Kürek Fıkraları

loading...


Bir gün amerikalının biri Türkiye'ye gezmeye gelmiş biyerde durmuş bide bakmış bizim köylüler ellerinde kazma kürek habire kazıyorlar
sormuş
-ne yapıyorsunuz siz böyle?
köylü:
-yol yapıyoruz demiş
amerikalı bakmış en önde birde eşşek var merak etmiş yine sormuş:
-peki o eşek neyapıyor öyle en önde?
köylü:
-o demiş buradaki yolları iyi bilir o önden yol gösteriyor biz peşine kazıyoruz
amerikalı gülmüş:
-pekii o eşek olmasaydı ne yapacaktınız? demiş
köylü biraz düşündükten sonra:
-o zaman amerikadan mühendis getirtirdik demiş.

fıkranın devamı

Dünyaca meşhur, zengin, yakışıklı bir işadamı, İstanbul'un ünlü bir restaurantında 10 ki...
fıkranın devamı

Türk ve Japon sirketleri arasinda bir kurek yarisi duzenlenmesine karar verildi. Her iki takimda performanslarinin en ust duzeyine varabilmek icin uzun ve zorlu bir hazirlik doneminden gecti. Buyuk gun geldi ve iki takimda kendini hazir hissediyordu..
Japonlar yarisi bir kilometre farkla kazandilar....
Yaris sonrasi Turk takimi cok sarsilmisti.Turk sirket yonetimi yarisin acik farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasina karar verdi. Yapilan arastirmalar,analizler ve uzun calismalar sonucu hata bulundu ve cozum onerisi getirildi.
Japonlarin takiminda 8 kisi kurek cekiyor,1 kisi dumencilik yapiyordu. Turk Takiminda ise 1 kisi kurek
cekiyor,8 kisi dumeni kullaniyordu.
9 kisilik Turk takimi Japonlarla bir yaris yapmak uzere yeniden yapilandi. Yeni yapilanma sekli soyleydi;;
- 4 dumen muduru,
- 3 bolgesel dumen muduru
- kurek cekmekle gorevli kisinin performansindan sorumlu bir Dumen yoneticisi,
- ve kurek cekme elemani.
Ikinci yarisi Japonlar iki kilometre arayla kazandilar. Tepesi atan Turk sirketi yonetim kurulu hemen harekete gecti; Yarisin kaybedilmesinden sorumlu tutulan kurekci kovuldu ve mudurlere sorunun cozumune olan katkilarindan dolayi ikramiye verildi.
fıkranın devamı

Temel ile Dursun can sıkıntısından bir kayık kiralarlar. Balık avlamaya çıkarlar... Bir zaman kürek çekerek açılırlar, derken hazırlıklar biter, oltaları denize atarlar... Atar atmaz balıklar da oltaya takılmaya başlar. Temel ile Dursun'un keyifleri yerindedir...
Temel Dursun'a:
- Ula Dursun haburiya bi işaret kuyalum yarun burayi bulmamuz kolay olur... Derken sahile dönerler, kayıktan inerken Temel Dursun'a gene sorar:
- Ula Dursun işaret koymayi unutmadun değil mi?
Dursun:
- Ula hiç unutur miyum, işaret tamam...
- Nasi işaret koydun?
Dursun:
- Bağa soracağuna kayuğun ucina bak... Çarpi koydum.
Temel sinirlenir:
- Ula o işareti denize yapacağidun kayuğa değil... Ayni kayuğu başkasi kiralarsa gitti baluklar...
fıkranın devamı

Temel'le Fadime kışın soğuk gecelerinden birinde 2 katlı evlerinin salonunda sobanın yanında televizyon seyretmekteler. Sıcacık sobanın etkisiyle her ikisininde seks dürtüleri uyanır. Temel Fadime'ye döner..
- Kız yukarı çıkta koynuna geleyim..
Fadime ikiletmeden fırlar yukarı yatağa girer Temel'i beklemeye başlar.
Temel'de hemen arkasından yukarı çıkar ,soyunmaya başlar. Ama o da ne bir anda ereksiyona uğrayan penisi iniverir soğuktan.
Son hızla aşağı iner sobanın etrafında bir kaç tur atar sıcak ve hareketle tekrar ereksiyon sağlar. O hızla yukarı oadaya koşturur ve yatağa girer. Ama nafile penisi soğuktan tekrar iner.
Bu işi kökten halletmeye karar verir ve aşağı iner. Sobanın kapağını açar kürekle kor alır ve peninisin altına tutarak yukarı çıkar. Yatağa güç bela girer tam ilişkiye girecekken aşağı döner ..
- Ha şimdu indun yandun !!
fıkranın devamı

Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi. Her iki takımda performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti.Büyük gün geldi ve iki takımda kendini hazır hissediyordu..
Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar....
Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı.Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi.Yapılan araştırmalar,analizler ve uzun çalışmalar sonucu hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi. Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor,1 kişi dümencilik yapıyordu. Türk Takımında ise 1 kişi kürek çekiyor,8 kişi dümeni kullanıyordu. 9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı. Yeni yapılanma şekli şöyleydi; 4 dümen müdürü, 3 bölgesel dümen müdürü, kürek çekmekle görevli kişinin performansından sorumlu bir Dümen yöneticisi, ve kürek çekme elemanı.
İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar.Tepesi atan Türk şirketi yönetim kurulu Hemen harekete geçti;Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu ve müdürlere Sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi.

fıkranın devamı

Donna'nın dördüncü sınıf öğrencileri geçmişte gördüğüm sınıflardan farklı değilmiş gibi görünüyorlardı. Öğrenciler beş sıra olarak sıralanmiş altı sırada oturuyorlardı. Öğretmen masası en önde öğrencilere bakıyordu. Panoda öğrencilerin çalışmaları asılıydı. Bir çok açıdan geleneksel bir ilkokul havası hissediliyordu. Yine de sınıfa ilk girdiğimde bir şey bana farklı görünmüştü. Belirli bir heyecan söz konusuydu. Donna, emekliliğine sadece iki yıl kalmış, Michigan'da küçük bir kasaba öğretmeniydi. Ayrıca benim tarafımdan bölge çapında düzenlenmiş personel geliştirme projesine gönüllü olarak katkıda bulunuyordu. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşamlarının sorumluluğunu üstlenmeleri baz alınıyordu.



Donna'nın işi eğitim sürecine katılmak ve sunulan kavramları uygulamaya koymaktı. Benim işim ise, sınıf ziyaretleri yapıp, uygulamaya hız kazandırmaktı. Arka sıralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Bütün öğrenciler birşeyler yazıp karalıyorlardı. Benim yanımda oturan on yaşındaki kız öğrenci kağıdını "ben yapamam" cümleleriyle doldurmuştu. "futbol topunu kaleye gönderemem." "üçlü sayılarla bölme işlemi yapamam. "Debbie'nin beni sevmesini sağlayamam."



Sayfanın yarısı dolmuştu ve yazmaktan bıkmışa benzemiyordu. Kararlılıkla ve ısrarla yazmaya devam ediyordu. Öğrencilerin defterlerine bakarak sıraların arasında yürümeye başladım. Hepsi de cümleler yazıyorlar ve yapamadıkları şeyleri tanımlıyorlardı. "on atış üst üste yapamam." "sol alanda vuruş yapamam." "bir kurabiye ile yetinemem." O anda egzersiz bende merak uyandırdı. Öğretmene ne olup bittiğini sormaya karar verdim. Yanına yaklaşınca öğretmenin de yazmakla mesgul olduğunu gördüm. En iyisinin rahatsız etmemek olduğuna karar verdim. "John'un annesini zorla veliler gününe getiremem." "kızımdan arabaya benzin koymasını isteyemem." "Alan'dan bileğini değil, kelimeleri kullanmasını isteyemem." Öğretmenin ve öğrencilerin "yapabilirim" türü olumlu cümleler kurmak yerine neden böyle bir olumsuzluğa saplandığı düşüncesine karşı savaş verirken oturduğum sıraya geri döndüm. Yeniden etrafımı izlemeye koyuldum.



Öğrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. Çoğu kağıtlarını doldurmuş, başka kağıda geçmişti. Donna, "elinizdeki kağıdı bitirin, ama başka bir kağıda geçmeyin." diye seslenerek egzersizin sonuna geldiklerini vurguladı. Öğrencilere kağıtlarını ikiye katlamalarını ve teslim etmelerini söyledi. Öğrenciler kağitlarını öğretmen masasının üzerindeki boş ayakkabı kutusunun içine koydular. Bütün kağıtlar toplanınca Donna kendi kağıdını da kutuya koydu. Kutunun kapağını kapadı. Kutuyu kolunun altına aldı ve kapıdan çıkıp koridorda ilerledi. Öğrenciler öğretmenin peşinden giderken ben de öğrencilerin peşine takıldım. Koridorun ortasında yürüyüş tamamlandı. Donna güvenlik odasına girdi ve elinde bir kürekle dışarı çıktı. Bir elinde kürek bir elinde ayakkabı kutusu öğrenciler arkasında bahçenin en uzak köşesine doğru yol aldılar. Ve kazmaya başladılar. "yapamam" cümleciklerini gömeceklerdi!



Kazma işlemi yaklaşık on dakika sürdü, çünkü bütün öğrenciler sırayla kazıyorlardı. Çukur bir-bir buçuk metre olunca kazma işlemi sona erdi. "yapamam" cümlecikleri kutusu çukurun dibine kondu ve üzeri toprakla örtüldü. Otuz bir tane on - on bir yaş çocuğu, yeni kazılmış çukurun başında bekleşiyorlardı. Her birinin bir metre aşağidaki kutunun içinde en az bir sayfa süren "yapamam" cümlecikleri vardı. Öğretmenin de öyle. Donna, "kızlar, erkekler elele tutuşun ve başınızı eğin." diye seslendi. Öğrenciler sözüne uydular. Çukurun başında halka oluşturdular, elleriyle sımsıkı bir bağ oluşturdular. Başlarını öne eğip beklemeye başladılar. Donna konuşmasına başladı:



"Arkadaşlar, bugün burada 'yapamamlar' anısına toplandık. Yeryüzünde bizimle birlikteyken bir şekilde hepimizin hayatına girdi; kimimizinkine az, kimimizinkine çok... Adı her okulda, her toplantı salonunda, hatta Beyaz Saray'da bile anıldı. 'Yapamamlar'ı sonsuz uykusuna göndermeye karar verdik. Erkek ve kız kardeşleri 'yapabilirim', 'yapacağim' ve 'yapıyorum' hayatlarına devam ediyorlar. Onlar 'yapamamlar' kadar ünlü, güçlü ve kuvvetli değildirler. Belki birgün sizin de yardımınızla dünyaya ayak izlerini bırakabilirler. İnsallah, 'yapamamlar' huzur içinde yatarlar. İnsanlar onlar olmaksızın hayatlarına devam edebilirler. Amin!"



Bu methiyeyi dinlerken öğrencilerin hiç birinin bugünü unutamayacaklarını düşündüm. Bu aktivite oldukça sembolik bir anlam taşıyordu. Gerek bilinçten, gerekse bilinç dışından asla silinmeyecek bir beyin egzersizi gibiydi. 'Yapamam' cümlecikleri yazmak, onlari gömmek ve methiye dinlemek... Bunların hepsi de öğretmenin gayretleri ile gerçekleşmişti. Methiyenin sonunda öğrencilerini etrafında topladı ve onları sınıfa götürdü. 'Yapamamlar'ın ebediyete intikalini keklerle, patlamış mısırlarla ve meyve sularıyla kutladılar. Kutlamaların bir parçası olarak, Donna kalınca bir kağıttan mezar taşı kesti. En üste 'yapamam'ı, en alta o günün tarihini yazdı. Kağıttan yapılmış mezar taşı o yılın anısına Donna'nın sınıfına asıldı. Nadiren de olsa öğrencilerden biri unutup, 'yapamam' dediğinde Donna bunu gösterdi. Ögrenciler de böylece 'yapamamlar'ın öldüğünü hatırlayıp, yeni cümle kurmak zorunda kaldılar. Donna'nın öğrencilerinden biri değildim. O benim öğrencilerimden biriydi. Yine de o gün ben ondan ömür boyu unutamayacağım bir ders aldım. Şimdi yıllar geçmesine rağmen, ne zaman 'yapamam' gibi bir cümle duysam, dördüncü sınıf öğrencilerinin düzenlediği cenaze merasimi gelir aklıma. Ben de öğrenciler gibi 'yapamamlar'ın öldüğünü anımsarım.


fıkranın devamı

günün birinde padişah mahmut halkın arasında dolaşırken bir kahveye girer. kahvede dikkatini herkesin aptal dediği kahvede çalışan birisi çeker.Adamı yanına çağırır ve kendisine neden aptal dediklerini sorar.adamda elimden hiçbir iş gelmez neye elimi atsam yüzüme gözüme bulaştırırım der.Padişah kalkar sarayına gider ve adamlarına o adama her diliminin altında bir altın bulunan bir tepsi kadayıf götürün der padişahın emri yerine getirilir ve bu işlem hergün tekrarlanır adam ise gelen baklavaları kendisi yiyeceğine para kazanmak için başkalarına satar padişah bir gün adamın yanına gider ve bakarki eski tas eski hamam adam hala fakir ve sorar neden zengin olmadın sana gönderdiğim baklavaların altında altın vardı adamda ben onları başkalarına sattım der padişah adamı saraya çağırır adamı altınlarla dolu bir havuzun başına getirir ve eline bir kürek verir al küreği salla ne kadar altın gelirse hepsi senin der ve adam küreği sallar ve tam altınları çıkaracakken kürek ters döner ve küreğin arkasındaki boşlukta bir altın kalır padişah mahmut kendisne son bir şans daha vereceğini söyler padişah mahmut adamlarından birine adamı boş bir tarlaya götürmesini ve eline bir taş verip fırlatmasını ister ne kadar uzağa giderse fırlatacağı taş o kadar çok altın verilecek adama ama adamın haberinin olmamasını istiyor ve emri yerine getiriliyor akşam olduğunda adamla birlikte giden asker tek başına geri dönüyor ve padişah mahmut adama ne olduğunu soruyor ve askerde emriniz yerine getirildi ama adam kocaman bir taşı kaldırdı ve tam fırlatacakken taş elinden kaydı ve adam altında öldü bunun üzerine padişah mahmut ''vermemiş allah neylesin mahmut'' demiş.
fıkranın devamı

Hasret Hanım'la, hemşire olarak çalıştığım hastaneye yattığı gün tanıştım. Hasret Hanım sedyeden alınıp yatağına yatırılırken, eşi de yanındaydı. Yakalandığı ince hastalık olarak adlandırılan vereme karşı amansız bir savaş veriyordu. Hastalığı son safhasında olmasına rağmen; teni bembeyaz, solgun yüzü, biçimli kırmızı dudakları olan, neşeli ve canlı bir hanımdı. Yatağına yerleştirdik. Kullanacağı tüm eşyalarını yerleştirdikten sonra:
"Başka bir ihtiyacınız var mı?" diye sordum.
"Evet" dedi. Çantamdaki kitaplarımı alabileceğim kadar yakınıma koyar mısın? Duygulu, hassas ve romantik bir hanımdı. İlerleyen günlerde ki konuşmalarımızdan pembe dizilere, aşk konulu filmlere ve romantik kitaplara düşkünlüğünü gördüm. Aramızdaki dostluk; her geçen gün ilerliyordu.
Bir ara baş başayken: "Evleneli nerdeyse tam yirmi beş yıl oldu. Yani tam bir çeyrek asır. Kadınları sürekli 'aptal kadın' gözüyle gören bir erkekle evlilikte ne kadar mutlu ve mesut olabilirsiniz? Bunun ne kadar can sıkıcı bir hayat olduğunu bilir misin? Onun beni sevdiğini biliyorum ama bu güne kadar bir defa dahi olsa 'seni seviyorum' demedi. Hakkını inkar edemem. Ne aç koydu, ne açıkta bıraktı. Her insanın karnını doyurabilir, sırtını giydirebilirsiniz. Ama onalrdan daha önemlisi oların kalbini, yüreğini, düşünce ve duygularını da düşünmek, doyurmak gerekmez mi?" Hastanenin bahçesindeki yaprakları dökülmekte olan ağaçlara bakarken; son günlerini yaşamaktaydı. İçini çekerek söyleniyor, gözlerinden sıcak bir damla yanaklarına doğru kayarak düşüyordu. "Bana 'seni seviyorum' demesi için neler vermezdim. Ama bu onun sanki tabiatına aykırı gibi bir insan o..."
Kocası ise her gün Hasret Hanım'ı ziyarete geliyordu. Önceleri, Hasret Hanım yatağında kitabını okurken veya televizyon seyrederken, o da yatağının ayak ucunda oturuyordu. Hasret Hanım, daha sonraki günlerde, uzun saatler uyurken; odanın dışındaki koridorda aşağı yukarı veya hastanenin bahçesinde yürüyerek geçiriyordu. Çok geçmeden, Hasret Hanım hiç kitap okuyamaz oldu. Uyanık olarak geçirdiği süreler, dakikalarla ölçülür olmuştu. Ben ise vaktimin çoğunu onun yanında kocasıyla ile geçiriyordum.
Bana müteahhitlik yaptığını ve sık sık avlanmaktan zevk aldığını anlatmış. İki kız çocukları olmuş, birini yıllar önce yuvadan uçurmuşlar diğeri ise başka bir şehirde üniversitede okuyormuş. Hasret Hanım, bu amansız hastalığa yakalanana kadar, birlikte baş başa geçen, hayatın tadını çıkarmak adına bir çok seyahat ve gezi yapmışlar. Mesut Bey, eşinin yavaş yavaş ölüme yaklaştığı gerçeği karşısında, duygularını bir türlü dile getiremiyordu. Bir gün kafeteryada birlikte kahve içtikten, konuyu kadınlara ve biz kadınların yaşamlarında romantizme ne denli gereksinim duyduğumuza, eşimizden romantik sözler, mesajlar, kartlar ve aşk mektupları almaktan ne kadar hoşlandığımıza getirdim.
"Hasret Hanım'a kendisini hiç sevdiğini söylediniz mi?" diye sorduğumda, bana tuaf bir şey söylemişim gibi garip garip bakmıştı.
"Söylememe gerek var mı?" dedi.
"Kendisini sevdiğimi zaten o biliyor!"
"Elbette biliyor." Dedim ve uzanıp elini tuttum.
Elleri sıradan bir erkeğin ellerinden daha sertti. Bir kazma kürekle çalışan birinin ellerinin olması gerektiği gibiydi... O anda tutunabileceği tek şeyin elindeki fincanmış gibi sıkı sıkıya ona yapışmıştı.
"Mesut Bey, Her kadın sevildiğini, seven için 'ne anlama geldiğini bilmek' ister. Bunları hiç düşündüğünüz oldu mu?"
Birlikte Hasret Hanım'ın odasına doğru yürüdük. Mesut Bey, odaya girdi. Ben ise diğer hastaları ziyarete gittim. Daha sonra, Mesut Bey'i Hasret Hanım'ın yatağının kenarında oturduğunu, onun elini tuttuğunu gördüm.
İki gün sonraydı. Sabah hastaneye gitmiştim. Mesut Bey, koridorun duvarına yaslanmış, gözlerini yere dikmişti. Hasret Hanım'ın güneşin yeni bir gün için doğmakta olduğu; sabah 05:45'de öldüğünü; baş hemşireden öğrendim. Mesut Bey beni görünce yanıma geldi. Gayri ihtiyari bana sarıldığında; bütün bedeni titriyordu. Gözleri kızarmıştı ve yanakları gözyaşlarının izleri vardı. Sonra, sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes aldı.
"Sana bir şey söylemeliyim" dedi.
"Ona sevdiğimi söyledikten sonra kendimi çok iyi hissettim." Sustu ve başını kaldırdı. "Söylediklerinizi uzun uzun düşündüm. Bu sabaha karşı ona: 'kendisini ne kadar çok sevdiğimi, onunla evli olmaktan ne kadar mutlu olduğumu' söyledim. Onun ne kadar güzel gülümsediğini görmeliydiniz!"
Hastaneden götürülmek üzere; hazırlıkları yapılan Hasret Hanım'a veda etmek için odasına girdim. Hasret hanım'ın yüzü asudelik içindeydi. Bir ömür boyu beklediği sözü, yeni bir hayata başlamak üzere giderken; alabilmiş olmanın rahatlığı ve huzuru içinde gibiydi. Başucundaki komodinin üzerinde Mesut Bey'in yazmış olduğu bir Sevgililer Günü kartı duruyordu. Üzerinde:
"Sevgili Karıma... Seni Seviyorum" diye yazıyordu.
Daha sonraki günlerdeydi. Mesut Bey'le yolda karşılaşmıştım. "Onun değerini, onu kaybettikten sonra çok daha iyi anladım. Geçen gün bir yazı okudum. Keşke onu yıllar önce okusaymışım. İnsanlığın yüce rehberinin bir hadisi şerifinde:
"Erkek hanımının yüzüne güler yüzle bakarsa 'bir köle azat etmiş sevabı', tebessüm ederse 'haç ve umre etmiş sevabı' kucaklar ve severse 'sıddıklar' sevabı yazılır" diyordu. "Bu hadisi şerifi okuduktan sonra daha da iyi anladım ki' Söyleyenin kendisinden hiç bir şey eksilmediği halde; 'Seni seviyorum' dememekle; biz erkekler ne kadar da cimriymişiz meğer!..." diyordu.

fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama