Kanatlar Fıkraları

loading...

- Bir gün Nasreddin Hoca caminin kürsüsünde vaaz ederken ;- “Ey cemaat, şükredin ki Allah develerinize kanat vermedi&#...
fıkranın devamı

Şişman adamın biri bir gün yolda yürürken karşısına bir cin çıkmış. Bu cin hemen adam
fıkranın devamı

Bilim adami Temel pirelerle deney yapiyor.Pireye sıçra diyor. Pire sicriyor. Zipla diyor: Pire zip...
fıkranın devamı

Uçak fabrikasında yeni bir tasarım. Herşey mükemmel. İlk test uçuşu fakat uçağın kanatlar...
fıkranın devamı

Adamin biri evine gelir ve posta kutusunda telefon faturasini görür. Bir bakar ki 3 milyar küsür...
fıkranın devamı

Majesteleri Prens Charles,
Büyük oglunuz, yigitler yigidi Prens William'in, Sili'nin And Daglari'nda bulunan Tortel Köyü'ndeki 2,5 aylik kamp süresini basariyla tamamlanmasindan duydugumuz kivanç ve gururu bildirir, sizi de tebrik ederiz... Bununla birlikte; oglunuzu, hayati iyice ögrenmesi için bu kez de Istanbul'a yollama fikrinizin yanlis oldugunu belirtmeliyiz... 18 yasindaki Prens William için Istanbul uygun bir yer degil Sayin Prensim... Yine de siz bilirsiniz, biz emir kuluyuz... Kraliçemizin ellerinden hasretle öperiz...
Istanbul Konsolosu Roger Sixfinger
Sir Roger Sixfinger,
Pusulanizi okudum... Ne zamandan beri konsoloslar, Prens'e uyarida bulunuyor, merak içindeyim... Güzel bir Beyrut tayini özlemi içindesiniz sanirim... Prens William için gerekli hazirligi yapiniz... Gerekirse Ingiliz asilli sanatçi Suna Yildizoglu'ndan yardim isteyiniz... William haftaya orada olacak...
Prens Charles
Majesteleri Charles, Diplomasi ortamindaki bütün gelecegimi tehlikeye atarak, tekrar ikaz ederim ki, Prens William için Istanbul acaip bir yer... Daha dün gece, davetli oldugum bir tavernada, yanlislikla garsonun yerine benim ceketimi yaktilar, ceketin astarina sakladigim iki çok gizli belge ile çeyrek milli piyango biletim yandi... Ayreten, Suna Yildizoglu'na ulasamadik ama Kayhan Yildizoglu'nun çok selami var!..
Istanbul Konsolosu Roger Sixfinger
Roger,
Terbiyesizligin alemi yok!.. William iki gün sonra orada olacak... çalisip pismesi için güzel bir is ayarlayin... Ayreten "sir" ünvanini kaldirdigimi farketmissindir... Laga-lugaya devam edersen Istanbul Konsoloslugu'nu da kapatirim... Kayhan Yildizoglu kim, sen de selam söyle...
Prens Charles
Sevgili Babacigim,
Istanbul'a geleli 10 gün olmasina karsin, hayatimda önemli degisiklikler oldu... Kumkapi'da bir ocakbasinda garson olarak çalisiyorum... Sef garson Tatar Hamit beni maça götürdü, orada "Sarabi da içeriz, esrari da çekeriz", "Zipla,zipla, ziplamayan ibnedir", "Onbesinci dakikada nasil koydu Nouma" gibi tezahüratlar ögrendim... Mekanda iki kez kavga çikti, biri kanatlar az pistigi için, digeri mafya hesaplasmasiymis... Sisman ve killi biri, zayif ve killi birinin bacagina sikti!.. Ayreten üçü resmi kisi olmak üzere, bes insana haraç ödedik... Güz Gülleri'ni komple Türkçe söyler hale geldim, Yarim Keskin Biçak'ta ise nakarati biliyorum... Dün aksam iyi giyimli, Ersin adli yasitim bir genç gelip benimle tanisti, yaninda ilik gibi kizlar vardi... Son olarak, Ingiliz atlari burada çok seviliyor, Hot Jazz diye bi beygir var, Tatar Hamit ve dostlari onu hep tek geçiyor!..
Oglun William
Sir Sixfinger, William'dan tuhaf bir mektup aldim... Ziplamayan niye ibnedir, kanatlarin az pismesi ne demek, bacaga sikmak nedir, Güz Gülleri nedir, Yarim Keskin Biçak ne demek, ilik gibi kiz nedir, Hot Jazz'i tek geçmek niyedir?.. Tüm bunlari William'a sezdirmeden bana açiklayin... Gerekirse Istanbul'daki hayat egitim süresini kisaltabiliriz, görüs bildirin... Tatar Hamit'i arastirin!.. Bu arada tekrar "sir" oldunuz... Ben böyle ani bi parlarim, sonra sinirim geçer... Yanitinizi bekliyorum...
Prens Charles
Majesteleri Charles,
Eyvahlar olsun!.. Prens William, ocakbasindaki kasayi patlatip ortadan kaybolmus... Nerede oldugunu tespit edemedik... Bir dönem ünlü bir hocanin yaninda "Motor Grubu Sorumlusu" olarak çalismis olan Ersin isimli sahis tarafindan kandirildigini saniyoruz... Her ihtimale karsi Tatar Hamit'i kaçirdik, konsoloslugun çati katinda alikoyuyoruz... Bay Hamit ilginç bir tip, sabahlari misir gevregine süt yerine bogma raki döküp yiyor!.. O kadar uyariyi bosuna yapmadiydik... Neyse...
Istanbul Konsolosu Roger Sixfinger
Babam, Güzel Babam, Nasil özledim seni, o kadar olur... Su an ruh gibiyim, çokça da içtim, kafalarim duman... Babacigim, Ersin But adli arkadasla naylon bi sirket kurduk, hayali ihracat yapicaz, her makamdan ortaklarimiz mevcut... Senden ricam, olayin Ingiltere gümrük ayagini halletmendir!.. Siki indiricez, ciddi sakal var!.. B.B.P.L.B. D.G.D.!..
Yavrun William
Sir Sixfinger,
B.B.P.L.B.D.G.D.? ne demek, acil arastirin!..
Prens Charles
Saygideger Kraliçe,
Kendim, ticaretle ugrasan bir kisiyim, Kumkapi'daki "Duygusal Ocakbasi'nin sahibiyim... Torununuz William, hayati ögrensin ve afedersiniz, ömrü boyunca bazi pustluklara karsi hazirlikli olsun diye geçici olarak mekanima yerlestirilmisti... Fakat bir hafta önce kasayi hortumlayip kaçmis bulunuyor... Tatar diye bilinen Hamit Kisik adli sef garsonum da kayip, o da olayin içinde olabilir... Yasal faiziyle beraber zararim, 3 milyar 420 milyon liradir... Günesi batmayan imparatorlugunuzun bu parayi seri sekilde ödeyecegine inancim tamdir... Hizmetinizdeyim!..
Talip Kartopu
Majesteleri Charles,
Tatar Hamit'in yardimiyla sifreyi çözdük, açilim söyle: "Bas bas paralari Leyla'ya, bi daha mi gelicez dünyaya?" Bay Hamit pazarlik yapti, ünvan almadan yardim etmeyi reddetti... Mecburen, mevsimlik isçi gibi "geçici lord" yaptik kendisini!.. Bu arada Beyrut'a tayinimi rica ediyorum... Belgrad da olur... Son dönemde çok yoruldum...
Istanbul Konsolosu çileli Roger Sixfinger
Mr. Kartopu,
Size ödeme yapmayi reddediyorum... Fakat bu mektubu göstererek, Istanbul'daki Ingiliz Kütüphanesi'nden istediginiz kaynak eseri alabilirsiniz...
Kraliçe Elizabeth
Babacigim,
Bugün "Skerim kütüphanesini de, kaynagini da... Parami ödemezsen mermi manyagi yaparim seni!" seklinde bi cep mesaji aldim... Dehsete kapilmis durumdayim, yarin ilk uçakla dönüyorum. Neden geldim Istanbul'a ?
Hayati ögrenmekten Vazgeçen Oglun William

Le-Man Dergisi Vedat ÖzdemiroĞLU.
fıkranın devamı

Samsunlu Temel, arabasıyla Trabzon'a giderken, Ordu-Giresun arasındaki kumsalda, iki Karadeniz uşağının Şarlo'ya benzeyen garip bir yaratığı kanatlarından tutup gezdirdiklerini görmüş. Merakla koşup yanlarına varmış:

"Ha uşaklar,n'apaysunuz?"

"Deryadan çıkan bu garibanı oyalayuruz."

"Ha puna penguen kuşu denur, kutuplarda yaşar, onun tilinu pizler pek pilmeyuz. İyisi mi siz onu Hayvanat Bahçesine göturun."

Ertesi gün Samsuna dönen Temel, kumsalın önünden geçerken ne görsün? Bizim uşaklar kuşu yine kanatlarından tutmuş, kumsalda dolaştırıyorlar. Arabasını park edip yanlarına varmış:

"Yahu, pen kuşu Hayvanat Bahçesine göturun demedim mi?"

"Dedin. Biz de götturduk ağa. Bu akşam da açık hava sinemasına götüreceğuz. Hayatından memnundur. Hiç sesini çıkarmayi maşallah."
fıkranın devamı

Uçak fabrikasında yeni bir tasarım. Herşey mükemmel. İlk test uçuşu fakat uçağın kanatları gövdeyle bağlantı yerinden kopuyor. Tüm ekip enkazın başında. Birisi
-Kanatla gövdenin birleştiği yerlere delik delin diyor. Yeniden hesaplamalar, iki yıllık çalışma, test uçuşu. Ne yazık ki akıbet aynı. Kanatlar yok. Fabrikaya taşınan enkazın başındaki acayip adamdan aynı öneri.
-Delik delin kardeşim.
Üçüncü denemenin de akıbeti aynı olunca proje sorumluları acayip adamın dediklerini uygularlar. Sonuç tam bir BAŞARI. İnanılmaz bir sağlamlık. Acayip adamı fabrika içinde bulurlar ve proje müdürünün önüne getirirler.
-Biz bu kadar Profesör ve Mühendis, bilim adamı çözemedik, sen çözdün bu sorunu; kimsin sen? Adamcağız sıkılarak:

-Tuvalet temizleyicisiyim, kahrolası tuvalet kağıtları hiç bir zaman delikli yerlerinden kopmazlar da!.

fıkranın devamı

Bir gün adamın biri evden işe döner posta kutusuna bir bakar normal halinden 4 kat fazla fatura merak eder telefon şirketini arar bir sorun olamadığını söylerler adam der çaresiz ödeyecez sonra gece yarısı kalkar bir bakar papağanı telefonu açmış konuşuyor çok kızar ve papağanı kanatlarından duvara çiviler 1 hafta boyunca orada kalacağını söyler 15-20 dakika geçer canı sıkılır orada asılı duran hz.isanın haça girilmiş heykelini görür der
- Eeee, birader sen ne zamandır burdasın
heykel der
- Ben 2000 yıldır buradayım
papağan,
- Ohaaa nereyi aradın lan öyle
fıkranın devamı

adamın birinin evine bir gün 3.5 milyar telefon faturasi gelmiş... Adam duruma sasirmis böyle birseyin olamayacagini düsünmüs ve faturanın dökümünü istemis. Bir de bakmis ki hep kendi arkadaslarinin numaralari fakat hep gece yarisi aranmis. Adam iyice hayrete düsmüs o sırada gözüne papagani ilismis. "Yok" demis kendi kendine o yapmamistir heralde. sonradan düsünmüski neden olmasin gece kalkip kontrol edeyim en iyisi demis. Gece kalkmis bir de ne görsün papagan almıs ahizeyi acmıs rehberi telefonun tuslarini gagaliyo... Gitmis hemen yakalamıs hayvani kanatlarından duvara carmiha gerilmis gibi civilemis... Sonrada "bir hafta burda bole kalda gör ebenin a..ni demis. Hayvan orda dururken bide bakmis karsisında Hz. isa'n1n carmihtaki heykelcigi Duruyor... Sormus "abi sen ne kadardir carmihtasin" diye. O da "asagi yukari 2000 yil diye cevaplamis. Papagan:
"oha a..na koyim nereyi aradın sen okadar"
fıkranın devamı

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini,ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.".
Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş.
Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.Duygularının karşılığının olmayacağından,bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve;
"Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş.
"Neden" demiş.
"Yoksa benim yanımda mutsuz musun?".
"Hayır" demiş kelebek.
"Bilakis,sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Seni seviyorum"
diyebilmiş ancak.
Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

fıkranın devamı

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Dış dünya onlara kapalıymış. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan'ın denizaşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Böylece bilinmezi bilmek, görülmeyeni görmek, tadılmayanı tatmak mümkünmüş çünkü. Ama Beyaz Kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. O seferlere çıkabilmek için gözüpek olmak, geride bırakabilmek, denizden başka bir şeye aşık olmamak gerekirmiş. Gemi sefere çıktı mı, beş altı aydan önce dönmezmiş köye. Her gelişinde genç kızların dört gözle beklediği kumaşları, süs eşyalarını, köyde bulunmayan faydalı otları ve alışveriş karşılığında aldıkları değerli şeyleri boşaltır, insanların satmak istediği malları yükledikten sonra yeni bir sefere çıkarmış. Geminin mürettebatı sadece bu değiş tokuş için karaya iner, yükleme işi bittikten sonra onları gören olmazmış. Beyaz Kaptan'sa sadece miço ile çımacı geminin törensel yanaşmasını gerçekleştirirken kaptan köprüsünde belli belirsiz görülürmüş. Geminin miçosu limana her yanaşmalarında, çımacı dostunu görünce büyük bir keyifle halatı fırlatır, çımacı da büyük bir maharetle halatı havada yakalayıp tek bir harekette babaya dolarmış. Bu ikisinin ustalık dolu hareketlerini izlemek köy halkının en sevdiği şeylerden biriymiş. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında dostluğu gören miço ile çımacı, köy halkı kendilerini alkışladıkça daha da büyük bir şevkle sarılırlarmış işlerine. Kaptan belki deniz aşkıyla yıllar önce terkettiği köyü daha fazla görmenin rahatsızlığı, belki de geride bıraktığı karısı, oğulları ve kızı tarafından görülmenin korkusuyla, uzaktan izlermiş olanları. Sonrası yine açık deniz, sonrası yine uzun bir sefer. Kaptan herkesin gerçeğinin ayrı olduğuna ve herkesin bir gün kendi gerçeğini bulacağına inanırmış. Hatta miçosuyla çımacının bir kayanın üstüne oturup sohbet ettiklerini gördüğü gün, "Ah deli çocuk, bilmez misin ki denizcinin dostu, denizdedir" demiş kendi kendine ama hiç karışmamış bu imkansız dostluğa. Limana bir sonraki yanaşmalarında miço gelip de "Ah Kaptan ah, denizcinin dostu denizdeymiş." deyince içinin cız edeceğini bile bile karışmamış. Bir gün köye çeşit çeşit malı getirirken, yerle göğü bir eden korkunç bir fırtınaya yakalanmışlar. Usta denizci köye yanaştıklarını biliyormuş ama deniz fenerini göremediği için bir türlü gerekli manevraları yapamıyormuş. Neden sonra denzi fenerinden cılız bir ışığın yükseldiğini görünce rahatlamış. Tam dümeni köye kıracakken, yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan gelip konmuş omzuna ve dile gelmiş: "Babası terkettiğinden , ağabeyleri de denize sırtlarını döndüklerinden beri lanetli damgasıyla yaşayan mavi gözlü ceylan, sırf gemin karaya oturmasın diye canını ortaya koyup yaktı bu gece feneri. Ama köyün utanç içindeki halkı lanetlidir deyip güvenmedi ona, delidir deyip dışladı, her zaman olduğu gibi suçladı. Şimdi incecik bedeni buz gibi gecenin ortasında geminin limana yanaşmasını bekliyor. Kimbilir belki de gizli bir sevdanın cesaretiyle tek başına fırtınayla savaşıyor." Beyaz Kaptan bu sözleri duyar duymaz önce kendisiyle sonra da miçosuyla yüzyüze gelmiş. Ve bir anda fırtınayı korkutan bir sesle gürlemiş: "İstikamet açık deniz!.." O günden sonra köy halkı Beyaz Kaptan'ın gemisini bir daha asla görememiş. Bir daha asla dış dünyadan bir şeye dokunamamış. Ama deniz kızları, kimi hüzünlü gecelerde Beyaz Kaptan'ın bilinmez denizlerde suda yüzen bir mavi gözlü ceylan gördüğünü ve hüzünlü bir türkü söylemeye başladığını anlatıp durmuşlar:

Bilirim ki sevgimiz
Aslında veremediğimiz
Bir bilinmez denizde
Yitip gitti bedenimiz.




fıkranın devamı

Ayrılık, yarımların acısını bırakır ömrümüzün herhangi bir vaktine. Yaşanılan acı sadece bir sözcüğün sıradanlığına sığdırılmıştır. Oysa o, soluk alıp verilen her dakikada saklıdır. Gecenin karanlığı ile gelen sızı, göçmen kuşların kanadına takılan sevinç, kuzeyden esen rüzgarın kokusu, sonsuz dokunuştur ayrılık.
Giden biraz yaşanmışlık biraz da yaşanacak şeyler götürmüştür. Biraz kendi ömründen biraz da onun ömründendir götürdüğü. Oysa gözlerdeki ıssızlıkta bulunmuştur aranılan. Hiç bir bencillik kıyılarına uğramadan yanaşılan bir limandır yaşanılan. Onca kalabalığın içinde çırılçıplak bulunulan yalnızlıktır paylaştıkları. Uzun zamanlardan topladıklarıdır birbirlerine sundukları. Giden götürmüştür bir ömür biriktirdiği acıları da.
Bir kuş kanadının çırpınışı kadar kısadır. Her şey bir anda bitiverir. Bulunduğu gibi, yüreğe kabul edildiği gibi, anlaşıldığı gibi değildir bu. Zamanın hızı daha acımasızca işler terk edişin durağında. Başlarken duyulan kaygıların dizildiği, kuşkuların yer edindiği kadar uzun değildir ömrü. İki kirpiğin buluşma anından daha hızlıdır bazen ayrılık. O ilmek ilmek işlenen, günlerce diller dökülen ve bin türlü acının içinden süzülerek getirilen sözcüklerin sihrinden yoksundur. Çünkü hiçbir yıkımın hassaslığa ihtiyacı yoktur. Onda ayrıntı da yoktur. O sadece yıkar giderken... ve yıkım zaman ile bir bağ kurmaz. Çünkü zamanın yeri yoktur gidenin bıraktığı yerde. Giden zamanı da almıştır yanında, gelecek geçmişin gölgesindedir artık.
Mısralara sığmaz olur acının derinliği. Uçurumlar ile kıyaslanır yalnızlık. Uçurum kenarında gezer güzel ve acı anılar. Her seferinde kalandır bu uçuruma devrilen.Ve hep kalandır anıların cenderesinde boğulan. Fırtınalarda kaybolan, girdaplara takılan. Bilir ki kurtulduğu her fırtınadan, çıktığı her kuytuluktan yokluğu duyacaktır. Bundandır ki hep kalan, ayrılığın nedenlerini düşünür uzun uzun. Bir kuyunun derinliklerinde bulacağı ışığın onu getireceğini sanarcasına. Çaresiz kalınca, sanık sandalyesini kurar. Bir kendini oturtur bir de gideni. Ama bulamaz suçu tespit eden bir delil. Hep pişmanlıktır gelip dilinin ucuna dolanan. Ve güzele dair anlara kızmaya başlar. Güzel anlardan pişmanlıklar gelip oturur içine. İşte o zaman gerçekten bitmiştir aşk. Yaşadığın güzellikten duyulan pişmanlık bitirir her şeyi. Oysa kızılan ayrılıktır. Ayrılanın acımasızlığıdır. Belki de tanınamayandır kızılan.
Giden hep bir kapı aralamıştır kendine. Bir perde çekemez yaşadıklarına ama daha bir güvenle bakar hayatına. Oysa hep bir kırık ayna taşır yanında ve her düşündüğünde aşkı o aynadan bakar kendine. Belki de kalandan beklediği itaattir, kabulleniştir, sesindeki çaresizliği hissediştir. Bilmez ki ne büyük bir yalnızlıktır içine düştüğü. Çünkü her veda kötü bir alışkanlık bırakır insanın hayatına. Veda ettiğin gibi edilen olmanın da korkusunu salar yüreğine. O, acımasızlığın nasıl olduğunu bilir. Bunun içindir ki, aşkı bir önceki gibi yaşayamaz. Çünkü aşkta acıma olmadığı gibi acımasızlığa da yer yoktur. Bu nedenle her yeni aşka bu korkunun gölgesinde başlar giden. Artık giden değil kalan olmanın korkusu taşıyandır.
Her ayrılık, bir filmin sahnelerini bir romanın sayfalarını andırır. Bu yara bir daha asla kapanmaz ve hiçbir ilaç iyileştirmez sanılır. Artık ne kuşların kanatlarına takılan sevinci duyumsar, ne bir çocuğun tebessümünü fark eder ne de ağlamak onu teselli eder. O sadece, yalnızlığının girdabında nasıl boğulduğunu düşünür. Her ayrılık, bitmişliğin veya zor ile kazanılanın kolay kaybedilmesinin kabullenilmemesidir; kendisine sorulmadan alınan bu kararın incittiği onur, sevgi sözlerinin ardında gizlenmiş olan terk edişin bir anda bilinmesidir ayrılık acısı.
Her veda çıktığı kapıyı açık bırakır. Arkasından kapatmaz, kapatamaz. Çünkü o arkasına bakmadan gidendir. Arkaya bakmanın, bıraktığı yıkıntıyı görmenin anılarında silinmeyen bir acının resmini çizeceğini bilir. Bu nedenle hiçbir veda arkasına bakmaz ve bu nedenledir ki, çıktığı kapıyı kapatmaz. Oysa her veda şunu hep unutur; her aşk bir veda kapısından girer.


fıkranın devamı

Issizligimda yürüdüm bugün, kalabalikta, yanimda arkadasim ama ben yalniz.. Düsünceli... "Sevmek, bu kadar kolay miydi ya da yürek yeni bir paylasima asik olabilmek için zamansizca dalar miydi?" Yanit yoktu...

Dalivermisti iste, kimselere sormadan, izin istemeden, aralanan bir kapidan süzülüvermisti içeri.. Dayanmisti, biraz da olsa direnç sergilemisti kendince, ama öyle bir geri çekilisti ki bu, "Al beni, sar kollarinla..." der gibi... Kaçiyorum kisvesinde, üzerine ag atar gibi; sirti dönük ama seninim gökyüzüne haykirir gibi...

Yüreginin yorgunlugu gözlerini acitiyordu.Yillar çok sey almis ama karsiliginda ne vermisti ona? Umutsuzken gelecek nice güzel günlerin müjdecisi olmak, agyr geliyordu artik; agir geliyordu yalan söylemek kendine ve hala iyi seylerin olabilirligine inandirdigi çevresindeki çaresiz insanlara... Agiz dolusu gülmek geliyordu içinden yarinlari düsünün düsünde. Özlemini "Uçun turnalar uçun, yarin oldugu yere..." diyerek dile getiriyor, bogazi acidiginda anliyordu avazi çiktigi kadar bagirdigini göklere. Duyan kimdi? Elbette, sevgiye inanan birileri; sevgiyi dogada, sevgiyi emekte, selpak satan, ayakkabi boyayan çocuklarda bulan; sevgiyi, köpeklerin gözlerinde, kedilerin tirnaklarinda, dis izlerinde yakalayan, isirilan ve kanatilan her yerin sonradan getirdigi vazgeçilmez kasintida, yanmada yasayan birilerinde... Çocugunu sevdigi gibi hayvanlari, börtüyü, böcegi seven; çatlayan toprakta yalinayak gezerken bardagindaki suyu paylasan; yagmurun her damlasina sahip çikip, "Hepsi üzerime yagsa, ziyan olmasa..." diyen; yarini doga gören, yarini paylasamayan, çocugundan kiskanan insanlik, benim insanlarikm, sevgiyi bilenim, sahip çikanim... Beni duyan birileri vardir elbet, söylerken sarkimi; dizelerim, ezgilerim ulasmistir sizlere... Yeni yetme kadar toy simdi yüregim... Ben her sevdada yeseren, her sevdada meyve verenim... Biten iliskilerim dallarimdan sonbaharda düsen yapraklardir; düserken acitan, zamanla topraga karisip bana besin olan... Unutmam budanan hiç bir kolumu, her dalimin ayri anisi olmustur çünkü.. Kimi kuzeye, kimi güneye bakar çiçeklerim; biri günes ister, digeri gölge. Ama hepsi bendendir, emegimdir, benim gövdemden, heybetimden parçadir.
Halkalarima bakmayin dostlar, onlar yillarimdir. Firtinali güzlerin gecesinde, poyrazlarinda tükendigim; terledigim yazlarda, gölgemde, asiklar, piknige gelen aileler agirladigim, meyvelerimi çalarken sopa yiyen çocuklarimin çileleri, sevgileri, yarinlaridir... Simdi, beni zamansiz yakaladi uzaklardan gelen hortum. Sevda yüklü deniliyor, bildigimiz hortumlardan degilmis, rivayet ediliyor. Önüne gelen agaci, evi, insani kapip götürürmüs, soru sormadan, hazirlik yapmaya firsat vermeden, toplamadan bavulunu, tasini, taragini... Köklerinden sökermis senin halkali yillarini. Sonra birakiverirmis bilmedigin diyarlara... Iklimi sicak, soguk fark etmez : Adi SEVDA imis onun. Zamansiz gelirmis, geliyorum demeden, kimseciklere görünmeden, bir gölge gibi, sir gibi, meltem gibi.. Ilik...

Direnmeyecekmissin, kizar, atarmis seni kurak, soguk iklimlere, kurtlara kuzulara yem olurmussun sonra. Üzerinde akbabalar dolasirmis ve bir bir girerlermis etine, sevdaya inanmayanlara, umudu içinde köreltenlere... Dogru yapiyor, kaybedecek nesi kalmis ki onlarin? Kutuplara atmali yürekleri gibi gözleri de, tenleri de donmus bedenlerini onlarin. Titremeliler buzlarin içinde, dokunusa, öpücüge hasret, lanet okumalilar aski hiçe saydiklari günlere geri gelmeyen sevenlere, kirilan yüreklere, yargisiz infaza gitmis noktali sonlara, virgüle dahi firsat vermedikleri...

Birakiyorum kendimi gökyüzüne... Heeeyt be!!! Var mi uçmak gibisi...! Söyle özgürce, kanatlarini gerdirmissin iki yanina; bakma yorulmus kollarin, yüregin pir pir eder, düsmezsin, zira seni tutacak sevgiye hasret yürekler var. Birlestiler mi koca bir gökyüzü daha yaratan; açtiklarinda kucaklarini, deryalari andiran, semayla özdes, sinirsizligin içinde sana yeni bir dünya yaratan bir ülke var altinda..

Korkma , düsmezsin..!

"BILINMEYENI GÖGÜSLEMESINI DE BILMEK GEREK !"


fıkranın devamı

İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye
Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca küçük köyün üstünde uçmuş,
serçeyle beraber.
Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yagmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.
Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan agaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...
Birbirlerine söz vermişler kuşlar;
Ayrılmayacagız diye.
Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,
Serçe herzamanki gibi sadık
Ama sevdigi de yabana atılmaz bir gerçek
Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.
O, baharların tatlı eglencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...
Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı
Ama kış acımasızdır, demiş göçmen
Yaşayamayız burda, aç kalırız üşürüz.
Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın, beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadıgı yere
Kalmaksa aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye.
Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bahara...
Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıflamış,
Onun kanatları uzun uçuşlar için degil.
Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş.
Çünkü hep kaçarlarmış kışlardan
Hep giderlermiş zorluklarından kışın, yeni baharlara
Bir fırtına yaklaşıyormuş
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış
Ama serçe iyice zayıflamış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım artık demiş
Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.
Birazdan okyanusa varacagız.
Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için , çok iyi bilirmiş buraları.
Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi
Serçe artık dayanamayacakmış,
Son bir sevgi ile seslenmiş göçmene
Artık gidemiyorum... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş......
Okyanus çok büyükmüş, serçe ise küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen küçük...
Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
fıkranın devamı

Adamın biri evine gelir ve posta kutusunda telefon faturasını görür. Bir bakar ki 3 milyar küsur lira fatura. Beyninden vurulmuşa döner. Hemen ayrıntılı fatura ister. Fatura gelir. Aranan bütün numaralar adamın arkadaşlarına ve dostlarına aittir. Adam "Bu nasıl olur? Ödeyeceğiz mecburen" der.. O sırada gözü papağanına takılır. Bir an tereddüt eder. Gece papağanı gözlemeye karar verir.
fıkranın devamı

Bilim adami Temel pirelerle deney yapiyor.Pireye sıçra diyor. Pire sicriyor. Zipla diyor: Pire zipliyor. Pirenin kanatlarini kopariyor ve zipla diyor. Zipliyor. rapor 1:
Pire kanatlari koparimis olarak zipladi. Bu defa ayaklarini kopariyor ve zipla diyor hareket yok. Bir daha zipla diyor yine hareket yok . Adam yaziyor. Rapor 2:
Pirelerin ayaklari kopunca kulaklari duymuyor.
fıkranın devamı

Adamin biri evine gelir ve posta kutusunda telefon faturasini görür.Bir bakar ki 3 milyar küsür lira fatura. Beyninden vurulmusa döner.
Hemen ayrintili fatura ister. Fatura gelir. Aranan bütün numaralar adamin arkadaslarina ve dostlarina aittir.Adam
-"Bu nasil olur? Ödeyecegiz mecburen" der.
O sirada gözü papaganina takilir. Bir an tereddüt eder.
-"Yok canim hayvancagizin günahini aliyorum" der içinden ama süphe de devam etmektedir.
-"Ya yapmissa", "Yok, yok yapmamistir...."
Gece papagani gözlemeye karar verir. Papagan kafesinden çikar ve telefonun basina gidip rehberi açar, adamin arkadaslarini tek tek arayip saatlerce konusmaya baslar.Adam sinirden çildirmis bir sekilde papagani yakalar ve kanatlarindan duvara çiviler. Papagan çarmiha gerilmis bir vaziyette duvarda asili kalmistir. Adam sinirle papagani azarlar;
- "Bir hafta burada asili kal da aklin basina gelsin. Çek bakalim cezani !"
Adam gider. Papagan bir bakar karsi duvarda çarmiha gerilmii Isa durmakta.
Hemen muhabbet koyulur;
- "Birader sen ne kadardir buradasin?"
- "2000 yildir buradayim" der Isa.
Papagan hayretler içinde kalmistir;

- "Ohaaaa!.. Nereyi aradin lan öyle?"
fıkranın devamı

Uçak fabrikasında yeni bir tasarım. Herşey mükemmel. İlk test uçuşu fakat uçağın kanatları gövdeyle bağlantı yerinden kopuyor. Tüm ekip enkazın başında. Birisi
-"Kanatla gövdenin birleştiği yerlere delik delin" diyor. Yeniden hesaplamalar, iki yıllık çalışma, test uçuşu. Ne yazık ki akıbet aynı. Kanatlar yok. Fabrikaya taşınan enkazın başındaki acayip adamdan aynı öneri.
-"Delik delin kardeşim."
Üçüncü denemenin de akıbeti aynı olunca proje sorumluları acayip adamın dediklerini uygularlar. Sonuç tam bir BAŞARI. İnanılmaz bir sağlamlık. Acayip adamı fabrika içinde bulurlar ve proje müdürünün önüne getirirler.
-"Biz bu kadar Profesör ve Mühendis, bilim adamı çözemedik, sen çözdün bu sorunu; kimsin sen?" Adamcağız sıkılarak:

-"Tuvalet temizleyicisiyim, kahrolası tuvalet kağıtları hiç bir zaman delikli yerlerinden kopmazlar da!".
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama