Kahverengi Fıkraları

loading...

 Osmanlı donanmasıyla Venedik donanması arasında savaş çıkmış. Venedik
 donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. GözcüOsmanlı donanmasının
 yaklaştığını fark edince hemen Andrea Doria"ya haber vermiş:
fıkranın devamı



Adamın biri mağazada
Deri yarim bot ve koyu kahverengi ayakkabiyi alip
kasaya yanasiyor...
Kasadaki bayan botlari posete koyarken, sayin Abimiz
de soruyor;
"-43 milyon degil mi?..."
Kiz, "Ne münasebet" der gibi bakiyor ve "Bunlar
orijinal deri...Indirimli fiyati 180 milyon..."
Abi'mizin bitis cümleleri, kizcagizin kopus anina
denk geliyor;
"-Olur mu hanimefendi, altinda 'Size 43' yaziyor...

fıkranın devamı


Osmanlı donanmasıyla Venedik donanmasıı arasında savas çıkmış. Venedik donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. Gözcü Osmanlı donanmasının yaklaştığın fark edince hemen Andrea Doria'ya haber vermiş :
-Osmanlı yaklaşıyor. Andrea Doria sormuş :
-Kaç gemi var? Gözcü:
-10-20 kadar. Komutan hemen emir erini çağırmış :
-Oğlum bana hemen kırmızı gömleğimi getir. Emir eri şaşırmış :
-Niçin komutanım? Andrea Doria :
-Savaşırken yaralanacağız. Kan izi belli olmasın ve de askerlerin cesareti kırılmasın diye. Bu arada gözcüden yine ses gelmiş :
-Efendim 50 kadar oldular. Andrea Doria heyecanlanmış ve emir erine tekrar seslenmiş :
-Gömleği boşver. Sen bana kahverengi pantolonumu getir.

fıkranın devamı


Osmanlı donanmasıyla Venedik donanması arasında savaş çıkmış. Venedik donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. Gözcü Osmanlı donanmasının yaklaştığını fark edince hemen Andrea Doria'ya haber vermiş:
-Osmanlı yaklaşıyoor.
Andrea Doria sormuş:
-Kaç gemi var?
Gözcü:
-10-20 kadar.
Komutan hemen emir erini çağırmış:
Oğlum bana hemen kırmızı gömleğimi getir.
Emir eri şaşırmış:
-Niçin komutanım?
Andrea Doria:
-Savasırken yaralanacağız. Kan izi belli olmasın ve de askerlerin cesareti kırılmasın diye...Bu arada gözcüden yine ses gelmiş:
Efendim 50 kadar oldular.
Andrea Doria heyecanlanmış ve emir erine tekrar seslenmiş:
-Gömleği boşver. Sen bana kahverengi pantolonumu getir...

fıkranın devamı

Bayan öğretmen bioleji dersinde afacana sorar:"Bana bir örnek ver! der. Ormanda durmadan zıplaya...
fıkranın devamı

Üç Yahudi genç kardeş kendi işlerini kurup zengin birer adam olmuşlar ve yaşgününde annelerine aldıkları hediyeleri birbirine anlatarak böbürlenmişler.
Birincisi demiş ki:
-"Ben anneme kocaman bir ev aldim"
İkincisi:
-"Ben bir mercedes aldım ve bir de şoför tuttum"
Üçüncüsü:
-"Benim hediyem hepinizden güzel. Annemin Tevratı okumayı ne kadar çok sevdiğini ve artık gözleri iyi görmediği için okuyamadığını biliyorsunuz.
Ona bütün Tevratı ezbere bilen büyük kahverengi bir papağan gönderdim.
Onu eğitmek için 12 haham 12 yıl boyunca uğraşmış. Bu papağan için havraya 20 yıl boyunca her yıl 1 milyon dolar bağışlayacağım ama buna değer.
Annem sadece bölümün adını söyleyecek ve papağan ona ezbere okuyacak.
Kısa bir süre sonra anneleri üçünede birer teşekkür mektubu yazdırmış:

Birinciye:
"Milton, bu ev çok büyük. Bana birtek odası yetiyor ama hepsini temizlemek zorunda kalıyorum"

İkinciye:
"Marvin, yolculuk etmek için çok yaşlıyım, arabayı hiç kullanmıyorum ve şoför çok kaba"

Üçüncüye:
"Canım Melvin'im, annesini mutlu etmeyi bilen tek evladım sensin.
Tavuk çok lezzetliydi, teşekkür ederim.
fıkranın devamı

Kuraklık o yıl, New Jersey'in yemyeşil çayırlarını kahverengine
çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.
Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi veyaşlı kadına seslendi:
"Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?"
Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:
"Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum" dedi ve yüz metre ötedeki
dev bir meşe ağacını göstererek
"Zahmet etmenize gerek yok..." dedi.Iki üç adımlık yolum kaldı.
Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı
bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip,
sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı,hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu:
"Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı." Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.
"Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan
tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık,
onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?
Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve
dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:
"Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım,
onun kollarına sığınırdım" dedi. "Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı.Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?"
Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken,ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak
"Bırakın ağacımı" diye bağırdı.
"Dokunmayın benim ağacıma..."
Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı:
"Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil,onu kurtarmak için geldik, hanımefendi" dedi.
"Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık."
Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan "Greenfield Fidanlığı" adına takıldı.
"Fakat ben sizi çağırmadım ki?" dedi.
"Kim gönderdi sizi buraya?"
Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
"Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim" dedi.
Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.
fıkranın devamı

Karakurbağa yirmiyedi ocak gecesi şehrin kuzey yakasındaki evini terkedip gitti. O gece şehirdekiler, karakurbağanın neden vıraklamadığını düşünüyorlardı. Şehre doğru vıraklayan kurbağa göçmeye karar verdiği gün susmak zorunda kalmıştı. Yosun yatağını, ıvır zıvır eşyaları toparlayarak nehir kıyısına yüzdü. Büyükçe bir nilüfer yaprağına veda mektubunu yazdı. Yirmisekiz ocak sabahı, meraklı birkaç adam kurbağayı aramak için yola koyuldular. Adamlardan biri su ürünleri uzmanıydı. Diğeri tankerlerle evlere su taşıyan bir firmanın sahibi. Bir diğeri de çevreyi koruma derneği kurucu üyesi. Karakurbağanın veda mektubu şehrin büyük meydanında halka karşı okundu. Herkes gözyaşları içinde çılgınca alkış tuttu. Müzeler genel müdürü bu kıymetli bir vesikadır diyerek mektuba el koydu. Onu büyük bir cam fanus içinde turistlere göstermek istiyordu. Hiçkimse ama hiçkimse kurbağanın nereye gittiğini merak etmemişti. Çirkin, zavallı ve kaygan karakurbağa kimin umurundaydı. Yıllar sonra mavı gözlü bir çocuk, müzeyi gezerken veda mektubunu gördü. Babasına nilüfer yaprağının niçin müzeye konulduğunu sordu. Baba, o bir mektuptur dedi. Karakurbağanın göçünü anlatıyor. Okursan daha iyi anlarsın. Mavi gözlü çocuk mektuba eğildi ve okumaya başladı ; ''Bana şehre doğru vıraklayan kurbağa adını siz verdiniz. Yıllar var ki nehrimi kirletmemeniz için haykırıyorum. Artık evimi terketmek zorundayım. Size yalnızlığı, kirletilmiş güzellikleri ve sun'i alışkanlıklarınızı bırakıyorum. İçimde saklı kalan binlerce satır var. Vıraklamak nedir bilemezsiniz. Bizim de gönlümüzce ağlamaya, anlamaya, yaşamaya hakkımız var. Bunu bilemezsiniz. Ben sizin halinize ağlamıyorum. Evimi terkedeceğim, onun için üzülüyorum. Bu nehrin anlamı, yosun bağlamış kurbağa yuvalarında saklıdır. Sizin gözleriniz mavi. Ama benim nehrim kahverengiye çalıyor. İçinizde bir kurbağa barındıramayacak kadar küçüldünüz.. Nehir akıp giden bir yoldur. Asırlar bu yolu izliyor atalarımız. Yosun bahçelerinde büyüyor çocuklarımız. Kirli nehir, solmuş beyaz bir gül gibi dağılır gider. Siz hiç güneşin misafir olmadığı karanlık bir yuvada yaşamak ister misiniz ? Ben istemem Yine de ağlamayacağım. İçinizdeki nehirleri soldurmuşsunuz, benim nehrim solmuş ne çıkar. Mavi gözlü çocuğun içi burkulmuş, gözleri dolu dolu olmuştu. Babasına döndü sorular sormaya başladı ; İçimizdeki nehrin anlamını öğrenmek istiyordu. Bütün ısrarlarına rağmen baba, soruları cevapsız bıraktı. Doğrusu ne diyeceğini bilememişti. Mavi gözlü çocuk karakurbağanın neden göçtüğünü anlamak istiyordu. Söylemek istediği önemli düşünceleri vardı. Son bir kez daha babasına döndü ve ''içimdeki nehrin kurumasını istemiyorum'' dedi. Hem hiç bir kurbağa nehrini terketmesin. Ya da benim gözlerim mavi olmasın.




fıkranın devamı

Kuraklık o yıl, New Jersey'in yemyeşil çayırlarını kahverengine
çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların
yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu.

Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen
Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu
sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı.Otomobilinin camını indirdi ve
yaşlı kadına seslendi: "Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?"

Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:
"Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum" dedi ve yüz metre ötedeki
dev bir meşe ağacını göstererek "Zahmet etmenize gerek yok..." dedi.

"Iki üç adımlık yolum kaldı. "Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını
merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı
bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip,
sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı,
hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu: "Bu ağacı sulamak için mi
o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre
kova galiba çok ağırdı." Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

"Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum.
Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan
tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık,
onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?

"Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve
dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte
gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

"Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım,
onun kollarına sığınırdım" dedi. "Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı.
Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden
bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?"

Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken,
ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü.
Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak "Bırakın ağacımı" diye bağırdı.

"Dokunmayın benim ağacıma..." Işçilerin başındaki adam kasketini çıkardı
ve yaşlı kadınısaygıyla selamladı: "Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil,
onu kurtarmak için geldik, hanımefendi" dedi. "Ağacınızın köklerinin
çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak,
ağacınızı bol bol suladık." Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan
"Greenfield Fidanlığı" adına takıldı. "Fakat ben sizi çağırmadım ki?" dedi.
"Kim gönderdi sizi buraya?" Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:
"Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim" dedi.

Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu
dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini
sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.
fıkranın devamı

''Bebegimi görebilir miyim?'' dedi yeni anne. Kucagına küçük, yumuşak bi bohça verildi. Mutlu anne,bebegin minik yüzünü görmek için kundagı açtıgındaysa, şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu. Anne ve bebegi seyreden doktor, kadının yüzündeki ifadeyi görünce hızla arkasını döndü ve sıkıntıyla camdan bakmaya başladı. Bebegin kulakları yoktu.
Muayenelerde, bebegin duyma yetisinin etkilenmedigi, sadece görünüşü bozan kulak yoksunlugu oldugu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak aglıyordu.
Bu onun yaşadıgı ilk büyük hayal kırıklıgıydı; hıçkırıklar içinde güçlükle ''Büyük bir çocuk bana 'ucube' dedi!'' diyebildi. Küçük çocuk bu kadersizligi ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir ögrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eger insanların arasına karışmış olsaydı.
Annesi, herzaman ona ''Genç insanların arasına karışmalısın!'' diyordu; ancak aynı zamanda yüreginde derin acıma ve şeffat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoru ile oglunun sorunuyla ilgili bir görüşme yaptı; ''Hiç birşey yapılamaz mı?'' diye sordu. Doktor ''Eger bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir,'' dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. Aradan iki yıl geçtikten sonra bir gün babası ''Hastaneye gidiyorsun oglum; annen ve ben, sana kulaklarını verecek birisini bulduk; ancak sakın unutma, bu bir sır!'' dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçmişti; bir gün babasına gidip sordu: ''Bilmek zorundayım bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım!''
''Bir şey yapabilecegini sanmıyorum,'' dedi baabsı. ''Fakat anlaşma kesin, şuanda ögrenemezsin, henüz degil...''
Bu büyük sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün, açıga çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık günlerinin birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye dogru itti; annesinin kulakları yoktu. Şaşkınlık içindeki ogluna ''Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadıgı için çok mutlu oldu,'' diye fısıldadı. ''Ve hiç kimse, annenin daha az güzel oldugunu düşünmedi degil mi?''

fıkranın devamı

Tayfa kaptanına bağırır; "Ufukta düşman gemisi göründü.

Kaptan,2.kaptana emreder;"Çabuk benim kırmızı gömleğimi getirin."
Kaptan gömleği giyer savaşı kazanırlar.

Ertesi gün tayfa yine bağırır;
"Ufukta 3 düşman gemisi vaaaar!
" Kaptan yine kırmızı gömleğini ister. Gömlek gelir, kaptan giyer
savaşı
yine kazanırlar.

Akşam 2.kaptan, kaptana;
"Neden savaşta kırmızı gömleğinizi giyiyorsunuz?"der.
Kaptan şöyle yanıt verir;
"Eğer savaşta yara alırsam kanadığı belli olmasın, sizler
disiplininizi
bozmayın diye.

Ertesi gün tayfa bağırır;
"Ufukta 7 düşman gemisi var." Kaptan bu kez şöyle emreder;

"Çabuk kahverengi pantolonumu getirin."
fıkranın devamı

Osmanlı donanmasıyla Venedik donanmasıı arasında savas çıkmış. Venedik donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. Gözcü Osmanlı donanmasının yaklaştığın fark edince hemen Andrea Doria'ya haber vermiş :
-Osmanlı yaklaşıyor. Andrea Doria sormuş :
-Kaç gemi var? Gözcü:
-10-20 kadar. Komutan hemen emir erini çağırmış :
-Oğlum bana hemen kırmızı gömleğimi getir. Emir eri şaşırmış :
-Niçin komutanım? Andrea Doria :
-Savaşırken yaralanacağız. Kan izi belli olmasın ve de askerlerin cesareti kırılmasın diye. Bu arada gözcüden yine ses gelmiş :
-Efendim 50 kadar oldular. Andrea Doria heyecanlanmış ve emir erine tekrar seslenmiş :
-Gömleği boşver. Sen bana kahverengi pantolonumu getir.
fıkranın devamı

Abimiz deri, yarım bot ve koyu kahverengi ayakkabıyı alıp kasaya yanaşıyor... Kasadaki bayan botları poşete koyarken, sayın Abimiz de soruyor; - 43 lira değil mi?...
fıkranın devamı

Temel bir ishal olmus.Ilaç almak için eczaneye gitmis. Eczaci buna yanlislikla Müshil ilaci vermis. Temel iyilesecegim umuduyla hemen birtane içmis ve eczaneden ayrilmis. Az ileride eczaneyi arayan birisiTemel`e-Buralarda bir eczane var mi? diye sormus. Temel de
- Su kahverengi çizgiyi takip ediver bulusun demis.
fıkranın devamı

Osmanlı döneminde Osmanlı ve Bizanslılar savaş yaparlar. Bizans donanmasının komutanı Aptülkadir. Osmanlı donanmasında Osman Paşa vardır. Bizans savaşa 10 gemiyle katılır. Aptülkadir'in yaveri Ziyakadir bağırır:
-Paşam, paşam, Osmanlı donanması 3 gemiyle geliyor. Aptulkadir:
-Yaver, kırmızı gömleği at aşağıya. Yaralandığım zaman askerlerimin morali bozulmasın.
Gömleği giyer ve yaver bağırır:
-Paşam, paşam, Osmanlı donanmasının 3 geisinin yanında 30 gemisi daha geliyor.
-Yaver, kahverengi pantalonumu getirin...
fıkranın devamı

Osmanli donanmasiyla Venedik donanmasi arasinda savas çikmis.Venedik donanmasinin komutani Andrea Doria imis. Gözcü Osmanli donanmasinin yaklastigini fark edince hemen Andrea Doria`ya haber vermis:
- Osmanli yaklasiyoor.
Andrea Doria sormus:
- Kaç gemi var? Gözcü:
- 10-20 kadar.
Komutan hemen emir erini çagirmis:
-Oglum bana hemen kirmizi gömlegimi getir.
Emir eri sasirmis:
- Niçin komutanim?
Andrea Doria:
- Savasirken yaralanacagiz.Kan izi belli olmasin ve de askerlerin cesareti kirilmasin diye...
Bu arada gözcüden yine ses gelmis:
- Efendim 50 kadar oldular.Andrea Doria heyecanlanmis ve emir erine tekrar seslenmis:

- Gömlegi bosver.Sen bana "kahverengi" pantolonumu getir !!!!..
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama