Hitler Fıkraları

loading...

Nasreddin Hoca, bahçesine ektiği sebzeler için, fukaraların hakkını, yâni zekâtlık kısımları evvelinden ayırırmış. Mahsuller ...
fıkranın devamı

Nasreddin Hoca Akşehir’de kadılık yaparken yanına birisi gelmiş:- “Çarşıdaki filânca adam tamburumu çaldı” ...
fıkranın devamı


Hitler üç esir yakalamis, Ingiliz, Fransiz ve bir Yahudi.
- "Size soru soracagim, bilirseniz sizi birakacagim" demis.
Ingiliz'e sormus
- "Titanik kaç yilinda batti?"
Ingiliz hemen cevap vermis
- "1912 ? diye.
Hitler göndermis Ilgiliz'i. Fransiz'a sormus bu kez:
- "Titanik'te kaç kisi öldü?"
Fransiz cevap vermis
- "1050 ?.
- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür birakmis.
Ve Yahudi'ye dönmüs;
- "Say lan isimlerini*

fıkranın devamı


Hitler ele geçirilen Ingiliz, Fransiz ve Yahudi üç esire bir sans tanimak istemis...

- "Size birer soru soracagim, bilirseniz sizi birakacagim" demis.

Ingilize sormus:
- "Titanic kaç yilinda batti ? Ingiliz hemen cevap vermis
- "1912" Hitler Ingilizi göndermis, Fransiza sormus bu kez,

- "Titanic'te kaç kisi öldü?" Fransiz cevap vermis
- "1050"

- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür birakmis. Ve Yahudi'ye dönmüs:

- "Ölenlerin isimleri neydi?!"

fıkranın devamı

- temel birgun adami oldurmus- hakim demis sen oldurmusun adami sahitler var.. gormusler seni.- teme...
fıkranın devamı

Bir gün hitler 3 esir yakalamış,bir hain alman bir fransız ve bir yahudi.bunlara size birer soru...
fıkranın devamı

Hitler ve Stalin bir barda oturmaktadirlar. Bir adam içeri girer ve barmene bunlar Hitler ve Stalin...
fıkranın devamı

Hitler üç esir yakalamis, Ingiliz, Fransiz ve bir Yahudi. - "Size soru soracagim, bilirseniz s...
fıkranın devamı

Hitler ve Stalin bir barda oturmaktadirlar. Bir adam içeri girer ve barmene bunlar Hitler ve Stalin...
fıkranın devamı

SABUN2. Dunya Savasi sirasinda Hitler yahudileri toplama kamplarina goturup orada sabun yapiyorlarmi...
fıkranın devamı

2.Dünya savaşı esnasında Hitler'in eline bir amerikalı, bir ingiliz birde yahudi esir düşer...
Hitler esirlere; size birer soru soracağım. Soruyu bilen serbest kalacak, bilemeyen anında öldürülecek der.
Esirler çaresizlikten tamam derler.
Hitler önce Amerikalıya:
- Söyle bakalım Titanik Gemisi" kaç yılında battı?
Adam doğru cevabı söyler, ona sen serbestsin der.
İngilize:
- Batan bu gemide kaç kişi oldü der. İngiliz 942 kişi der.
Hitler:
- Sen de serbestsin der.
Sıra yahudiye gelmiştir. Şöyle bir geriye kaykılan Hitler:
- Söyle lan bu ölen kişilerin isimlerini tek-tek bakim.
fıkranın devamı

Hitler ele geçirilen İngiliz, Fransız ve Yahudi üç esire bir şans tanımak istemiş..
- "Size birer soru soracağım, bilirseniz sizi bırakacağım" demiş.
İngilize sormuş:
- "Titanik kaç yılında battı ? İngiliz hemen cevap vermiş
- "1912"
Hitler İngilizi göndermiş, Fransıza sormuş bu kez,
- "Titanik'te kaç kişi öldü?" Fransız cevap vermiş
- "1050"
- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür bırakmış. Ve Yahudi'ye dönmüş:
- "Say lan ölenlerin isimlerini!"
fıkranın devamı

Adamın biri dul komşusu kadından her gün istemektedir. Ancak kadın bir türlü kabul etmemektedir. Ama adam bıkmadan usanmadan istemeye devam eder.
Sonunda kadın pes etmiştir. Ve kadın bir gün adama tamam kabul ediyorum der. Yalnız bir şartla;
- ''Şehir dışına çıkıp bu işi Tren yolunda yapacağız''.
Adam şaşkınlık içerisindedir.
- ''Yav katım var, Yatım var nerde istersen orada neden Tren yolu''.
Dediysede kadın şartından vazgeçmemektedir. Kadının dediği olur ve bir Taksi'ye atlayıp şehir dışına çıkarlar. Taksiciyi gönderip Tren yolunda rayların üstünde işe başlarlar. Tam işin doruk noktasında uzaktan bir Tren gözükmüştür. Makinist bunları görerek başlar acı acı düdük çalmaya. Ama nafile bizimkiler istiflerini dahi bozmadan işlerine devam etmektedir. Makinist son çare olarak büyük bir gürültü ile frene asılır. Arkadaki vağonlar birbirine girmiş çoğu devrilmiştir. Ancak Makinist tamda kadın ile erkğin bacakları arasında durmayı başarmıştır. Milyonlarca zarara neden olan bu durum karşısında Makinist bunları mahkemeye verir. Hakim şahitleri dinler, makinisti dinler ve son olarakda adamı dinleyip;
- ''Ehhh be evladım yaptığın iş tamam iyi güzelde madem'ki Treni gördün devriliver yantarafa işine orada devam et, neden yapmadın''.. diye sorar.
Adamda yanıtlar ve derki;
- ''Hakim bey valla o anda ben geliyom, kadın geliyo, Tren geliyo freni olan dursun''....

fıkranın devamı

İşsizdi, parasızdı, kalacak yeri, yiyecek ekmeği, iki satır muhabbet edebileceği bir arkadaşı da yoktu. Nerden geldiği bilinmez "Küçükistan Ceza Kanunu" diye bir kitap geçmişti eline bir gün onu okuyarak vakit geçiriyordu ki "Ülke başbakanına hakaret etmenin cezası altı ay" kitabı ve gözlerini kapattı.
"Hem bütün hırsımı ondan alırım, hem bütün gazeteler, televizyonlar benden söz eder meşhur olurum, hemde altı ay ekmek elden su gölden yiyecek, yatacak derdim olmadan çiçek gibi kışı geçiririm." diye düşündü.
Ertesi gün mitinge gitti, Küçükistan Başbakanı konuşurken milletin arasından fırlayıp bütün gücüyle bağırmaya başladı.
- İnbe başbakan, inbe başbakan ! Güvenlik kuvvetleri hemen müdahale edip yaka paça götürdüler. Ertesi gün mahkemeye çıktı, şahitler dinlendi, savunması alındı. Hakim kararı açıkladı.
- Sanığın suçu sabit görüldüğünden yirmi sene altı ay hapsine karar verilmiştir.
Birden gözleri karardı ayakta sendeledi, sonra kendini toparladı, ve haykırdı :
- İtiraz ediyorum hakim bey, Küçükistan Ceza Kanunu'nun şu maddesinin şu bendine göre başbakana hakaret sadece altı ay, bir yanlışlık var bu işte !
Hakim acıyan gözlerle adama baktı ;
- Haklısın oğlum, başbakana hakaret altı ay fakat devlet sırrını açığa vurmak yirmi sene.
fıkranın devamı

Bu bir fıkra yada masal değil bu gerçek acı bir gerçek. lütfen okuyun ve destek verin. bu yazıyı yazan bir çanakkale şehidinin torunu. çanakkale gezimizde dedesininin, değil kabrini adının yazılı olduğu bir taş parçası bile bulamadık. bunun yanında anzakların isimlerini ve mezar taşlarını teker teker gezip okuyabildik. dikkatinizi bir şeye çekmek istiyorum burası TÜRKİYE. orada mezar taşlarını kolayca bulmamız gereken şehitlerin uğruna can verdiği ülke.

Soğuk bir Mart günü... Çanakkale, Gelibolu yarımadası... Binlerce askerimiz, şehidimiz Gelibolunun çeşitli yerlerinde yatıyor: Anafartalar'da, Bomba Sırtında, Ertuğrul, ;Ölüm(morto) Koyu'nda, Kanlı Sırtta, kısaca Yarımadada bastığımız her yerde... Hâlâ topraktan şehitlerimize ait kemiklerin çıktığı söyleniyor.

Yurdun hemen hemen her yerinden gelen ziyaretçiler... Kimi şehit dedesini, bir yakınını aramak, kimileri ise şehitleri yâd etmek için, dua etmek için gelmişler...

Şehit dedesi, bir yakınını veya hemşerisini arayanlar hayal kırıklığına uğruyor; zira bizim şehitlerimizin bırakın doğru dürüst bir kabri, yapılan çeşitli anıtlarda, yazıtlarda ismi bile yok, esamesi okunmuyor. Kimin nerede yattığı, ne oduğu belli değil.

Anadolu'nun bağrından kopup anasını, babasını, eşini, çocuğunu, gençliğini terk edip "Vatanım namusum elden gitmesin" diye burada şehit düşen 253 bin Mehmetçik maalesef -bazı istisnalar hariç- KAYIP !
Çok hazin bir tablo !

İngilizler, ilk anıt mezarlığını 1927 yılında yapmışlar ve Lozan'da buraların koruma altında olması için madde koydurmuşlar. Fransızlar ise 1930 yılında Ölüm Koyu'nda ölen askerlerinin mezarlarını yeniden tespit edip buradaki 2236 askerin adlarını yazmışlar. Avusturalyalılar, Yeni Zelandalılar, hepsinin buralarda anıt mezarlıkları var. Nerede askerleri çarpışmış ve ölmüş ise bu askerlerini topraktan çıkarıp kimlik tespiti yaparak defnetmişler, mezarlıklar yapmışlar üstelik bakımlı ve düzenli. Ölen askerlerin isimlerini de tek tek yazmışlar.
Binlerce kilometre ötelerden Yeni Zelanda'dan, Avusturalya'dan,

Fransa'dan, İngiltere'den, kalkıp gelen biri, buradaki dedesinin, akrabasının
nerede yattığını görebiliyor. Ne güzel bir vefa örneği!

Ya biz? Conk Bayırı'nda Anzak askerlerinin isimlerinin yazıldığı anıt mezarlarının yanında bulunan şehitlerimizin kemikleri, 1985'te yoplkanıp hepsi bir mezara koyulmuş, tek bir mezara toplu halde... Burada kimin yattığı belli değil, isim yok (!)

1997'de yapılan 57. Alay şehitliği ve 1993'te yapılan Sargı Yeri Şehitliği ile Nuri Yamut Anıtı'ndan başka kabrimiz, şehitliğimiz yok !
Bunun dışında 1954 yılında yapımına başladığımız 1960 yılında kısmen, güç bela tamamlanan, 2004 yılında yeniden restore edilen Hisarlık Tepesi'ndeki anıt. Ayrıca bazı heykeller, yazıtla... Yarımada'nın her yerine birer heykel, yazıt yapmışız.

Fakat hiçbiri kabrin yerini tutmuyor. Kabir bir başkadır bizim kültürümüzde. Kabirde manevi bir hava olur daima. Kabir ziyaretlerinde dualar okunur, kur'an okunur... Anadolu'daki kabir ziyaretleri de böyledir.

Binlerce kilometre dedesini veya bir yakınını görmeye gelen İngilizler, Fransızlar, Avusturalya ve Yeni Zelandalıların bu imkânı varken, ben kendi yurdumun sınırları içindeki yerde şehid dedemin yattığı yeri göremiyorum!
Bırakın kabrini, yazıtlarda ismine bile rastlayamıyorum!
Nerede benim şehit dedemin kabri?
Doksan yıl geçmiş. Şimdiye kadar buradaki şehitlerin yattığı yerler tespit edilip tıpkı İngilizler, Fransızlar ve Anzakların yaptıkları gibi, mezarlıklar, şehitlikler yapılamaz mıydı?
Birkaç heykelle, anıtla, göstermelik şehitlikle bu suç örtbas edilebilir mi?

Şehitlerin değil ama bizim bu kabirlere ihtiyacımız var. Hemde çok! Yeni neslin; çocukların, gençlerin ihtiyacı var.
En çok ihtiyacı olanlarda devletin yönetimine talip olanlar, devleti yönetenler. Onların bu görevlere gelmeden önce muhakkak "ÇANAKKALE RUHU" nu anlamaları lâzım. Çanakkale'yi yaşamaları, Çanakkale'yi görmeleri lâzım.

Zararı trilyonlara varan KİT'lerin lojmanlarını, hatta en gözde turistik yerlerde bu kurumlarda çalışanlar için yaz kamplarını eksiksiz yapan bürokrasimiz, "devlit-i âlimiz(!)" bu kabirleri şimdiye kadar -herhalde parasızlık sebebiyle, belki de başka bir sebeple- niye yapmamışlar? Bunda bir kasıt mı var?

Hadi devletimiz yapamadı diyelim. Pekiyi nerede bizim sivil toplum örgütlerimiz? Nerede iş adamlarımız? Nerede vakıflarımız? Nerede bu millet? Nerede, nerede? Bunun maliyeti nedir ki?

Yazık, hemde çok yazık! Bu ayıp bir an evvel düzeltilmelidir. Şehitlerimize saygı ve minnet borcumuz var. Bunu herkesin bilmesi lâzım, bu saygısızlık ve vurdumduymazlık için utanıyorum, haykırıyorum!
Şehidimin kabrini arıyorum!
Nerede benim şehit dedemin mezarı?

YAZAN : ENGİN ÖMEROĞLU
Erbil sancaktar
fıkranın devamı

Olay 1974 yılında yapılan Kıbrıs Harekatı'nda yaşanmış.
Savaş sırasında bir gün, bizim askerlerden birinin yanına bir başka Mehmetçik gelmiş. Biraz hoşbeşten sonra, ailesine ulaştırması için ona bir mektup vermiş. Bizimki, "Kardeşim savaştayız. Kimin ne olacağı belli değil ki. Belki sen gidersin de, ben kalırım" dese de diğer asker, sürekli, "Hayır sen gideceksin, ben kalacağım," diyormuş. Sonunda başa çıkamayınca razı olmuş. Mektubu götüreceğine söz vermiş. Bir daha o askeri görmemiş. Bi süre sonra da olayı unutmuş.
Savaştan yıllar sonra, askerlikle ilgili eşyalarını karıştırırken bir anda eline o mektup geçmiş. Verdiği sözü tutmamış olmanın rahatsızlığıyla hemen mektubun üzerindeki adrese doğru yola çıkmış. Giderken de, "Döndüyse kendisini görürüm, şehit olduysa ailesine başsağlığı dileyip mektubu veririm" diye aklından geçiriyormuş.
Sonunda evi bulup kapıyı çalmış. Kapıyı açan yaşlı teyzeye, Kıbrıs'ta birlikte savaştıkları oğullarından bir mektup getirdiğini, kendisiyle görüşmek istediğini söylemiş. Kadın şaşkınlık içinde adamı içeri buyur edip kocasının yanına götürmüş. Yaşlı adam olayı dinledikten sonra, "İyi de evladım, bizim Kıbrıs'ta savaşan bir oğlumuz yok ki" demiş. Ardından da diğer odaya gitmiş ve elinde bi fotoğrafla geri dönmüş. Resmi bizimkine göstererek, "Sana mektubu veren bu muydu?" diye sormuş. Bizim Kıbrıs gazisinin gözleri parlamış: "Evet, işte bu askerdi. Ama Kıbrıs'ta savaşan oğlunuz yok demiştiniz." Anne çoktan gözyaşlarına boğulmuşmuş bile. Baba ise başını sallayıp üzüntülü bi sesle, "Evet bu bizim oğlumuz. Ancak Kıbrıs'ta değil, yıllar önce Kore'de şehit oldu" demiş

fıkranın devamı

Hava açıktı. O gün gökyüzü gerçek bir gök mavisiydi. Büyük şehirlerin kaderi gibi görülen hava kirliliği de; sırra kadem basmıştı sanki. Etrafa tatlı ve rehavet verici bir hava akımının rüzgar serinliği başladı. Bütün caddeler insanlarla, mağazalar da çeşit çeşit mallarla doluydu.
Caddeler insan selini kaldıramazken koca Ulu cami, ikindi namazında ancak üç saf olabilmişti. Caminin üzerinde muhteşem bir tarihin izleri vardı. Gün; koşuşturma ile geçmiş, yürümekten yorulmuşlardı. Genç müteahhit: "Bir yerlerde biraz oturalım."dedi.
Arkadaşı: "Bir yer biliyorum oraya gidelim."diye cevap verdi.
Caddeler, artık insan ve araç yükünü taşıyamaz olmuştu. Yeşil alan olarak ayrılan bir yer; delik deşik edilmiş hızla bir otopark inşaatı devam ediyordu. İnşaattaki devasa vinç kule, Osman Gazi türbesine doğru baş kaldırmıştı. Altıparmak 'a batı yönünden gelen caddenin karnı yarılmış, toz toprak içinde çalışan kazıcının hırıltısı caddenin gürültüsüne karışıyordu.
Osman Gazi türbesinin bulunduğu tepeden baktığınızda; Bursa genelde ayak altında kalır. Şehir merkezinde; hava koridorları olmayan önü veya sonu kapalı caddeleri olan, yeşil alandan mahrum çarpık yapılaşmayı görürsünüz. Bursa'nın yeşili gitmiş, betonlaşmanın kızılı gelmiş olduğu görülürdü.
Tepe etrafında yapılan yürüme merdiveni Osman Gazi'nin bilinçsiz ve şuursuz torunlarına; aşk merdiveni olarak hizmet vermeye devam ediyordu. Hemen hemen her oturakta sarmaşıkvari oğlan ve kızları görmek mümkündü. Televizyonla kazanılmış; bu batı tarzı yaşamı hazmedebilenlerin yerleri haline gelmiş. Düşünen insanın değerinin olmadığı hatta hapsedilen bir ülkede; bu gençlerin yaptıkları normal, düşünenlerin durumu anormaldi sanki.
Hey gidi hey, Osman Gazi atam; yattığın şu yerde rahat mısın? Şu bir kulağı küpeli, saçları ensesinde, ağzında sigara ve yanında on dört yaşında erdemliliğinden habersiz; kol kola sigarasına eşlik eden şu genç; kız senin torunların mı? Hem de yatmakta olduğun türbenin yanı başında. Ucube, zalim bir imparatorluk olan Bizans'tan aldığınız yer yüzünün en muhteşem ve nadide topraklarını; geçmişini ve asli vazifesini unutan bu nesile mi bıraktınız? Sana yapılacak sitem bile haksızlık sayılır.
Ya sen Galip Hoca, her şeyin hercü merc olduğu, Osmanlının son demlerini yaşadığı ve ulusal bir kurtuluş savaşının yaşandığı günlerde çıktığın cami minberlerinde ve meydanlarda "hala dağınık mı kalacaksınız? Hala ne zaman silkinip toparlanacaksınız. Yunanın entarili askerlerinin toprağınıza ve namusunuza tecavüz etmesini mi bekliyorsunuz?" diye sesleniyordun.
Sizler, perma perişan yokluk ve sefaletle can yoldaşı olduğunuz, yedi düvelin leş yiyen kargalar gibi Osmanlının mirasına üşüştüğü günlerde bu milleti ayakta tutmasını, savaşmasına ve onurunu kurtarmasına öncü oldunuz.
"Siyaseti ve demokrasiyi kıyma makinesi yapan, acımasızca ve şuursuzca muhteşem bir geçmişi olan bu milleti nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen mefkuresiz bir millet haline getirdiler. Ağlanacak halimize güler olduk." Duyguları içinde hayıflanıyordu müteahhittin arkadaşı.
Vatan yalınız verimli toprakları, güneşli sahilleri, yemyeşil ormanları, asfalt yolları ve mamur şehirleri dar bir toprak parçası değildir. Vatan: muazzez şehitlerin kanlarıyla yoğrula yoğrula kutsileşen mümbit ovalardan taa kıraç tepelere varıncaya kadar şüheda fışkıran ve şairin:
"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır."
"Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır." Mısralarında ifadesini bulan bir bütündür.
"Bunlar mı kağanların, hakanların, padişahların torunları? Bir zamanlar Yunus'ları, Mevlana'ları, çıkaran toplumda, şimdi bir zerresini bulamamak ne acı.."
"Doğruya karşı kadife, hasmına karşı çelik olanlar nerede? Kötüye karşı Allah'ın gazabı, mazlumu koruyan Allah'ın kılıcı Türkler bu gün nerede? Savaşta düşman eli değmemiş fakat barışta düşmana karış karış satılmak, istenen şu mübarek vatanı ve Türkiye'nin acı karanlığı içinde yaşayanlar nerede? Bir Bilge çıkmalı yine ve Ey Türk titre ve kendine dön demeli.." duyguları içinde hayıflanıyordu müteahhittin arkadaşı.
Osman Gazi tepesinin etrafında; eski iğreti şekliyle kalan tek yer "Yahudiler mahallesiydi." Anlaşılan onlara da şu veya bu sebeple inşaat izni verilmemiş olmalıydı. Paralarını ticarette değerlendirerek; gayri menkule yatırım yapmayan bir toplumun veraseti devam ediyor olmalıydı.
İki arkadaş; yan yana "Yahudiler sokağına" yöneldiler. Yolun; ortasına kadar üzerlerinde içki bardakları bulunan masaların arasından bakınarak yürüdüler. Yoldan geçenleri rahatsız edecek kadar bir içki kokusu sokağı baştan sona kaplamıştı. Anlaşılan geceleri alem yerleriydi buralar. Karşılıklı barlar; aralıklarla peş peşe sıralanmıştı. Kapalı olduğundan sakin ve sessizdi. Kapıların üzerinde; metalik bir yazı vardı. "Damsız girilmez." Dam ne idi? Dam kelimesi; Türk kültürüne tamamen yabancı ve sonradan girme bir kelimeydi. "Dam" Türkçe'de evin üst tepe kısmına verilen addı. Aslı; Fransızca bir kelime olan; "dansta erkeğe eşlik eden kız", Farsça'da "tuzak kurmak, birini aldatmak için hazırlanmış hile ve tuzak" anlamındadır. Tecrübesiz genç kızlar; bu yerlere getirilerek yalan ve hile ile içki ve uyuşturucuya alıştırılan yerler değil miydi? Hatta daha ileri gidilerek nice genç kızların kızlık değerlerinin yitirildiği yerler değil miydi? Bunu bilmeyen, bunu anlamayan kaç masum var bilinmez ama bu yıllardan beri böyle devam edip gidiyordu. Sanki kimin umurundaydı.
Batılılaşıyoruz ya! Ne menem bir batılılaşmaysa. Kendi milli değerlerinin ve ruhunun zıddına inat. Galiba, "battı balık yan gider" tabiri ne kadar uygun düşüyor halimize. Müteahhit: "Nereye götürüyorsun."
Arkadaşı : "Banimle gelmez misin? Az kaldı."
Sokağı boydan boya geçtiler. Sokağın sonunda; dış cephesi mavi renkli, tamir Görmüş; Osmanlı'dan kalma tarihi bir yapı çıkmıştı karşılarına. Kapı üstüne monte Edilmiş küçük bir levhada "KONAK CAFE" yazılıydı.
Dış kapısı sokağa çıkıyordu. Avlusu da yoktu. Önünden geçen sokak; ilerleyip mahalle arasında kayıp oluyordu. "Konak Cafe" yönünü Osman Gazi'nin türbesinin bulunduğu kuzeyden zikzaklı yapılmış; iğreti dik merdivene bakıyordu. Alt katı boş olan Cafe 'ye girdiler. İçeride bir iki esmer çekik gözlü Orta Asyalı genç; holdeki masa etrafında oturmuş ellerindeki sigaralarından çıkan dumanların altında ağır ağır konuşuyorlardı. Bir an duraksadılar. Girişin sağ yan tarafında dörder sandalyeli üç masa vardı. Solda dik bir merdiven üst kata çıkıyordu. Holün solunda bir önü yükseltilmiş bir insan başının gözüktüğü bir yükselti, ocak ve malzeme dolapları vardı. Az ileride bir ufak renkli televizyon kendine yüksekte bir yer bulmuştu. Bir kaset çalardan sesi olup; sözü olmayan bir fon tipi Türk müziği salonu dolduruyordu. Birilerinin birileri ile buluşma yeri olarak ayarlanmış görüntüsü veriyordu sanki. Eskiden; İktisadi Bilimler akademisi, bu gün ise emniyet müdürlüğü olarak kullanılan binanın arka yan köşesinde.
Bir görevli genç : "Buyurun efendim" dedi.
"Şu yana oturalım" dedi müteahhittin arkadaşı. Üst kata çıkmak istemediler. Küçük kare masa üzerinde vişne renkli ipek saten örtü vardı. Üstünde örtüyü kaplayan masa camı ve üzerinde kül tablası vardı. Giriş holü; yandan ayıran aralığa gerilmiş üzerinde beyaz güller bulunan tül takılıydı. Tüllerin asıldığı noktalara yeşil ve kırmızı renkli yapma "yaprağı güzel" çiçekleri salınmıştı.
Görevli genç: "Efendim, soğuk-sıcak ne içersiniz?" dedi.
"Nascafe."
"Süt katalım mı?"
"Hayır, Sade olsun."
"Siz efendim."
Genç müteahhit: "Aynı olsun" dedi. Hizmetli genç gitti ve geri döndü.
"Su ısınmak üzereymiş biraz bekleyebilir misiniz?"
"Mümkün" dedi müteahhittin arkadaşı.
Gün pazartesiydi. Köy hizmetlerinden aldıkları, doksan yedi yılı ödeneği bulunmayan ihaleyi değerlendiriyorlardı. İhalesi yapılan yerlerin önceden yerleri de görülmüş değildi. İhale şöyle veya böyle kendilerinde kalmıştı. Ne getirir, ne götürür bilinmezdi. Bu iş mutlaka yapılacak ve başarılması gerekiyordu. Kaçmanın veya teminatı yakmanın hiçbir anlamı olamazdı. Bu memlekete yerleşmenin iş yapmanın bir başlangıcını teşkil edecekti. Bütün gayret ve çaba yüz akı ile çıkmak için olmalıydı.


fıkranın devamı

Merhaba! Size bizi anlatıcam.Tuğba ile beni yani
İlk tanıştığımız gün... 18 Mart 2003 Çanakkale şehitlerini anma gününde tanıştık. Onların okulu ile bizim okulumuz yanyana oturuyordu.Biz de yanyana düşmüştük. Yanımda can dostum Melih oturuyordu.Onun yanında en iyi arkadaşı Aslı. Melih ile ben yanımızda bir kız lisesinin oturduğunu öğrenince çok şaşırmıştık.Sonra Melihle ingilizcemiz fena olmadığı için kızlar hakkında ingilizce yorum yapmaya başladık.Tabi nerden bilelim onlarında ingilizce bildiklerini!!! Sonra biz yorum yaparken bir kız hakkında yanlış tahminde bulunduğumuz için Tuğba bize döndü ve " Şey affedersiniz bir şey söylicem. O kız lise ikiye değil lise üçe gidiyor." dedi. Tabi biz utancımızdan yerin dibine girdik.Sonra ben uyuya kalmışım.Başım yanlışlıkla Tuğbanın omuzuna düşmüş.Tuğbanın hocasının cimciklemesiyle uyandım. Tabi hemen sıçradım.Sonra ben Tuğba ile, Melih de Aslı ile sohbet etmeye başladı.Tören ondan akşam altı buçuğa kadar sürmüştü.Osaate kadar konuştuk.Tuğbanın ne kadar zor biri olduğunu daha o zaman anlamıştım.Hiçbir şeyini anlatmıyordu.O az konuşmasına rağmen ona aşık olmuştum.Akşam olmak üzereydi.Ben yaşadığım ilk aşk deneyimimde de aldatılmıştım.Nasıl oldu da bu kıza bir konuşma da, onun bir bakışına aşık olmuştum? Ayrılma vakti gelmişti.Gidiyorduk. Konferans bitmişti.Giderken ona"Buluşabilir miyiz?" dedim."hayır" dedi.Sonra Melih ve Aslının da gelmesi şartıyla kabul etti. Buluştuk. Ona bütün cesaretimi toplayıp çıkma teklifi ettim. Bana bakarak:"Beni tanımıyorsun bile "dedi. Ben de" zaten tanımak için seninle olmak istiyorum " dedim. "Tamam."dedi. Tabi o da içinde güven duyduğu içindi.Çıkmaya başladık. O bana, ben ona her gün biraz daha bağlanıyorduk.Onu çok seviyordum. Okuldan kaçtık.Gezmeye gittik. Sanki dünya bomboştu ve sadece ikimiz vardık.Hatta sırf birlikte gün batımını seyretmek için binbir tane yalan söylemişti ailesine. Şimdi nasıl mıyız? Benim bir hatam yüzünden bana küsmüştü. Ama barıştık. Nasıl mı? Hep onun peşinden koştum. İlk defa... Ama asla yalvarmadım. Oda ben de asla gururumuzu çiğnemedik.Çok kavgalar ettik. Çok tartıştık. Ama her seferinde biraz daha bağlandık. Onu çok seviyorum. O da beni.
Eğer isterse onunla hayat boyu onunla kalmak istiyorum.Duy Tuğba duy beni seni seviyorum. Bizi anlattım tüm dünyaya. Herkes bilsin diye. Seni çok seviyorum. Merak etmeyin. Size devamını yazıcam. Bu daha tanışma faslıydı. Daha bizimle ilgli çok şey öğreneceksinsiz. Hoşçakalın!!!!!!

fıkranın devamı

Iki yahudi hitler kampinda her gun iskence agir calisma ve hakarete magruz kaliyorlarmis biri digerine sormus: Simdi hitler eline gecse ne yapardin
ikincisi: Hemen bogazlardim demis...ya sen ne yapardin
ilki: cevap vermis 50 santimlik demir cubugun bir tarafini kizdirir soguk tarafini hitlerin kicina sokardim
Ikincisi:neden demis
ilki: Niyesi varmi tutup cikaramasin diye
fıkranın devamı

Hitler'in gözü İngiltere'de ama oraya gitmesine imkan yok. Çünkü bir sürü tankı var ama savaş gemisi yok..
Bir gün yardımcıları ile Manş denizinin kıyısına geldiğinde "Denizi kurutup tankları karşıya geçirmek" gibi müthiş bir fikir geliyor aklına..
Ve hemen emir veriyor. Tüm Alman ordusu denize girecek ve denizin suyunu içip bitirecek...
Hitler emir verdimi akan sular durur.. Eline kaşık, kepçe, maşrapa alan tüm asker denize giriyor ve komutan emri veriyor.
- Bir iki üç iç...
- Bir iki üç iç...
- Bir iki üç iç...
Bu komutla askerler bütün gün deniz suyunu içiyorlar ve gece olunca istirahate çekiliyorlar. Bir hafta sonra müthiş planının ne halde olduğunu görmek üzere Hitler deniz kenarına geliyor. Görüyor ki denizde bir litre bile eksilme yok.. Tam dönüp komutanlarına bağıracağı sırada karşı sahillerden bir ses duyuyor...
- Bir iki üç çişşşşş...
- Bir iki üç çişşşşşş...
- Bir iki üç çişşşşşş...
fıkranın devamı

İkinci Dünya savaşı sırasında, Almanların esir kampında Yahudi bir esire,
- Hitleri ele geçirseydin ne yapardın? Diye sorulunca, yahudi esir hiç düşünmeden,
- Kırk santimlik demir bir çubuk alıp, yarısını ateşte kor haline getirirdim. Sonrada soğuk tarafını kıçına sokardım, demiş.
- Niçin soğuk tarafını sokmak istiyorsun? diye soruluncada, şöyle bir cevap vermiş yahudi esir
- Sıcak tarafından tutupta çıkarmasın diye.
fıkranın devamı

SABUN
2. Dunya Savasi sirasinda Hitler yahudileri toplama kamplarina goturup orada sabun yapiyorlarmiş.Kampta avrupanin her tarafindan esirler varmis.Bizim Temeli de yanlis bir ihbar uzerine esir kampina goturmusler.
Tum esirleri odalara tikistirip tek tek sabun fabrikasina götürüyorlarmis.Nazi subaylari esirleri teker teker gotururken esirler bagiriyorlarmis.
-"Durun beni birakin, bana aciyin.." ama ne care hepsinden sabun yapiyorlarmis.
Temelin odasindaki tum esirleri sirayla götürmusler.Sira Temele gelmis, iki asker kollarindan tuttuklari gibi suruklemeye baslamislar
-"Haçan etmeyun usaklar, pen Lazum, yapmayun, etmeyun, aciyun bana, çoluk cocugum var daa" diye yalvariyormus ama nafile.
Askerler :
-"Kes sesini, sen de sabun olacaksin"
Çaresizlik içindeki Temel iyice dellenmis"

-"Yapin lan. Haçen köpürenin amina koyaiiim."
fıkranın devamı

İşsizdi, parasızdı, kalacak yeri, yiyecek ekmeği, iki satır muhabbet edebileceği bir arkadaşı da yoktu. Nerden geldiği bilinmez "Küçükistan Ceza Kanunu" diye bir kitap geçmişti eline bir gün onu okuyarak vakit geçiriyordu ki "Ülke başbakanına hakaret etmenin cezası altı ay" kitabı ve gözlerini kapattı.
"Hem bütün hırsımı ondan alırım, hem bütün gazeteler, televizyonlar benden söz eder meşhur olurum, hemde altı ay ekmek elden su gölden yiyecek, yatacak derdim olmadan çiçek gibi kışı geçiririm." diye düşündü.
Ertesi gün mitinge gitti, Küçükistan Başbakanı konuşurken milletin arasından fırlayıp bütün gücüyle bağırmaya başladı.
- İnbe başbakan, inbe başbakan ! Güvenlik kuvvetleri hemen müdahale edip yaka paça götürdüler. Ertesi gün mahkemeye çıktı, şahitler dinlendi, savunması alındı. Hakim kararı açıkladı.
- Sanığın suçu sabit görüldüğünden yirmi sene altı ay hapsine karar verilmiştir.
Birden gözleri karardı ayakta sendeledi, sonra kendini toparladı, ve haykırdı :
- İtiraz ediyorum hakim bey, Küçükistan Ceza Kanununun şu maddesinin şu bendine göre başbakana hakaret sadece altı ay, bir yanlışlık var bu işte !
Hakim acıyan gözlerle adama baktı ;
- Haklısın oğlum, başbakana hakaret altı ay fakat devlet sırrını açığa vurmak yirmi sene.
fıkranın devamı

Hitler ve Stalin bir barda oturmaktadirlar. Bir adam içeri girer ve barmene bunlar Hitler ve Stalin degil mi diye sorar.Barmen
"Evet, onlar" der.Sonra adam onlara dogru yürür ve sorar:
"Selam, ne yapiyorsunuz?"Hitler cevaplar:
"3. Dünya savasini planliyoruz."
Adam sorar.
"Gerçekten mi? Neler olacak?"
Hitler:
"Bu sefer 14 milyon yahudiyi ve bir bisiklet tamircisini öldürecegiz" der.Adam sorar:
"Bir bisiklet tamircisi mi???!"
Hitler Staline döner ve der ki:

"Gördün mü, sana kimsenin 14 milyon yahudiyi takmayacagini söylemistim!"
fıkranın devamı

Hitler üç esir yakalamis, Ingiliz, Fransiz ve bir Yahudi.
- "Size soru soracagim, bilirseniz sizi birakacagim" demis.
Ingilize sormus
- "Titanik kaç yilinda batti?"
Ingiliz hemen cevap vermis
- "1912" diye.
Hitler göndermis Ilgilizi. Fransiza sormus bu kez:
- "Titanikte kaç kisi öldü?"
Fransiz cevap vermis
- "1050".
- "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür birakmis.
Ve Yahudiye dönmüs;
- "Say lan isimlerini!"
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama