecanlı hareketlerle benden kaçıyordu. Selam da vermek istemiyordu. Ama beni sevdiği gözlerinden, hareketlerinden okunuyordu. Oda arkadaşlarımdan aldığım duyuma göre, beni unutması için çevresi, ona 2 kız bulmuş, fakat o beni unutamadığını söyleyerek onlardan ayrılmıştı.

.......

Bu arada ben de üniversite öğrenimimi tamamlamış, yüksek lisansa başlamış; bulunduğum ilin bir ilçesinde Öğretim görevlisi olarak kalmayı başarmıştım.

Bir sabah derse gitmek üzere otobüse yetişmek için koştuğumda, ONU gördüğümü zannettim. Uyku sersemi olmama rağmen, hareketlerinin heyecanından onun da beni gördüğünü ve bunca zaman sonra Hala unutamadığını anladım.
Ama kim takar?.. Derse geç kalmak benim için ÖLÜMDÜ.

Keşke ölüm sadece derse geç kalmaktan ibaret olsaydı da, onu gördüğüm anın kıymetini bilseydim...

Ama keşkeler hiçbir şeyi geri getirmiyor..

Beni gördüğü gün, çok üzülmüş, arkadaşlarının yanına gidip çok hastalandığını söylemiş.. Boğazı şişmiş veee.. bilincini kaybettikten
BİRKAÇ GÜN SONRA KOMAYA GİRMİŞTİ..

78 gününü komada geçirdikten sonra HAYATA GÖZLERİNİ YUMDU..

Ağlamak, bağırmak, çırpınmak insanları geri getirebilseydi, inanıyorum ki, Cihan'ı Rabbim geri gönderirdi benim ağlamalarıma dayanamayıp. Öleli 8 ay olmasına rağmen bir an için bile olsa, hayali gözlerimin önünden gitmiyor.
Hiçbir işe yaramayacağını bilsem de, KEŞKE ONU ÜZMESEYDİM, onunla evlenseydimm..

Ama hak ettim ben böyle bir cezayı..

Şu an AŞKTAN o kadar korkuyorum ki...


fıkranın devamı

2000 yılının 15 kasımında tanışmışlardı.Bir pazar günüydü ve ikisininde tanıdığı arkadaşlarının dogum günüydü.
Parti boyunca gözlerini bu güzel kızdan alamamıştı delikanlı.
daha sonralarıda buluşup sinemaya falan gidiyorlardı.
Arkadaşlarının sayesinde her hafta sonu dünyalar tatlısı bu güzel kızı görme şansı oluyordu genç delikanlının.
Bir hafta sonu bütün cesaretini toplayıp ona karşı boş olmadığını ve ondan çok hoşlandığını söyledi ama beklediği cevabı alamamıştı delikanlı Üzülmüştü. Genç kız ise ne evet bende senden hoşlandım diyor nede ben yalnız degilim hayatımda başka birisi var diyordu hep kaçamak cevaplar vererek delikanlıyı her geçen gün biraz daha kendine baglıyordu.
Bu böyle sürüp gitti tam 5 ay 15gün boyunca genç delikanlı bu güzel kızla birlikte olabilmek için herşeyi yapmıştı her yolu denemişti
Bir gece genç kızın oturduğu sokağa gelip yola "SENİ SEVİYORUM"
yazmıştı.Böyle bir çok gecede uyumayıp gençkızın oturduğu evin önündeki merdivene yolda bahçelerden kopardığı kırmızı gülleri bırakıyordu.14 şubat sevgililer gününü beraber geçirmeyi çok istiyordu ama olmamıştı yinede genç kıza aldığı hediyeleri ulaştırmasını bilmişti delikanlı.1 nisan şakası yapmak için matbaacı bir arkadaşından yardım istedi ve tam tamına 3100 adet beyaz renkli kartvizit aldı arkadaşından hemen eve döndü ve kendi el yazısıyla hepsine önlü arkalı "SENİ SEVİYORUM" yazmıştı
3 gece hiç uyumadan yapmıştı bütün bunları 31martı 1nisana baglayan gecede saat 04:25 te genç kızın oturduğu sokağın başından sonuna kadar bu kartvizitleri yola saçtı karanlıkta sokak bembeyazdı ve hepsinin üzerinde kırmızı kalemle "SENİ SEVİYORUM" yazıyordu.Ve evin hemen karşısındaki direğin dibine çöktü delikanlı
güneşin doğuşunu bekliyordu sabah onu görmeyi çok istiyordu.
Çünkü onu her gördüğü günü büyük bir bahtiyarlıkla geçiyordu genç delikanlının.Sabah dünyalar tatlısı bu gençkız işe gitmek için kapıyı açtığında gördüklerine inanamıyordu şaşırmıştı hemde çok şaşırmıştı birazda utanmıştı.
Ve hemen evden çıktı merdivendeki kırmızı gülleri ve 3-5 tanede kartviziti aldı yanına durağa geldiğinde delikanlının arkasından durağa geldiğini fark etti.Gözleriyle sanki birşeyler anlatmak istercesine bakmıştı delikanlıya
Ve bundan tam 1ay sonra bir pazartesi günü gençkızın çalıştığı fabrikaya gitmişti delikanlı.İkisininde ortak arkadaşlarının olması harikaydı delikanlı için çalıştığı fabrikaya bile gidebiliyordu onu görmek için akşam iş çıkışında bir yerlere gidip konuşmak istemişti gençkızla.Ama mesai kalacaklarını söyledigençkız
Delikanlı ise bunun üzerine arkadaşlarının arasında herkes oradayken genç kızın gözlerine bakarak: Daha ne yapmalıyım bilmiyorum.Ben seni bildim bileli ne ben beni buldum kendimde nede kendim beni buldu bende seviyorum seni işte elimde değil aklım olmaz desede kalbime söz geçmiyor sendende vazgeçilmiyor" demişti
İşte delikanlının 5ay15gündür beklediği an bu andı genç kızda delikanlının gözlerine bakarak: "beni sevdiğini biliyorum ve sanırım bende seni seviyorum" diyerek ellerini tuttu delikanlının
Ve o günden sonra harika bir birliktelik yaşadılar aşkları çok büyüktü hergün her an beraber olmak istiyorlardı.
askerliğine çok azbir zaman kalmıştı delikanlının 5agustos cumartesi akşamı bir arkadaşlarının düğününde genç kız herşeyin bittiğini söylemişti:" böyle olsun istemezdim ama mecburuz devam edersek ikimizde acı çekicez sen çok iyi birisin inşallah mutlu olursun seni seviyorum ama ayrılmalıyız seninle çok iyi bir dost olabiliriz. Beni ne zaman istersen arayabilirsin buluşur sohbet ederiz ama iki arkadaş olarak" genç kız sözlerini tamamladıktan sonra delikanlı hala susuyordu ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu belkide hiç beklemediği bir konuşmaydı sevdiğinin söyledikleri.Aglamaklı bir sesle söze başladı: "öncelikle sana çok teşekkür ederim herşey için gitmeden önce son bir defa sarılmak isterim eger hayatında birgün tekrar bana ihtiyacın olursa kalbimde her zaman senin için yer var sakın unutma" genç kız mutlu bir birliktelik yaşarken yüzüstü bırakmak zorunda kaldığım birine asla geri dönmem diyerek cevapladı devam etti delikanlı:" Arkadaş olmamıza gelince
bir zamanlar köyün birinde yaşlı hasta bir adam varmış ve bu adamın günlük kazandığı para o güne anca yetiyormuş.
yine böyle birgün akşam evine dönerken yolunun üzerindeki kuyunun kenarında oturmuş dinlenmek için tam bu esnada kuyudan bi yılan çıkmış adam biraz korkmuş ama yılanın ona bir zarar vermiyeceğini anlamış yılan aslında bir bilgeymiş ve adamın durumunu bilmekteymiş.Adama 2altın lira vermiş ve demişki başın ne zaman sıkışırsa gel ben sana yardım ederim adam altınları alıp tamam gelirim diyerek altınları bozdurmuş ve o gün çok güzel yemekler yiyerek iyi giyinerek ilaçlarını alarak evine dönmüş.
adamın başı ne zaman sıkışsa hep kuyuya gidermiş yılan dostunun yanına bu böyle sürüp gitmiş taki adam hastalanıp yatağa düşene kadar.Yaşlı adamın birde küçük 13-14 yaşlarında oğlu varmış adam oğlunu çağırmış ve kuyuyu tarif etmiş git kuyunun başına ve yılan kardeş yılan kardeş diye seslen korkma yılan sana bir zarar vermez o benim dostum benim gönderdiğimi söyle ve sana verdiği altınlarla evimize yiyecek ilaç alda gel ben gidemiyorum demiş.
Çocukta babasının dediği gibi kuyuya gelmiş seslenmiş ve yılan çıkmış çocuğa 2altın lira vermiş çocuk altınları almış ve kafasından hemen kurnazlık geçmiş kuyunun içi altın dolu ben bu yılanı öldürürsem iner altınların hepsini alırım diyerek başlamış yılanı taşlamaya yılan kendini taşlardan korumaya çalışırken taşın biri yılanın kuyruğuna isabet etmiş ve kuyruğu kopmuş yılanda can havliyle çocuğu ısırmış ve çocuk oracıkta ölmüş.Aradan biraz zaman geçmiş ve yaşlı adam tekrar gelmiş dostunun yanına olanlar için çok üzgünüm benim oğlan bir hata yapmış ve cezasınıda bulmuş biz dostuz yılan kardeş demiş.Yılanda yaşlı adama demişki bende bu kuyruk acısı sendede bu evlat acısı olduktan sonra biz artık dost olamayız demiş.Genç delikanlı bunları anlattıktan sonra daha sözünü bitirmeden genç kız "anladım seni çok iyi anladım " demiş ve
delikanlıya sımsıkı sarılmış son defa.Delikanlı gözleri dolu dolu gidişini seyretmiş genç kızın sokakta karanlığa karışmış genç kız delikanlının gözünün önündeki hayali gözyaşlarına gözyaşlarıda hıçkırıklarına karışmış...
Aradan yıllar geçti ve şu an o ayrılık kararının ne kadar doğru nekadar isabetli bir karar olduğunu çok iyi anlıyorum.Devam etseydik bu kadar tatlı bir hatıramız olmayacaktı.Birbirimizi kin öfke ve nefretle anacaktık belkide
Herşeye rağman çok teşekkürler " BAHRİYE " HEP MUTLU OL BÜTÜN HAYATIN BOYUNCA....

fıkranın devamı

Rasim, bir aksam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, su satırlar yazılıydı:

"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin kariniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nisanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canim sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır."

On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yas büyümüş gibi gurur duyuyordu.

İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim'in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.

"Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz misiniz?"

Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu.

Bedia ayni zamanda meraklı bir kızdı. Bazen söyle sorular sorduğu da oluyordu:

"Evlendigimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya'ya mi gidelim, İsveç'e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yasar ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?" Yahut da "Sen Abdülhak Hamit Bey'in Esber'ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım...
" Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu.

Bedia bir mektubunda ona söyle darıldı: "Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim."

Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların pesinde mi geziyordu?

Rasim dünyada Bedia'sindan başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu. Bir aksam, Rasim'in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:

"Ah Bey,başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim'in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul."

Ahmet Bey'de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:

"Korkma Hanim," dedi, "oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum.

Rasim'in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim."

fıkranın devamı

Yıl 1999 temmuzun 18'inde tanışmıştık.ben teyzemlerin yazın kiraladığı yazlığa gitmiştim hem kuzenimi yalnız bırakmamak için hem de birazda olsa dinlenmek için.otobüsten indiğimde nereden bilebilirdim ki yıllar boyunca onu bekleyeceğimi...teyzemlerin yanına gittiğimde hadi hemen giyin ve denize gidelim diye söyleniyorlardı.bende aynen uyguladım bikinimi giydim ve denize indik.ilk günüm olduğu için kimseyle konuşmak yakınlaşmak istemedim.taa ki onu görene kadar.o kadar insanın içinde dikkatimi çekmeyi başarmıştı.uzun süre bakıştık fakat o gün hiç konuşmadık.zaten gözlerimiz anlatmak istediklerimizi anlatmıştı bile.akşam olduğunda yemeğimizi yedikten sonra kuzenim bana kara burunun güzel ve bir o kadarda özel yerlerini gezdirdi.sonra discoya gittik. tabi içimizde kurt kaynıyor discoya girdiğimizde çok kalabalık bir ortamla karşılaştık.adım atacak kımıldayacak yer yoktu tabiri caizse iğne atacak yer yoktu.daha sonra kuytu bir köşede oturacak bir yer bulduk kendimize.ben etrafımı seyrediyordum gözüm dj kabinine takıldı. o loş ışıların arasında beyaz bir t-shirt giymiş sanki ben buradayım araman gerek yok dercesine bana bakıyordu.öğlen denizde gördüğüm yakışıklıyı bir daha göremeyeceğim diye üzülürken onun ayağına kadar gitmişim haberim yok...burada aynı yerde olduğumuza inanamadım bir ara acaba o mu diye tereddüte düştüm.hem dans ediyor hem de gözlerinden gözlerimi alamıyordum.onun bana baktığına inanamıyordum ama evet o ban bakıyordu. bir ara çok yorulduğumu hissettim ve lavaboya doğru ilerledim.ben o kadar insan içinden ilerleyene kadar o çoktan orada kapının önünde bekliyordu bile.ona doğru yaklaşırken kalp atışlarım daha da hızlandı ve nihayet onun yanındaydım.ya tanışacaktım yada müsaade isteyip lavaboya girecektim.ama onun o güzel gözleriyle bana bakmasına dayanamadım.nihayet tanıştık adının volkan olduğunu ve sezonluk burada çalıştığını öğrendim.çok mutlu olmuştum çünkü buradan ayrılana kadar onu görecektim.ertesi gün öğlen sahilde buluşmak üzere yanından ayrıldım.saatin nasıl geçtiğini anlayamadım bile, eve gidip hemen yattık ama uyu uyuyabilirsen bakalım onu düşünmekten gözüme uyku girmiyordu.yarın onunla konuşacağım konuları tekrar gözden geçirirken uyuyakalmışım ... sabah kalktığımda saat 10:00 olmuştu.hemen kalkıp kahvaltı yapıp aşağıya indim.buluşacağımız vaktin gelmesini bekliyordum sanki bir ömür beklemek gibi geliyordu.ama sadece yarım saat geçmişti. ben güneşlenirken biri güneşimin önüne geçti ve merhaba dedi.onun sesini duyar duymaz ayağa kalktım.bende merhaba dedim. daha sonra yanıma oturdu ve konuşmaya başladık ailesinin Kocaeli'de olduğunu ve buraya çalışmaya geldiğini söyledi bende okula gittiğimi ve yaz tatili için teyzemlerin yanına geldiğimi söyledim o bir ara iyi ki gelmişsin dedi. ben efendim diyene kadar gülüşmeye başladık.aradan iki gün geçtikten sonra nihayet beklediğim soruyu sordu.erkek arkadaşın var mı? benimle çıkar mısın ? inanamıyordum o güzel gözlüm benimle birlikte olmak istiyordu. ben de teklifini kabul ettim. her dakikamız her saniyemiz birlikte geçiyordu. geceleri teyzemden biraz daha izin alarak sahile iniyorduk.sanki bu zamana kadar konuşacak kimsemiz yokmuş gibi bütün başımızdan geçen acı,tatlı,komik olayları birbirimize heyecanla anlatıyorduk. bu günlerin hiç bitmemesini istiyordum.günler haftalar hep onunla dertleşerek geçiyordu. onu bir an olsun aklımdan çıkaramıyordum.13 Ağustos'da onu evinden aradılar annesinin kalp krizi geçirdiğini ve hemen Kocaeli'ne gelmesini söylediler dünyam yıkılmıştı aşkımdan güzel gözlümden ayrılacaktım ama 2 günde geleceği duygusu beni birazda olsa üzüntümden arındırıyordu.otobüse yer bulamamıştık bende gitmeyi çok istiyordum ama bulunduğum şartlar buna el vermiyordu.ailesini görmesem de her gün kız kardeşiyle telefonda görüşüyorduk.aşkım 15 Ağustosa yer buldu ve gitti.onu uğurlarken sanki bir daha gelemeyecek gibi bir duygu vardı içimde ama etrafımdaki herkes benim sadece ondan ayrıldığım için böyle düşündüğümü söylüyorlardı.kimse bilemezdi ki ondan tamamen ayrılacağımı... vardığında beni aradı ben bir gün daha gecikeceğim deyince içime garip ama kötü düşünceler yerleşti sanki hissedebiliyordum benden tamamen uzaklaştığını ve bir daha gelemeyeceğini... ve 17 Ağustos Marmara depremi... gece korku dolu rüyalar görerek uyandım.terlemiştim onu aramak istedim ama rahatsız etmekte istemedim hastanedeydi annesi ameliyat olacaktı... keşke arasaydım.kalkıp bir sigara yaktım televizyonu açtım o saatte televizyonda bir şey olmadığını bildiğim halde sanki biri beni televizyona doğru itiyordu ve o korkunç haberi duydum..deprem olmuştu ve birçok ev yerle bir olmuştu.binlerce insan ölmüştü.ama o ölenlerin içinde benim güzel gözlüm olmasın diye dualar ediyordum... telefon hatları kilitlenmişti ulaşamıyordum. kahrolmuştum keşke telefon açıp sesini duysaydım.kendimi hırpalamaktan başka bir şey yapamıyordum ağlamakla sabahı sabah ettim tabi yine ulaşamadım.merakla ondan bir haber bekledim saatlerce ama haber yoktu. herkes beni teselli ediyordu... ama ben sadece onu istiyordum.bekledim... sadece onu bekledim... ondan bir telefon bekledim... ama yoktu ondan bir ses seda çıkmıyordu. tam 2 gün sonra 19 Ağustos günü öğlen 14:30 sıralarında telefonum çaldı. hemen açtım telefondaki ses hiçte yabancı değildi ama o değildi. kız kardeşi telefonda ağlıyordu... depremde volkanı kaybettiklerini ve metin olmamı söyledi.beynimden vurulmuşa dönmüştüm o yoktu artık yanımda güzel gözlüm yanımda değildi.günlerce ondan bir haber beklerken ölüm haberini almıştım hayallerim umutlarım bir anda yol olmuştu.sanki dünyamı onun üstüne kurmuştum o gidince umutsuz sevgisiz hayalsiz bir bedenle ruh gibi dolaşıyordum.

kendimi toparlamam çok geç oldu doktorlar, yatıştırıcılar ama onu unutamadım... ondan sonra kimse hayatıma girmedi...ben onu büyük bir sevinçle beklerken tam tersi olmuştu ve o beni beklemeye başlamıştı.onun yanına gitmeyi çok istemiştim. çok denedim ama nafile başaramadım onu çok özlememe rağmen annemi bırakmak istemedim... şimdi 27 eylül 2003 cuma her gün her saat her yıl aklımda!!! onu unutamadım ve asla unutamam zaten...
şimdi mi ne yapıyorum bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyorum...aradan 4 yıl ,1 ay, 10 gün geçmesine rağmen onu unutmanın tersine daha çok bağlanıyorum.içimden bir his sanki en yakın zamanda onun yanına gideceğimi söylüyor... kimse içimdeki sese inanmıyor ama o da beni bekliyor....

ONAY TARİHİ : 07.09.2004

fıkranın devamı

Bir kız yurdunda şöyle bir sorun yaşanmaktadır: Kızlar, sabah
dudaklarına ruj sürdükten sonra aynayı öperek dudak izi
bırakmaktadırlar, bunların temizlenmesi sorun olmaktadır. Yurdun müdürü birgün yurtta kalan kızları ve tuvaletleri temizleyen
hademeyi tuvalete toplar. Kızlara yönelik şöyle bir konuşma yapar:
"Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaları
öperek dudak izi bırakıyorlar. Hadememiz bunları temizlerken çok
zorlanıyor. Şimdi ne kadar zorlandığını hep beraber
izleyelim." Der. Bir işareti ile hademe fırçasını klozetlerden birine daldırıp aynayı temizlemeye başlar. O günden sonra
aynalarda bir daha dudak izine rastlanmaz.
fıkranın devamı

Olay Tokatın bir ilçesinde geçer:
Bir grup, karlı bir kış günü ava giderlaer, avcılar rastgele deyip birbirlerinden ayrılırken birbirlerine -falan yerde- işaret bırakmalarını söylerler ve ayrılırlar. İşaret bırakılacak yere ilk gelen ilçenin tapucusu ve bir köylüdür. Tapucu, işaret bırakmak için karın üzerine sidikle "BİZ GEL..." yazar ve sidiği biter. Yanındaki köylüye dönerek "Şu yazıyı sidikle tamamla" der. Adam gayet safiyane bir tabirle "Tapucum sidiğim var ama okuma yazmam yoktur. Al sen yaz" der...
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama