Günahlar Fıkraları

loading...

Kilisede günah çıkarma ayini vardır. Ve günahları için tanrıdan af dilemektedirler. Birinci sırada bir genç kız gelir ve; - ''aziz peder ben dün arkadaşımın şeyini sag elime aldım'' der. Peder; - ''merak etme kızım elini suya batır hiç bir günah kalmaz '' der. İkinci sırada yine bir genç kız vardır; - ''Peder efendi bende arkadaşımın şeyini sol elime aldım'' der. Peder; - ''Sende elini şu kutsal suya batır'' der. Tam bu sırada üçüncü ile dördüncü sırada yer alan iki genç kız kavga eder ve dördüncü sırada yer alan genç kız öne can havliyle atlayarak; - ''Peder efendi, öndeki arkadaş dötünü suya batırmadan ben bir gargara yapayım''....
fıkranın devamı


Adamın biri ölmüş ölünce diğer dünyadan melekler amel defterini alıp günah ve sevabını toplamaya başlamışlar. Bakmışlar ki adam gerçekten kötü bir adam ama günahları sevapları eşit.

Adam da sırıta sırıta devamlı olarak:

- "Ben dilenciye cebimdeki son 10 kuruşu vermiştim, o iki sayılır; beni cennete gönderin" diyor.

Melekler tekrar tekrar toplamışlar nafile eşit çıkıyor. Bunlar karar veremiyorlar adamı cennete mi cehenneme mi atalım diye. Adam da bir yandan devamlı olarak 10 kuruşu tekrarlıyormuş.

Derken başmeleğin huzuruna çıkıyorlar. Durumu anlatmışlar ve:

- "Başmeleğim bu adamın sevap ve günahlarını topladık eşit çıktı ne yapalım?" derler. Başmelek;

- "Olur mu öyle şey? Gidin tekrar toplayın" der.

Melekler tekrar toplar ama değişiklik yok. Adamla beraber tekrar başmeleğin huzuruna çıkarlar. Adam gene 10 kuruş hadisesini hatırlatınca adamın gerçekten kötü biri olduğuna inanan ve sabrı taşan başmelek buyurur:

- "Verin 10 kuruşunu atın cehenneme!!!"

fıkranın devamı


BİR GÜN NASREDDİN HOCA BAHÇEDE NAMAZ KILIYOMUŞ BİR ÇOÇUKDA AĞAÇA ÇIKMIŞ NASREDDİN HOCA DUA EDİYOMUŞ ALLAHIM GÜNAHLARIMI AFFET DEMİŞ ÇOÇUKTA ETMEM DEMİŞ TEKRAR DEMİŞ ALLAHIM SEN GÜNAHLARIMI AFFET DEMİŞ ETMEM DEMİŞ NASREDDİN HOCA ETMEZSEN ETME ZATEN ABDESTİM YOKTU DEMİŞ



fıkranın devamı


Temel ve Dursun gemi ile kaçak yolculuk yapıyormuş,
Birgün gemide panik yaşanmış,
Bizimkiler saklandıkları yerden çıkmışlar
Ve
Bir bakmışlar gemi batıyor.
Hemen denize atlamışlar,
Boğulacaklarını anlayınca ise;
Başlamışlar dua etmaye:
''Allahım sen bizi koru, günahlarımızı affet,
Eğer sağ salim karaya çıkarsak,
İslamın bütün şartlarını yerine getireceğiz,
Çok iyi birer müslüman olacağız...''
Aradan bir süre geçtikten sonra,
Bizimkiler bayılmışlar.
Gözlerini bir açmışlar,
Bir sahilin kenarındalar ve
Etraf ceset kaynıyor.
Bizimkiler kendilerini kontrol ettikten sonra,
Başalmışlar konuşmaya:
''Piz iku Lazuk
Pirazda Kurnazuk
Attuk saha pir Kazuk
Haydi allasmarladuk''

fıkranın devamı


Gercek bir olay. Bu olay Kayseri'nin Bünyan ilçesi'nde yasanmis. Olay Alfred Hitchcock'un meshur
korku filmlerini bile çok gerilerde
birakacak kadar tüyler ürpertici. Gece bindiginiz otomobilde direksiyonda kimse yoksa ne
yapardiniz? Kendisi Bünyanli olmayan,
politikayla ugrasmis ve halen Kayseri'de yasayan isadami, 22 Subat 2005 tarihinde Bünyan
sinirinda, Kayseri Malatya kara yolu
üzerinde, bir benzin istasyonuna girer. Lokantaya Oturur ve orada kalabalik toplulukla
birlikte bir ufak raki içer.

Yürüyüs mesafesindeki Bünyan'a gitmek için, lokantadan çikar. Ancak disarisi hem zifiri
karanliktir hem de korkunç bir kar-tipi
firtinasi baslamistir. Benzin istasyonuna yaklasik 300 metre mesafedeki, Bünyan'a dönüs
yolu kenarina varir. Oradan geçen bir
arabaya binip, Bünyan'a ulasma derdindedir. Firtina daha da siddetlenir. Adam bir-kaç
adim ötesini bile görememektedir.
Gelip-geçen bir araba da yoktur. Nihayet karanliklar içerisinde, hayalet gibi yavas yavas
yaklasan bir arabanin iki farini farkeder.
Arabanin, tam önünde yavaslamasiyla birlikte hemen arka kapiyi açar ve arabaya biner.
Kapiyi kapatir, araba yeniden hareket eder.
Içeridekilere merhaba demek ister. Ama o da ne? Arabada kimse olmadigi gibi, direksiyonda
da kimse yok. Birden panige kapilir.
Korkuyla, hemen arabadan atlayip, oradan kosarak uzaklasmak ister ama hem araba hizlanmis,
hem de korku ile dizleri baglanmis,
hareket edemez hale gelmistir. Araba keskin bir viraja dogru yaklasir. Adam dua etmeye baslar.
Tüm günahlari için tövbe eder.
Arabayi durdurmasi için Allaha yalvarir. Tam bu esnada, pencereden bir
el uzanir ve direksiyonu kivirarak sert virajdan arabanin dogru yola dönmesini saglar.
Her tehlikeli dönemece yaklastikca,
Allah'a yalvaris ve yakarisi artar ve her seferinde de bir el disaridan uzanip, direksiyonu çevirir.
Sonunda kendisini biraz toparlar,
ayaklarini kimildatir. "Ya Allah koru beni..." deyip, kapiyi açmasiyla birlikte, kendisini
arabadan disari firlatir. Bir kaç takla attiktan sonra,
sarampolde kendisine gelir.

Defalarca üç Kulfu-bir Elham okuyarak, Bünyan'a yürüyerek ulasir ve bir kahvehaneye girer.
Üstü basi islak ve soka girmis haldedir.
Kendisini taniyanlar hemence sobanin basina alirlar. Eline bir çay verirler. Bir müddet sonra
kendisine gelip, sesi titreyerek, basina
gelen doga üstü ve korkunç olayi anlatir. Olayi dinleyenler inanmak istemeseler de, anlatan
kisinin akli basinda ve toplumsal sorumluluk
tasiyan bir pozisyonda oldugunu bildiklerinden, herkeste derin bir sessizlik olusur. Yaklasik
yarim saat sonra, ayni kahvehaneye
Koyunabdal Köyü'nden iki kisi girer. Bir masaya oturur ve iki bardak çay söylerler. Bu arada,
gelenlerden birisi, digerine sunlari söyler :

- Ahmet baksana, su sobanin basin da oturan gerizekali, bizim araba yolda kalinca, biz arabayi iterken,
arabaya binip-inen salak degil mi?

fıkranın devamı

Adamın biri ölmüş sevapları ve günahları tartılmış günahlar fazla cehenneme gidecek tam o...
fıkranın devamı

Her aksam yatmadan önce tanriya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün tanrinin çal...
fıkranın devamı

Avukatin biri ölür ve öte tarafa geçer. Cennetin kapisinda sorgu melegi avukatin günahlarini di...
fıkranın devamı

Bir gün SİVAS'lının biri ölür. Sevapları ve günahları tartılır, ikiside eşit çıkar. Bu...
fıkranın devamı

4 arkadaş araba ile seyahat ederken kaza geçirirler içlerinden biri öldüklerini anlar arkadaş...
fıkranın devamı

Bill Gates diğer bütün insanlar gibi bir gün ölmüş. Onu sorgu melekleri karşılamış ve -Si...
fıkranın devamı

Avukatin biri ölür ve öte tarafa geçer. Cennetin kapisinda sorgu melegi avukatin günahlarini di...
fıkranın devamı

Papa, son günlerde testislerindeki dayanilmaz sancilardan dolayi perisan durumdaymis. Bunun üzerin...
fıkranın devamı

Adamın biri hacca gitmeye karar vermiş. Konuyu evde açmış açar açmaz kayın validesi:
- Bende gitmek istiyorum, demiş.
Kayın valide giderde anne dururmu o da gitmeye karar vermiş. Eşini kimse durduramamış oda gidecekmiş. Bunlar haca gidip günahlarını söylemeye başlamış.Kayın validesi:
- Allahım beni affet kocamı birkere aldattım, demiş. Adam:
- Görüyomusun kaynanayı, demiş. Az sonra annesi girmiş.:
-Allahım beni affet kocamı bir kere aldattım demiş. Adam şaşkın annesinden hiç beklemez. Sıra karısına gelmiş :
-Allahım beni affet kocamı bir kere aldattım, demiş. Adam sinirlenmiş. Sıra ona gelmiş:
-Allahım beni affet bu üç o***puyu buraya getirdiğim için, demiş.
fıkranın devamı

4 Rahibe ölmüş ve cennet cehennem sınırında sorgulamaya alınmışlar. Sorgulama Meleği demiş
- Şimdi herkes sırayla dünyadayken işledigi en büyük günahı anlatsın. Sakın atmayın tespit ederiz.
1.Rahibe
- Ben hayattayken bir kere penise dokunmustum parmağımın ucuyla
demiş.
Melek
- Hangi parmağınla
deyince sağ elinin isaret parmağını göstermiş.
Melek:
- Tamam yavrum şimdi git ve günahı işlediğin o parmağı yan taraftaki kutsal suya sokarak arın günahlarından
demiş.
2.Rahibe
- Ben hayattayken bir kere penisi tutmuştum
Melek:
- Hangi elinle
demiş. Sağ elini kaldırmış 2.rahibe, Melek de ona gidip o elini yandaki kutsal suya sokarak günahlarından arınmasını öğütlemiş. Bu sırada 3. rahibeyle 4. rahibe aralarında fısıldaşıyorlarmış. Sonra aniden yer değiştirmişler. Sorgulama meleği bunu farkederek:
- Bir dakika ne oluyor, siz niye yer değiştirdiniz
diye sorunca daha önce 4. sırada olup 3. sıradakiyle yer değiştiren rahibe:
- İzin verirseniz, arkadaş kutsal suya g.tünü sokmadan ben bi ağzımı çalkalayıp çıkayım efendim...
fıkranın devamı

Temel'le Dursun gezerlerken bir kilisenin önünden geçerler. Temel, Dursun'a "Ula Dursun 5 dakika bekle bi günah çıkartayım". Temel Kiliseye girer Papaz gelir. "Söyle evladım ne günah işiledin?" Temel: "Zina işledim".
Papaz: "Kiminle".
Temel: "Sanane ya çıkar günahımı gideyim".
Papaz: "Ha felanca adreste bir karı var onunlamı zina ettin".
Temel: "Yoo".
Papaz: "Ha felanca yerde bi karı var onunlamı iş tutuyon".
Temel: "Yoo"
Papaz: "Felanca adreste bir kumarbaz var eve gitmiyo onun karıyımı beceriyon".
Temel: "Yok ya sanane çıkarsana günahımı gideyim".
Papaz:" Çıkarmıyom lan yürü git"
Temel'i görünce Dursun: Uyy Temel kardeşum tertemiz oldun günahlarından kurtuldun değilmu."
Temel:" Yok ula günahlarumdan kurtulmadum ama çok sağlam 3 tane adres aldum"..
fıkranın devamı

Her akşam yatmadan önce Tanrı`ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim.
Bir gün Tanrı`nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım.
Ertesi gün gittim, kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce
Tanrı`ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.


fıkranın devamı

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara. Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler. İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, coşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları. Ulu çınarına gitmeliydi. Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu, koştu, koştu. İlkbaharın kokusunu ciğerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran soluğunu dinlendirdi önce. Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle... Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu. Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi. Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık. Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''''''''''''''''''''''''''''''''Her gün gelirdi.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu. Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''''''''''''''''''''''''''''''''Neredesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı. Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı. Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kani donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu. Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''''''''''''''''''''''''''''''''Umudumu kaybettim, umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'''''''''''''''''''''''''''''''' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti... Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi. Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!. Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek isinsin, yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi. Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı. Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda'''''''''''''''' dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine, yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı çınara fısıldadı: '''''''''''''''''''''''''''''''' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'''''''''''''''''''''''''''''''' ...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın yakınmalarını: Yorgun ve yaşlı bir çınarım Ben dalları fırtınalarda kopmuş yaslı ve yaşlı bir çınarım binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk hülyalı gülüşler gözlerinle görmek istiyorum sabahı dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum umutlu ve şen ne zemheriler gördüm ben ne fırtınalar geçirdim çağının ışığıyla yak beni çağının ışığıyla sar, üşüyorum gövdemde kaç balta izi var kaç kan lekesi alnımda nice ihanetler gördüm ben nice zulümler üşüyorum alnı gül işlemeli baharlar getir bana umudu sevda kokan sabahlar gözlerinle görmek istiyorum yarınları dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum pınar seslerine kat başak tanelerine koy arıt beni günahlarımdan lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar kocaman bir yürekle ey çocuk beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa bırakma ellerimi n''''''''''''''''olur Bırakma ellerimi.

fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama