Padişah bir gün denize nazır sarayının teraçasından denizi seyre dalmiş, bakmış denizin ortasında bir sandal içinde bir adam birşeyler yapıyor. Meraklanmış iyice dikkat kesilmiş ama ne olup bittiğini anlayamamış,
- " ulan sabahın köründe ne yapıyor bu adam" diyerek kızgın ve hiddetle vezirini çağırıyor yanına,denizi ve sandaldaki adamı gösterip derhal neşekilde bulursanız öylece getirin diye emri verir.
Adamı çırılçıplak huzura getirirler korkudan tir tir titreyen adama padişah;
- bre dendiz ne bu hal, ne yapıyordun, dogruyu söyle yoksa kelleni vurdurum der.
Adam kem küm eder bakarki kelle gidecek;
- padişahım kellemi öylede alacaksın böylede tamam dogruyu söylersem kellemi bağışlayacagına söz ver der.
Padişah beni inandırırsan seni bağışlarım der,
Adam anlatmaya başla;
- Hünkarım senin adamların beni almaya geldiklerinde ben kendi kendimi düzmeye çalışıyordum ama gördüğün gibi apar topar alıp getirdiler.
Padişah ulan sapık, adam kendi kendini şeydermi,
- haklısın sultanım ama benimkinde bi keramet var
- "nasıl yani"
- şöyle sultanım benim *iktiklerimin hepsi makam mevki sahibi oldular. Bense perişan aç bilaç kaldım. Dedim kendikendime ' oglum senin *arakta bi keramet var bak *iktigin adamlar ülkede söz sahibi insanlar sen en iyisi bide kendini *ik' dedim
padişah dinledikce hem kızar hemde hoşuna gitmeye başlar adamın anlattıkları
-"eee der bitane örnek göster kelleni bağışlayayım"
Adam hangi birini sayayım sultanım, has agasınımı deyim,sadrazamınmı deyim," bu arada vezirin rengi kaçmıştır"saymakla bitmez istersen vezirine sor adam baş vezirliye kadar yükseldi.
Hikaye padişah'ın çok hoşuna gider adamı affettiği gibi
- "seni baş vezirim yaptım" der. Adam
- sultanım ben söyledim benimkinde bi keramet oldugunu. Adamların beni almaya geldiklerinde daha kafasını değdirmiştim bu kadarı bile beni vezir yaptı.
Biraz sokabilseydim seni bile tahttan ederdim .
fıkranın devamı
Temel sabahin köründe uyandigi gibi arkadasi Dursun'u arar.-" Dursun, dün gece rüyama cirdun, b...
fıkranın devamı
Adamin biri sabah kalkiyor ve karisindan çorba istiyor.Karisi ise sabahin köründe bunu yapmak ist...
fıkranın devamı
JAPON OLMANIN FAYDALARI
-Bakkalınızdan Japon yapıştırıcısı isterken gururla " - Şu bizim yapıştırıcıdan versene" dersiniz.
-Çok kiloluysanız zayıflamak için milyonlarca lira harcamaz aksine Sumo Güreşçisi olup üstüne para kazanabilirsiniz.
- " -Adamlar yapmış ağbi! "diyerek hep kulaklarınızı çınlatırlar.
- Devleti yönetenlerin koltuklarını bırakmaları için ölmelerini beklemezsiniz.
İNGİLİZ OLMANIN FAYDALARI
- Her zaman için beyaz atlı prensin kapınızı çalma ihtimali vardır(Prens Charles! ) .
- Ve üstteki mantığa göre kaynananız bir kraliçe olabilir.
- Hiç bir baltaya sap olamazsanız, bir tamirhanede " İngiliz anahtarı "olabilirsiniz.
- İngilizceyi su gibi konuşursunuz. (!)
AMERİKALI OLMANIN FAYDALARI
- Kendinizi iyi hissetmeniz ve Amerikalı olmanın hazzını ve gazzını almak için, herhangi bir Amerikan filmini seyretmeniz yeterlidir.Eğer hala övünmekten böğ gelmemiş ve kusmamışsanız.
- Her zaman ülkeniz savaştadır ama size zarar gelmez..
- NBA maçlar ını izlemek için sabahın köründe kalkmazsınız..
- Her apartmandaki 10 kişiden 5 'i dünyayı kurtaracak güçtedir.. Düşman ister uzaylı olsun isterse bir göktaşı ... (örnek: Rambo, terminator, v.s..)
ÇİNLİ OLMANIN FAYDALARI
- Çocuğunuzun ismini tabak çanak kırıp koyabilirsiniz. Çang, Çung, Çing gibi..
- Uzaydan görülebilen tek insan eseri olan " Çin Seddi" ni gerçekleştirmiş olmanın gururunu yaşarsınız..
- Uzağı net görmek için gözlerinizi kısmanız gerekmez.
- Tek yataklı oda parası verip üç kişi yatabilirsiniz.
FRANSIZ OLMANIN FAYDALARI
-İngilizce bildiğiniz için değil, bilmediğiniz için hava atarsınız( Yani onlar öyle sanıyor) ..
- Her şeye Fransız kalabilirsiniz..
- Fransızca küfür bile etseniz şiir okuyosunuz sanırlar...
İTALYAN OLMANIN FAYDALARI
- Kaybolmazsınız. Çünkü her yol Roma'ya çıkar.
- Herkesin sırtını yaslayacak bir dayısı vardır,özellikle Sicilya dolaylarında...
- Dünya kızları, yakışıklılıkta hep sizi örnek gösterir..
- Doğan SLX fiyatına FERRARİ alabilirsiniz( Abartık ama olsun! Eee.. Böyle vergilere böyle espri!) ...
VE TÜRK OLMANIN FAYDALARI
- 2050 yılında dünyanın tek hakimi olabilirsiniz(Çünkü herkes uzaya çıkmış olacak)...
- Eğer dünyanın hakimi olursanız, uzaydan gelebilecek UFO lara taş atıp onları korkutup, kaçırabilirsiniz( UŞAK da yaşanmıştır) ..
- Restoran, lokanta gibi yerlerde masaları birleştirebilir ortaya bir salata söyleyebilir, masanın kısa bacağının altına katlanmış kağıt koyabilirsiniz...
- Otobüs, uçak, hastahane, vb. gibi cep telefonu kullanmanın yasak olduğu yerlerde gizli gizli cep telefonu ile konuşabilir, plajda cep telefonunuzu mayonuza sıkıştırabilir ve herşey çok normalmiş gibi davranabilirsiniz..
-İşsizlik, üretimsizlik, sosyal eşitsizlik, trafik canavarı, enflasyon ve sonu gelmeyen zamlarla canla başla mücadele ederek, " ülke yönetmecilik "oynayan siyasetçilere yıllarca katlanarak " Varolmanın dayanılmaz eziyeti "ve"insanoğlunun dayanıklılık gücü" konularında bilimsel araştırmalara katkıda bulunabilirsiniz...
fıkranın devamı
Askerlik çağına gelmiş genç kendini kör olarak tanıtıyormuş. Doktor muanesine girmiş.
Doktor :"şu tabelayı görüyormusun demiş
Genç : hangi tabelayı..
Doktor : şu duvarda asılı olan
Genç : hangi duvar demiş.
daha sonra doktor zile basmış ve bir hatun gelmiş.Hatun da hatun yani.çırılçıplakmış.
doktor: geleni gördün mü? demiş.
Genç : ben kimseyi görmedim demiş.
Doktor: iyi ama ibre nasıl gördü demiş.
fıkranın devamı
Kadın bir petshop'a gitmiş, kocasına hediye ediceği bir hayvan arıyomuş, ama fiyatları çok pahalı bulmuş, satıcıya demiş ki;
- ''Kocama bir hayvan hediye edicem ama çok da pahalıya gelsin istemiyorum''.
Satıcı bunun üzerine;
- ''tam size göre bişeyim var oldukça iri bir kurbağa, üstelik bunu diğerlerinden ayıran bir özelliği var bu kurbağa oral sex yapıyor bunlardan daha dün 30 tane sattım''.
Kadın kulaklarına inanamamış, ama düşünmüş;
- ''bunu benim adama alırım, her gece oral sex diye tutturmasından da kurtulurum'' demiş.
kurbağayı almış evine götürmüş kocasına kurbağayı vermiş ve yeteneklerini anlatmış, adamın çok hoşuna gitmiş kurbağayı alıp yatak odasına çıkmış.
Derken gecenin köründe kadın bi patırtı gürültüyle uyanmış, bir de koşarak aşağı inmiş'ki adam mutfakta, elinde yemek kitabıyla kurbağanın peşinden koşturuyo, kurbağa ordan oraya zıplıyo tavalar tencereler havada uçuşuyo...
kadın;
- ''nooluyor burda'' diye bağırmış.
adam cevap vermiş;
- ''Bu kurbağa yemek yapmayı'da öğrendi'mi sen artık doğru annenin evine''...
fıkranın devamı
Bir gün bir kör köpeğiyle birlikte sokakta dolaşıyormuş,köpek çişinin geldiğini anlayınca sahibi olan körün paçasına işeyivermiş,bu arada bu olup bitenleri sokağın karşı tarafındaki bir adamda seyrediyormuş,kör paçasındaki ıslaklığı hisstemiş ve bunun üzerine paçasını bir kaç kere sallamış.Daha sonra cebinden bir köpek bisküvisi alıp köpeğe vermek üzereymişki sokağın karşısındaki adam gelip;
-"Ya kardeşim tamam en iyi dostun köpek olabilir ama yeri geldiğinde cezalandırmayı bileceksin,oysa sen köpeği bisküvi vererek ödüllendiriyosun,daha böyle davranmaya devam edersen bu köpek daha çoook paçana işer"demiş
Kör adam gülümseyerek;
"yaw kardeşim ödüllendirdiğimi nereden çıkardın?"demiş
Adam-"Ama bisküvi verdin!"diye yanıtlamış.
Bunun üzerine kör adam "ben bisküviyi köpeğin ağzını bulmak için veriyorum,yoksa kıçını nasıl bulup tekme atarım?"demiş...
fıkranın devamı
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin o'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile
çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri
sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...
fıkranın devamı
Sabahın o muhteşem ilk saatlerini yakalayabilen akıllı adamlardan olamadım hiç. Ancak kuvvetli bir dürtü olursa, isteyerek ve severek erkenden uyanır, her gün böyle erkenci olmaya söz verir, sonra hemen unuturum. Fakat son iki haftadır yalnızca onunla beraber olabilmek için erkenden kalkıyorum.Saat altı oldu mu, beynim otomatik olarak uyanıyor, ama bedenim yarı uykuda,bir kavgadır başlıyor:
"Yat uyu! Tatildesin. Öğleye doğru kalkarsın, iki rafadan yumurta,sıcak ballı süt, peynir, tereyağı, kızarmış ekmek ve tavşan kanı büyük bir bardak çayla güzel bir kahvaltı yaparsın. Denizi seyredersin. Gazetelerin beş para etmez sayfaları arasında tembellik edersin. Yat uyu. Tatildesin.Ta-til-de-sin!"
"Hayır. Hemen fırla yataktan. Soğuk bir duş yap. Çivi gibi ol. Sokağa at kendini. Şimdi herkes uyuyor. Sokaklar senin, köy senin. Doğmakta olan güneş senin. Deniz senin. Sabah rüzgarının genç, uçuk mavi ışıltısı, taze serinliği senin. Çok erken sabahın o inanılmaz gücü senin. Tembellik etme.Kalk. Bütün bunların tadına var."
Kısa bir sessizlik olur, hangi yanı tutacağıma karar veremem bir süre."Tatildesin. Yıllardır sabahları erkenden kalkıp işe gitmekten bıkmadın mı?Şimdi tatil yapıyorsun. Yat uyu. Yastık yumuşak, yatak sıcak. Çek pikeyi üzerine, bir düş düşle. Dünyanın herhangi bir kuzey kentine uçak bileti alıyorsun. Neresi olduğunu sakın belirleme. Sonrasını düşünde görürsün. Bırak kendini uykunun şefkatli kollarına. Bırak rüyanın sihirli değneği işlesin.
Bırak uyku çeksin seni. Uzun, sessiz, dipsiz bir kuyuya deli bir hızla yuvarlan. Uyu. Uyku alsın götürsün seni. Uykularında olsun bir kez teslim olmayı dene. Gevşe, rahatla. Uyu. Tatildesin!"
"Peki ya Sulhi?"
"Ta-til-de-sin!"
Sulhi şimdi dükkanını açmaktadır. Bu saatte müşterisi olmaz. Müşterisi olsun diye açmaz zaten: Kendisi için. Çiçeklerini sular bir bir. Yeni bir konserve kutusuna birkaç gündür kökü suya bırakılmış bir bitki diker. Bol bol sardunyalar... Rengi artık hiç çıkmayacak ilaçlarla boyanmış vişne çürüğü parmak uçları toprakla kaynaşır. Çamurlu ellerini kadife pantolonuna siler,sonra kapının önünü sular. Sabahın en erken toprağı Akdeniz açlığıyla emer suyu. Mis gibi kokar sabah.
Kısa bacaklı bir tabure koyar dükkanının önüne. Eski, her yanı eğrilmiş, isten kapkara olmuş küçük cezvesine ölçerek bir fincan su doldurur. İspirto ocağını yakar. Bir çay kaşığı şeker. Şeker suya iyice karışmalıdır.İki kaşık kahve. Dikkatle karıştırır kahveyi. Severek ve özenle. Sorunca; "iyi ve güzel işler severek, özenle yapılmalıdır." der. Kahve ve şeker tamamen suya karışmıştır ki, cezveyi ateşe koyar. Büyük bir sabırla kahvenin hifif ateşte köpüklenmesini bekler. O sırada ne düşünür, nereleri yaşar bilmiyorum.Çözemiyorum. Biraz sonra dünyanın en güzel kokusu yayılır çevreye: Sabah kahvesi kokusu! Toprak, sabah kahvesi ve su kokusu birbirine karışır. Bu, çok sık rastlanmayan bir güzellik yaratır. Görülür, koklanır ve tadılır bir güzellik... Önce kahvenin köpüğünü boşaltır fincana, sonra tekrar cezveyi ateşe tutar, fokur fokur kaynayana dek. Kahve pişmiştir artık. Günün ilk sigarasının vaktidir şimdi. Mavi-beyaz kareli gömleğinin sol cebinden bir sigara çeker, kibrit aranır. Dükkana girer, kibrit bakınır. O karmaşa ve deli dağınıklıkta masanın altına düşmüş kibriti bulur. Sigarasını yakar. Kısa bacaklı taburesine döner. Höpürdeterek kahvesinden bir yudum alır, bir nefes de sigarasından. Oh be! Gözlerini kısar, kimselerin bilmediği bir yeri görür gibi gizemli, hazlı birkaç dakika yaşar. Derin bir iç çekerek elli sekiz yaşında yaşamaktan ne kadar çok tat aldığına yanarak, kahrolarak sevinir.Sabahı koklar, kahve içer, sigara içer.
"Uyu. Tatildesin."
"Kalk ve Sulhi ile sabahı yaşa."
"Ta-til-de-sin!"
"Sulhi'nin sabah kahvesini kaçırma!"
Kalktım. Uykumu soğuk duş ve sabah ile yendim. Ayak seslerimi dinleyerek paket taş döşeli, dar köy sokaklarında yürüdüm. Yalnızca kendi ağırlıklarını omuzlarında taşıyan bağımsız ve yalnız adamların gururuyla keyiflendim. Onu dükkanının önünde oturmuş, kahvesini içerken buldum. Gözlerini uzaklara dikmiş düşünüyordu. Bir teneke kutunun üzerine miden koyup oturdum karşısına. Bana baktı. Beni gördü. "N'aaber" anlamına göz kırpıp, başını salladı. "İyidir" gibisine gülümsedim. Kahvesinin kalan kısmını ben orada yokmuşum gibi ağır ağır içti, bitirdi. Kalktı. Yaşına bir türlü uymayan çevik adımlarla fırladı gitti. Elinde bir fincan suyla geri geldi. Suskun ve dikkatli yeniden şekeri sonra kahveyi suya karıştırdı. Sorunca: "İnsan susar,varlığı konuşur." der. Varlıklarımız konuştu. Varoluşumuzun bilincine ve tadına vardık. Kahvemi uzattı, bir de sigara yakıp verdi. Yıllar var birilerine hiç yakın olamazken, Sulhi'ye yakın oluşum, varlığını duyabilişim tedirgin etmeden şaşırttı beni. Onun yanında hoşnuttum ve böyle kolay hoşnut oluşumdan huzursuz değildim. Kendimi sorgulayıp, hırpalamadım bu kez.Hoşnutluğumu yaşadım kahvemin tadında. "İnsana insan gerek" diye geçti içimden. Bu da yetmedi. İçimdeki sesi de susturdum. Sessizleştim. Dükkanın açık kapısından içerdeki berbat dağınıklığa gözlerimi diktim. Gördüğüm en gösterişli dağınıklık beni yine büyüledi. Bana hep sevimli ve zekice gelen o kocaman STÜDYO levhasının, aslında bana ince ince dokunan bir acıklı yanı vardı ki, yıkıntılar üzerine kurulu bir imparatorluk gibiydi. Don Quichote'u pek severim ben.
Sulhi yeniden kalktı, yirmi yıl önce ömrünü tamamlamış Stüdyoya girdi.Bir zamanlar masa olan bir tahtanın çekmecesinden bir zarf çıkarttı, geldi karşıma oturdu. Zarfın içinde kurutulmuş bir kelebek vardı. Özenle kurutulmuş,sonra eski bir masa gözüne hapsedilmiş.
"Askerliğimi yapmak için geldim buraya ilk kez. Askerlik bitince de yerleştim. O zamanlar adı pek bilinmez bir köydü burası; ama güzelliği tanır gözlerim. Bu kelebek köydeki ilk dostumdu. Onu çok severdim. Öldürdüm ve saklıyorum. Başkası öldürmesin diye."
Kelebeğe baktım. Yüzünde en yakın dostun eliyle öldürülmüş olmanın kederini aradım. Bulamadım.
"Askere gitmeden önce İstanbul'da bir sevgilim vardı. Onunla evlenmedim. Karım olmak onu soldurur diye. Başkasının mutfağında soluyor şimdi, benimkinde değil."
Sevdiği kızı düşündüm. Terk edilişinin nedenini ve anlamını kavradı mı diye. Hiç inanmadım.
"İlk müşterim ebe hanımdı. Geldi. Vesikalık resim çektirdi. Onun kızıile evlendim. İlk müşteri uğurludur diye."
Karısının Akdeniz köylüsü yüzü ve iri elleri geldi aklıma. Gençken güzeldi herhalde dedim. Yine de Sulhi'yle yan yana koyamadım bir türlü. Sulhi yeniden dükkana girdi. Küçük, eski "mono" teybine Vivaldi kaseti koydu. Dört Mevsim yayıldı dükkana, içeriye sığmadı, kapıdan taştı, kapı önüne birikti;tam benim oturduğum yere. Müzikle beraber, hala ıslak toprak canlandı. Havada rengarenk bir sevinç kıpırdadı. İçim kımıl kımıl, sıcacık, ışıl ışıl oluverdi.
Komşu köylerden biri bebek, üç kadın ve bir erkek çıkageldiler. Yeni doğmuş bebek kucaklarında bir "aile hatırası" çektirdiler. Sulhi o zavallı stüdyosuna aldı onları. Sanki muhteşem bir kraliyet ailesinin fotoğrafını çekiyormuş gibi özenle öne üç kadını oturttu. Bebeği ortada oturan "yeni-anne"nin kucağına verdi. Baba arkada, ayakta elleri iki kız kardeşinin omuzlarında vakurca dikildi. Bu pozu üç kez çekti Sulhi. Sonra bir de, baba,bebek ve annenin üçlü fotoğrafını. Köylüler sevinç içinde teşekkür edip gittiler. Teypte hala Vivaldi çalıyordu. Bu kadar birbirini tutmaz manzaraları iç içe yaşamak beni hem şaşırtıyor, hem de anlatılmaz biçimde çekiyordu.
İzin isteyip kalktım. Sahile indim. Bir sahil kahvesinde çay içtim.Biraz dolaştım ve pansiyonuma döndüm. Günün kalan kısmı herkesle ve herkesinki gibi geçti: Arkadaşlar, deniz, güneş, yemek falan filan... Bunlar bedenimi dinlendiriyor ya, aklım fikrim Sulhi'de.
Benim gibi sevgililerine -topu topu üç tane zaten- bile çok yakın olamamış, kuşkucu, soğuk bir insanın, bu garip yaşlı adamı böyle çok seviyor oluşu bir garibime gidiyordu. Buna en çok tatile beraber geldiğim iki erkek arkadaşım gülüyor, açık açık dalga geçiyorlardı benimle.
Akşam yemeğinden sonra Sulhi'yi her zamanki sahil lokantasında yakaladım. Bozuk Fransızcası ile bir turist kıza bir şeyler anlatıyordu."Denizi ve güneşi en erken ve en saatlerinde yaşamamış olanlar daima ortalama kalacak insanlardır." Kızcağız anlamamış, kocaman gözlerle şaşkın,Sulhi'ye bakıyordu. Ben anlattım. Güldü kız. "Bu adam filozof" dedi ve gitti.Burun büktü Sulhi kızın ardından. Filozof kelimesini sevmemişti besbelli. Ben de onun gibi bir kadeh rakı alıp, oturdum karşısına. Deniz önümüzde simsiyah uzanıyordu. Hiç konuşmadan uzun bir süre denize baktık. Kumların üzerindeki tahta masada rakı içtik, denizi dinledik. Ne sabırlı bir derinlik, ne anlatılmaz bir huzur taşır bu konuşulmadan paylaşılan dostluk anları....
"Büyük oğlumdan mektup aldım bugün. Hollanda'da gitar çalıyor oğlum."Baktım. Sesindeki kederi gördüm. Dükkânının duvarında asılı fotoğraflarından iki oğlunu anımsadım. Yakışıklı, uzun boylu iki delikanlı. "Büyük oğlum bana benzer. Hiç uslanmayacak ve hiç mutlu olmayacak!"
Yeni bir rakı daha istedi. Canı sıkkın diye düşündüm. Çok içiyor diye hayıflandım. O orada, gözleri denizde, kaskatı oturuyordu. Konuşmaya cesaret edemedim. Bu ne garip bir adam diye yeniden düşünmeye başladım. Bazen ne olağandışı, inanılmaz güzel, bazen de ne sıradan... İşte şimdi karşımda alkole düşkün, oğlunu özleyen yaşlı bir baba olmuş oturuyor, oysa bu sabah köylü ailenin soylu fotoğrafçısı, Vivaldi sever, düşünen bir adamdı. "Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. İstanbul'a dönüyoruz" dedim. Başını çevirmeden, buz gibi "İyi ya, yolun açık olsun" dedi. Bu kadar mı? Hepsi bu mu? Keyfim kaçtı.Öyle ya, ben onun gözünde tatilini deniz kenarında, turistik bir köyde geçiren, biraz da içine kapanık bir genç adamdım. Daha ne deseydi yani? Beni çok özleyeceğini falan mı? Kim bilir o kimlerle karşılaşıyordu her yaz bu köyde. Bir şeyler kırıldı içimde. Ne duygusal bir herifim, diye kızdım
kendime. Yapayalnız, buruk, kederli kalakaldım. Bir sigara yaktım. Kendimi toparlamaya çalıştım. O hâlâ yanı başımda oturuyor, dalgın, denizi seyrediyordu. Sanki ben orada yoktum. Belki de hiç olmadım! Birden fırladı yerinden. "Eve gidip, biraz da bizim Halime'yi memnun edeyim, anlarsın ya!"dedi. Tanrım ne bayağılık, ne çürümüşlük! İçim bulandı. Bu adamı ne sandım ben? Yine kitaplarda yaşıyorum. Yaşlı adam ve Deniz. O Santiago, ben Manolin!Oh ne âlâ! Ah bu benim sınır bilm düşçülüğüm... Pansiyonuma ayaklarım sürüklenerek döndüm. Uzun süre yatakta döndüm durdum. İçim sıkılıyor, güçlükle nefes alıyordum. Yaşayan birisini ölü saymaya çalışmak, bir insanı öldürmekten güç olmalı diye düşündüm. Rüyamda Hemingway ile bir sal üzerinde dalgalarla boğuştuk gece boyu.
Ertesi sabah erkenden uyandırıldım. Güneş doğmadan yola çıkmalıymışız. Sıcağa yakalanmadan yolu yarılayacağımızı söylüyordu arabayı kullanacak arkadaşım. Son bir-iki havlu, diş fırçası ve terliği de çantama attım.Arabanın arka koltuğuna oturdum. Bir karış suratım, güneş yanığıyla acıyan sırtım ve sabahın erken saatlerinde bir türlü ayılamayışım... En kötüsü Sulhi'nin dün geceki hali. Kimse dokunmasın bana. Kimse konuşmasın benimle...
Arabamız hareket etti.
"Bak az daha unutuyordum. Şu senin pek sevgili fotoğrafçı dostun sabahın köründe geldi, seni sordu. Uyandırayım, dedim, dokunmayın, sabahları güç uyanır o, dedi. Sana bunu bırakıp gitti." Sulhi'ye duyduğum yakınlığı başından beri sezip, bunu kendisine yapılmış bir haksızlık gibi algılayan arkadaşım bir konserve kutusuna dikilmiş sardunyayı ve kirli bir dosya kağıdına kötü bir el yazısıyla yazılmış bir notu pis pis sırıtarak uzattı. Umurumda mı sanki, uzaktaki sevgilisinden mektup almış liseli bir delikanlı gibi heyecanlandım. Uykum filan kalmadı, ayıldım, sevindim, heyecanlandım.Buyrun işte, ben adam olmam! Kağıdı açtım:
"Çiçek dostluk demektir.Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.Sulhi."
Yalvar yakar, iki arkadaşımı Sulhi'nin dükkanına geri dönmeye razı ettim. Ama o ne? Neden kapalı bu dükkan? Halbuki şimdi dükkanının önünü suluyor, sabah kahvesini... Kapıda bana yazdığı mektubun kağıdına benzer bir kirli sayfaya karalanmış bir not asılı:
"SULHİ BUGÜN ÇALIŞMAYACAK."
Yola çıktık. Yol boyunca hep iki cümleyi yineledim kendime: Beni seviyor. Gidişime üzülüyor.Yüreğim kımıl kımıl. Neden böyleyim ben? İnsanlar, insanlar, insanlar...Kocaman, yayvan bir gülümseme takılı kaldı yüzüme bütün gün... Şimdi oturdum ve bu öyküyü yazdım.
Kırk yıllık dostum Sulhi'yi siz de bilin diye...
fıkranın devamı
Adamin biri sabah kalkiyor ve karisindan çorba istiyor.Karisi ise sabahin köründe bunu yapmak istemiyor.Bunun üzerine adam lokantaya gidiyor ve bir çorba istiyor.Bekliyor bekliyor ama çorbasi bir türlü gelmiyor.Sabahtan beri bir çorbaya ulasamadigi için sabirsizlaniyor. Sonra gözüne bir adam ilisiyor.Önünde bir çorba var ama adam içmiyor ve gazete okuyor. Hemen adamin masasina gidiyor ve çorbasini içmeye basliyor.Bir de ne görsün çorbanin dibinde bir böcek var.Böcegi görmesiyle kusmasi bir oluyor.Bu sirada gazetesini okuyan adam:
-"Sen de mi onu gördün?" diyor.
fıkranın devamı
Kategoriler
Dost Siteler
etiketlerSatışın İçinde Kabak Vasiyetini Hepsi Vampir Kapıcı Aldatma Muhallebi yigit-ozgur-1289 Adamı Fadimenin İlk Pipi Biyoloji Soğuk Mühendis Meşe Hayalet Ayı Meeee Memurum Burada Tecavüz Sarışın Giysilerin İşin MÜEBBET Tren Maymun Bunak Kaybettin Rahibe Yine Kırmızı Cennet Marangoz Tetikçi Kızılderili Boşuna Sihir Evli Ruhi İstikamet Limuzin Isırık Balık Porsche Papaz Temelin Ziraat yigit-ozgur-1016 İş Adam yigit-ozgur-1426