Kurtla Fıkraları

loading...

180-ÇİMDUR O!.. Temel askerde nöbetçi kulübesinde gece nöbeti tutmaktadır. Bir ara tel çitlerin dışında ağaçlar arasında ayak sesleri duyar, belli belirsiz karartılar görür, bağırır: -Çimdur O!..,Cevap gelmez,sesler devam edince bir şarjörü o tarafa boşaltır ve allarım düğ-mesine basar. Birlikte koşuşmalar, komutlar, araç homurtuları ve allarım sesleri birbirine karışır. Güvenlik güçleri kısa sürede olay yerine ulaşır, çevre abluka altına alınır ve projektörler ile alan aydın-latılır. Saha dikkatli bir şekilde araştırılırken kulübe yakınından başka bir Karadenizlinin sesi çınlar: - Pir inek furulmuştur,komitanum!.. 181-TAVANA NASIL Almanya’ya çalışmaya giden ilk işçilerimizden birine kalacağı yerden bir oda verilir. Eşyalarını yerleştirirken büyük abdesti gelir, alafranga tuvaleti tanımadığından giderecek bir yer bulamaz, Çok sıkışınca yanındaki bir kesekâğıdının içine yapar, pencereden dışarı atmayı düşünür. İkinci kattan aşağı baktığında insanları görür, daha ileri atmak için sallarken kesekâğıdının dibi yırtılır ve pislik tavana fırlar, yapışır, suları da tabana süzülür. Biraz sonra her tarafı pis bir koku kaplar ve kat görevlisi orada biter. Yerdeki ve tavandaki durumu görür, hayretlere düşer, arkadaşlarını çağırır: -Bu adam yere işerken tavana nasıl s.çtı? Diye merakla olayı çözmeye çalışırlar. 182-SANA BİR KÖY Ümraniye-Artvinliler Derneği Yönetimi, hemşerileri Hasan Mezarcı’yı genel seçimlerde gö-nüllü olarak destekler ve tercih oyları ile farklı seçilmesini sağlar. Aydın bir din adamı olarak tanıdıkları eski Müftüleri, daha sonra Atatürk aleyhindeki söz ve davranışları ile basın-yayında manşet olur. Dernek yönetiminde tartışmalar çıkar ve gerçeği kendisinden öğrenmek için TBMM’deki odasına gidilir. Konu açılır, alınan cevaplardan yayınların doğru olduğu anlaşılır. O sıralarda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlığını kazanmıştır ve ileri gelenleri ülkemize sık sık ziyaret eder ve Birleşik Türk Devletleri kurulması konu edilir. Milletvekili Hasan Bey Atatürk’ü eleştirirken bir ara: -Ülkenin bazı fabrikalarını ve arazilerini üzerine geçirdi, diye söyleyince dernek 2.Başkanı ve sözcüsü Fevzi Durmuş: -Fabrikalar ve araziler halka bir örnek olsun, diye bizzat ilgilendi ve sonra da kendi hisselerini halkına hibe etti. Şimdi sizin arkanızda güçlü bir Türkiye var, diğer Türk Devletleri ile “Birleşik Türk Devletleri” kurun ve Başkenti’ni de Ardahan veya Kars yapın; Ardanuç’un Yolağzı ve Yaylacık Köyleri’nin yarısından fazlası benim akrabalarıma aittir, beni kırmazlar, beğendiğin köy senin olsun. Binlerce dönüm arazi; tarlası, çayırı, ormanı, yaylası ve soğuk pınarları ile. Biz sizi dedelerimizin hesabını sorasınız diye buraya göndermedik, onlar gittikleri yerde hesaplaşsın. Biz sizi buraya bizim haklarımızı koruyun diye gönderdik. Şu anda bakanlıklarda rüşvetler dönüyor, sizin göreviniz buna engel olmaktır. Siz şu anda bir millettekisiniz, saygı duyarız. Tartışma şartlarımız eşitlenince konuşuruz, der ve konuyu kapatır. Ertesi günü gazetelerde manşet: ”Bakan Özdağlar’ın makam odasında valizler dolusu rüşvet parası ele geçti”. 183-TEK SU KAYNAĞI Anne alışverişe çıkar, iki buçuk yaşındaki bebeğe babası göz kulak olur. Yavrucak halının üzerinde 'çay seti' oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okur, ara sıra da bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla- ikram ettiği suları çay niyetine içer ve oyuna katılır. Derken anne eve gelir; baba, anneye sus işareti yapar, bebeği izlemesini ister. Bu çok şirin hareketi anne ile paylaşmayı düşünür. Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çay içer gibi içmesini izler. Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslenir: - Oyun arkadaşının uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi koca-cım? 184-BİZ DA… Ardanuç-Yolağzı Köyü’nden “Kotsulo”olarak bilinen Süleyman Dinçer dedemiz çarşıya gi-der. Bir dükkânda alış veriş yaparken köylümüze bir memur takılır. -Amca, O köylü kadınlarla nasıl yatıyorsunuz? Allah aşkına!.diye alaylı bir şekilde so-rar.Dedemizin cevabı hazırdır: -Onlari, şeherlinin karısı saniyeruh, Ço!… 185-SONRA DÖNER Adamın biri köyünden kasabaya gider, yol hayli uzun olunca kasabada yemek yedikten sonra köyüne dönmeyi düşünür. Bir lokantaya girer, garsondan bir çorba ister ve afiyetle yemeye başlar. Bu arada hınzır garson da “şu köylü ile bir dalga geçeyim de aval aval düşünsün”,diye arkadaşına işaret eder ve köylümüz çorbasını içince yanında biter: -Eeemm!.Efendim,arkadan ne alırdınız? Diye sorar. Adam kızarır, bozarır ve cevabı patlatır: -Sen önümdekini kaldır, sonra döner verirsin. 186-BİZ DİYERUH DA Kafkasya’dan yeni göç eden Kontromlu Koçi Pehlivan ile Ali Pehlivan, Samusharlı pehlivanlar ile güreş tutarlar ve önüne gelenleri yıkarlar. Bu işe çok kızan köylüleri kabul etmez, tekrar ettirirler. İki güreşçimiz bu sefer rakiplerinin omuzlarını yere yapıştırdıktan sonra göğüslerine oturur ve “Pes” deninceye kadar kalkmak istemezler. Canları acıyan alttaki güreşçiler bağırırlar: -Ola, biz diyeruh da, aho köyli demiyer… 187-GELİNCİK Bir dağ köyünde hamile bir kadının kocası; doğumdan önce ölür, tek başına kalır, kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar. Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan değilse de, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar, tek başına tüm zorluklara göğüs gerer ve yavrusuna bakmaya çalışır. Günler geçer ve kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır. Gelincikle bebek evde yalnız kalırlar. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve döner, Kapıda Gelincik’in kanlı ağzını yalarken görür, çıldırmış gibi gelinciğe saldırır ve oracıkta hayvanı öldürür. Tam o sırada içerdeki odadan bebeğin sesi duyulur, anne odaya koşar; odada beşiğin içinde bebeğini ve yanında parçalanmış bir yılanı görür. 188-DOKTORA TEZİ VE DANIŞMAN... Bir Tavşan önüne bir daktilo almış, tak tuk tak tuk bir şeyler yazıyor. Oradan geçen bir Tilki: - Hey Tavşan, ne yazıyorsun? - Doktora tezimi yazıyorum. - Ha öyle mi, çok güzel, ne hakkında? - Tavşanların Tilkileri nasıl yedikleri hakkında. - Yok, canım, olur mu öyle şey, hiç Tavşanlar Tilki yerler mi? - Olur canım, gel istersen, sana ispat edeyim. Beraberce Tavşanın yuvasına girerler. Biraz sonra Tavşan tek başına çıkar ve yine daktilosunun başına geçer, tak tuk bir şeyler yazmaya devam eder. Daha sonra oradan geçen bir Kurt, Tavşanı görür. - Hey Tavşan, ne yazıyorsun? - Doktora tezimi. - Ne hak kında? - Tavşanların Kurtları yemesi hakkında. - Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde, buna kim inanır? - Gel istersen göstereyim, der. Beraberce ine girerler, Tavşan biraz sonra dışarıya yalnız çıkar. Tavşanın yuvasını merak mı ettiniz? Manzara şudur: Bir köşede Tilkinin kemikleri. Bir köşede Kurdun kemikleri. Diğer köşede ise tavşanın “Doktora Danışmanı Aslan”, kürdanla dişlerini temizlemektedir!.. 189-TANİMİYAN YOH Artvinli yaşlı bir hanım Trabzon’da uçağa bindirilir, Sabiha Gökçen Hava Alanı’nda oğlu tarafından karşılanacaktır. Uçak havalanır, hostesler servis yapar, nenemiz açık bir çay ister, hostes bir şeyler söylese de anlamaz. Herkes bir şeyler içerken açık çay gelmez, bir müddet sonra isteğini tekrarlar, ancak çay yine gelmez. Nenemiz bu duruma iyice bozulur, inerken yolcuları uğurlayan hostese yanaşır ve: -Sen bizim Yunus’u bilursunuun? Diye sorar. Hostesin “bilmiyorum, neden sordunuz ki?” de-mesi üzerine ağzından baklayı çıkarır: -İstanbol’da Yunus’u tanımayan ŞİLLUH yohtur da. NOT:Sayın admin kategoriler arasında "Artvin Fıkraları" kısmını göremedim.Açmanız olası mı? Teşekkürler.
fıkranın devamı

soru: iki elma geceliyin diskoya eglenmeye gitmisler neden cevap: kurtlarini dokmek icin.
fıkranın devamı

Akşehir’in en iyi avcılarından biri, silâhını kuşanmış, ava gitmiş. Her ava gidişinde birkaç tane kurt da vurmaktaymış....
fıkranın devamı


Nasrettin Hoca bir gün eşeğine binmiş kasabaya gidiyormuş. Yolda bir köylüye rastlamış. Selamlaşıp tanışmışlar. Köylü onun hiç sevmediği Nasrettin Hoca olduğunu anlayınca, kasaba o yanda değil bu yanda deyip, Hoca’yı bataklığa yönlendirmiş. Hoca olayı hemen anlamış. Köylü Akşehir’e gidiyorum deyince, Akşehir bu tarafta deyip, köylünün kurtlar vadisine gitmesini sağlamış.


fıkranın devamı


Gurbette çalışan iki Karadenizli den biri izinden dönmüş,hemşerisine memleketten haberler veriyordu.
-Memlekete kar yağdı;kurtlar,çakallarköye indi!deyince araların da şu söyleşi geçti:
-Bir zarar verdiler mi?
-Sizin cil horozu çakal kaptı!
-Peki,Karabaş neredeymiş?
-Eşek Karabaş ı tekmeyle öldürmüş!
-Eşek değirmen de değil miydi?
-Değirmenden babanın tabutunu getirmişti!
-Uy babam öldü mü?
-Öldü ya...Ananın ölümüne dayanamadı da!
-Ah anam ah o da mı öldü?Desene ocağım söndü.Evim boş kaldı.
-Hayır,boş kalmadı.O da yangın da yandı,kül oldu

fıkranın devamı


Bir gün aslanin birinin cani çok sikilmis, söyle bir ormani gezeyim tebaamla biraz egleneyim demis...

Ormanda gezerken bir devekusu görmüs, hemen devekusunu boynundan yakalamis, öteki pençesiyle de "sak, sak, sak" diye üç tokat atmis hayvana, sonra da
" Söyle "demis
" Kim bu ormanin krali? ",
devekusu ürkekçe
" Sensin aslan abiyyy " demis,
" Tabii benim " demis aslan ve " Sak, Sak, Sak " diye üç tokat daha atip firlatmis hayvani.

Derken aslanin karsisina bir kurt çikmis, tutmus kurdu boynundan;
" sak, sak, sak" diye atmis tokadi,
" Söyle " demis
" kim bu ormanin krali ",
kurt da ürkek ürkek "sensin aslan abi" demis,
Aslan da " Tabi benim " demis, "sak, sak, sak" diye üç tokat daha atmis firlatmis bi kenara.

Derken bu defa aslanin karsisina bir fil çikmis, tam tirsik tirsik kenardan siyirtacagi sirada kurtla devekusu gelip
"sen bu ormanin krali degil misin aslan abi? kos yakala su hayvani" demisler.

Bu gazi yiyen aslan kosmus tutmus fili "sak, sak, sak" diye patlatmis tokadi ve hemen sormus
" Söyle; kim bu ormanin krali? "...
Filin kafasi bir atmis, tutmus hortumuyla bunu
"Pat, pat, pat" diye üç kere yere çarptirip firlatmis atmis...

Aslan yerden zorlukla kalkip elleriyle üstünü silkerken file dönmüs ve söyle demis

"Bilmiyosan bilmiyom de kardesim"... ne vuruyorsun...

fıkranın devamı


Bir gün aslanın birinin canı çok sıkılmış, şöyle bir ormanı gezeyim tebamla eğleneyim biraz demiş. Ormanda gezerken bir devekuşu görmüş, yakalamış devekuşunu boynundan; öteki pençesiyle de "Şak, Şak, Şak" diye üç tokat atmış hayvana, "söyle bakalım!" demiş, "kim bu ormanın kralı?", devekuşu ürkekçe "Sensin aslan abi" demiş, "tabi benim" demiş aslan ve "Şak, Şak, Şak" diye üç tokat daha atıp fırlatmış hayvanı. Derken aslanın karşısına bir kurt çıkmış, tutmuş kurdu boynundan; "Şak, Şak, Şak" diye atmış tokadı, "Söyle" demiş, "kim bu ormanın kralı", kurt da ürkek "sensin aslan abi" demiş, aslan da "tabi benim" demiş, "Şak, Şak, Şak" diye üç tokat daha atmış, fırlatmış bir kenara. Derken bu defa aslanın karşısına bir fil çıkmış, tam korkarak kenardan sıyrılacağı sırada kurtla devekuşu gelip "sen bu ormanın kralı değil misin aslan abi? koş yakala şu hayvanı" demişler. Bu gazı yiyen aslan koşmuş tutmuş fili "Şak, Şak, Şak" diye patlatmış tokadı ve hemen sormuş "söyle bakalım; kim bu ormanın kralı?". Filin kafası bir atmış, tutmuş hortumuyla aslanıyla "Pat, Pat, Pat" diye üç kere yere çarptırıp fırlatmış atmış. Aslan yerden zorlukla kalkıp elleriyle üstünü silkerken, file dönmüş ve şöyle demiş "Bilmiyorsan bilmiyorum de kardeşim.."

fıkranın devamı

Soru : iki elma geceleyin diskoya eğlenmeye gitmişler neden?cevap : kurtlarını dökmek için...
fıkranın devamı

Kirmizi baslikli kiz ormanda dolasirken kurtla karsilasir.. Kurt kirmizi baslikli kizi bir sure kova...
fıkranın devamı

Gurbette çalışan iki Karadenizliden biri izinden dönmüş, hemşerisine memleketten haberler veriyordu :
- Memlekette kar yağdı, kurtlar çakallar köye kadar indi, dedi.
Bunun üzerine arkadaşı:
- Bir zarar verdiler mi?
- Sizin çilli horozu çakal kaptı.
- Peçi Karabaş nerede imuş?
- Eşek Karabaşa tekme atarak öldirmuş.
- Eşek değirmenda değul miydu?
- Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
- Uy, babam öldi mu?
- Öldü ya. Ananın ölümüne dayanamadu da..
- Ah anam ah! O da mu öldi?
- Eviniz yanarken kurtaramaduk.
- Uyy desene ocağum söndü...
fıkranın devamı

(İster inanın ister inanmayın gerçek)

Artvin'de gecirdiğimiz 3 yılın bir kıs ayında Trabzon!dan Artin'e dönerken feci bir tipiye yakalandık. Ama inanın sis gibi yagıyor meret...

Derken kaptan muavini cagırdı. Çünkü yol kapandı kapanacak.Hopa'dan Artvin'e çıkmaktayız o sırada.. dagda kalsak Allah muhafaza kurtlara yem olacaz... Neyse kaptan cagırdı muavini"Mustaa (mustafa demek istedi), haçen bi gel..." Bizim "mustaa" anında bitti kaptan mevkiinde.. "Buyur kaptan"...
"Hele tak su sinzurleri"... Bizim mustaa araba durur durmaz atladı aşağı... taktı zincirleri o sogukta zincirleri çıplak elleriyle... biz de arabada bir ileri bir geri gidip gelip zincirlerin takılmasını bekliyoruz... Neyse, zincir takıldı biz harekete gectik... Yaklaşık 2-3 km gittikten sonra kurda kusa yem olmayacagımız fikrine varan kaptan tekrar durdurdur arabayı ve yine atnı edayla "Mustaa, hele bi gel bakayum" ... bizim pire mustaa "buyur kaptan" dedi ve bekledi kaptanın emrini... "hadı çöz zincirleri, artık poyle gidebiliruz" dedi ve mustaa yine atladı arabadan... bizler yine bir ileri bir geri derken çıkarttık zincirleri ayaklarımızdan (!)... Artık herkez mutlu ve huzurlu bir sekilde mutlu bir sekilde 3-4 yüz metre yolculuk ettikten sonra birden otobüsü durdurdu kaptan... ve bu sefer yüksek bi sesle bagırdı "mustaa.. hele gel bakayum..." Artık mustaa titriyordu" (nedense)... Kaptan "nerde zincurler bakayum?" diyince mustaa hiç istifini bozmadı ve "e yoldadur kaptan" "neden almadın peki MUSTAA"... ve bizleri 2 saat boyunca güldürecek cevap tüm otobüzte yankılandı "E işi bitti da!!"

Bu olaydan sonra ben laz hemserilerimizin çok mu akıllı (zincirleri unutma ihtimalini düşünmesi), yoksa saf olduklarına karar veremedim...

Taktir sizlerin...
fıkranın devamı

Kurt ormanda yalnız başına gezerken ormanlar kralı aslana rastlamış. Aslan:
-Kurt kardeş gel benimle takılda sana delikanlılık öğreteyim demiş. Kurt kabul etmiş.
Birlikte ormanda gezmeye başlamışlar. Derken ormandan bir hayvanın gürültüsü duyulmuş. Arslan şöyle bir diklenmiş kurta demiş ki:
-Kurt kardeş bak bakalım gözlerim kanlandımı?
-Kurt bakmış evet abi kanlandı demiş.
Arslan:
-Kurt kardeş geç bakalım arkama dötüm gidip gidip geliyormu?
Kurt geçmiş arkasına ve:
-Evet abi dötün gidip gidip geliyor demiş
Arslan hemen gitmiş ve gürültü yapan hayvana bir pençe vurmuş hayvan paramparça yerde.
Kurt bu olaydan çok etkilenmiş ve arslana demişki:
-Arslan abi ben delikanlılığı öğrendim bana müsaade et gideyim demiş. Arslanda izin vermiş.
Neyse Kurt ormanda gene gezmeye başlamış. Tilkiye rastlamış. Tilki kardeş gel sana delikanlılık öğreteyim demiş. (arslandan öğrendi ya öğretecek)
Beraber gezmeye başlamışlar. Derken ormandan bir atın kişnemesi duyulmuş.
Kurt şöyle bir diklenmiş tilkiye demişki bak bakalım tilki kardeş gözlerim kanlandımı. Tilki bakmış ve
-Yook kanlanmadı demiş.
Kurt:
-Lan oğlum deki kanlandı.
Tilki:
-Tamam abi kanlandı demiş.
Kurt:
-Geç arkama bak bakalım dötüm gidip gidip geliyormu.
Tilki geçmiş arkasına bakmış.
-Yook abi dötün gidip gidip gelmiyor.
Kurt Kızmış:
-Lan oğlum deki gidip gidip geliyor.
Tilki çaresiz:
-Tamam abi dötün gidip gidip geliyor.
Kurt hemen koşarak kişneyen atın yanına gitmiş.
At buna öyle bir çifte savurmuşki kurt 2.80 yerde.
Tilki hemen kurdun başucuna ve demişki:
-Aha kurt abi şimdi hem gözlerin kanlandı hem de dötün gidip gidip geliyor!
fıkranın devamı

Kirmizi baslikli kiz ormanda dolasirken kurtla karsilasir.. Kurt kirmizi baslikli kizi bir sure kovaladiktan sonra kuytu bir yerde kistirir.. Kirmizi baslikli kiz..

-Yakisikli kurt sen beni yeme. Ben de sana bir kere vereyim..

demis ve kurt oracikta baslamis kirmizi baslikli kizi goturmeye. Aradan biraz zaman gecince kurdun isi bitmis ve artik avini yemek zamanı geldigini dusunmus. Ama kirmizi baslikli kiz tatmin olmamis ve bir kez daha istemis. Kurt zaten dunden razi ikinci kezde isi bitirmis.

Bu boyle altinci yedinci derken kurt kirmizi baslikli kizin uzerine yigilivermis. Kirmizi baslikli kiz da pantolonunu giyip babaannesinin evinin yolunu tutmus.Yolda bekci ile karsilasmislar..

Bekci kirmizi baslikli kizi yakaladigi gibi asilmis kulagina.

-Bak kizim bu, bu hafta ucuncu kurt..... bir daha olmasin.

-Kirmizi baslikli kizdan yanit gelir bi kerem verim beni birak.

fıkranın devamı

Bir gün aslann birinin canı çok sıkılmış,şöyle bir ormanı gezeyim
tebamla eğleneyim biraz demiş...Ormanda gezerken bir devekuşu
görmüş,yakalamış devekuşunu boynundan öteki pençesiyle de "Şak, Şak,
Şak" diye üç tokat atmış hayvana,"Söyle LAN!"demiş "Kim bu ormanın
kralı?", devekuşu ürkekce "Sensin aslan abiyyy"demiş,"Tabi lan
benim" demis aslan ve "Şak, Şak, Şak" diye üç tokat daha atıp
firlatmış hayvanı. Derken aslanın karşısına bi kurt çıkmış, tutmuş
kurdu boynundan; "Şak, Şak, Şak" diye atmış tokadı, "Söyle lan"
demiş "kim bu ormanın kralı",kurt da ürkek "sensin aslan abi" demiş,
Aslan da "Tabi lan benim" demiş,"Şak, Şak, Şak" diye üç tokat daha
atmış fırlatmış bi kenara.
Derken bu defa aslanın karşısına bi fil
çıkmış, tam tırsık tırsık kenardan sıyırtcağı sırada kurtla devekuşu
gelip
-sen bu ormanın kralı değil misin aslan abi? koş yakala su
hayvanı demişler. Bu gazı yiyen aslan koşmus tutmuş fili "Şak, Şak,
Şak" diye patlatmış tokadı ve hemen sormuş "Söyle lan; kim bu
ormanın kralı?"...Filin kafası bir atmış, tutmuş hortumuyla
bunu "Pat, Pat, Pat" diye üç kere yere carptırıp firlatmış
atmış...Aslan yerden zorlukla kalkıp elleriyle üstünü silkerken file
dönmüş ve şöyle demiş
-Bilmiyosan bilmiyom de kardeşim....
fıkranın devamı

Erzurumun Tekman ilçesinde meşhur Hasan ağa varmış Hasan ağa kasabanın ileri gelenleriyle samimi olurmuş kasabaya yeni gelen hakim etrafı tanımak halkla kaynaşmak istemiş. ileri gelen zenginler toplanmışlar.hasan ağa da toplantıya iştirak etmiş.Yemişler içmişler geç vakte kadar eğlenmişler. Hasan ağa da evine gelmiş yatmış. Gece rüyasında kendi sürüsüne kurt dalmış sürüleri param parça etmiş.Hasan ağa çok bunalmış birde ne görsün akşam tanıdığı hakim köpek kılığında gelmiş hangi kurda vurmuşsa dağıtmış ve sürüyü kurtarmış.Çok heyecanlanan Hasan ağa birden uyanmış çok şükür rüyaymış demiş.Kendine gelen ağa hemen hakim beye iyi bir koç alarak evine gitmiş.zili çalar kapıyı açan hakim beyin hanımıdır.buyrun der ağa. hekim bey evdedir. sesi duyan hakim buyur ağa hayırdır "sabah sabah hele baağ ğeberi yokmiş gibi davranir" diye içinden geçirir.Hekim beğ bu goçi sene getirdim.Neden etme hekim beğ akşam olanlari bilisen benim süriyi kurtlardan kurtardınya nasıl eeee sen köpek olmuştunya deyince ha*ıktr der kapıyı kapatır.Ağa hemen hııırr daha hersi inmemiş.
fıkranın devamı

Hayvanlar, kendi aralarında, en zeki hayvan yarışması düzenlemişlerdi. Her hayvan, kendini hayvanların en zekisi sandığından, bu yarışmayı kazanacağını sanıyordu. Ama hepsi de yarışmanın birinciliğine iki güçlü aday olduğunu bilmekteydi; bu adaylardan biri tilki, biri de sansardı. Kurnazlıkta, zekada, bu ikisine üstün başka hiçbir hayvan yoktu. Bu yarışmayı ya biri, ya öbürü kazanacaktı.

En zeki hayvan yarışmasının yapılacağı gün yaklaştıkça, yarışma birinciliğine iki güçlü aday olan sansarla tilki arasında korkunç bir rekabet başlamıştı. Bu iki zeki hayvan birbirlerine düşman olmuşlardı. Sansar tilkinin, tilki de sansarın kazanmaması için, elinden geleni yapıyordu.

Sansar,

- Tek tilki kazanmasın da, zarar yok, ben de kazanmamaya razıyım... diyordu.

Tilki de,

- Tek sansar kazanmasın da, kim kazanırsa kazansın... diyordu.

Durum bu denli düşmanlığa varınca, sansarla tilki, en zeki hayvan yarışmasının birinciliği için başka bir aday aramaya başladılar. Öyle bir hayvan bulmalıydılar ki, zeka konusunda kendileriyle yarışa çıkamasın, onlara bir zararı olmasın, yani hayvanların en aptalı olsun. Araya araya buldular bu hayvanı: Öküz...

Bir sabah sansar, yemyeşil bir çayırlıkta otlamakta olan öküzün yanına gidip,

- Merhaba öküz kardeş, diye söze başladıktan sonra, öküzün zekasını övmeye başladı.

Öküz büyük bir alçakgönüllülükle gülümseyerek,

- Benimle alay mı ediyorsun sansar kardeş? dedi.

Sansar,

- Ne diye alay edecekmişim, dedi, hayvanların en zekisiyle alay etmek haddime mi kalmış...

Sansar, öküzü hayvanların en zekisi olduğuna inandırmak için diller döktü. Bununla da yetinmeyip öbür hayvanları da, öküzün en zeki hayvan olduğuna inandırmaya çalıştı. Sansardan sonra çayırda otlayan öküzün yanına tilki gitti. Kendisine bön bön bakan öküze,

- Ah öküz kardeş, dedi, gözlerinden zeka kıvılcımları çıkıyor. Öküz,

- Ben her ne kadar öküzsem de sandığın kadar da öküz değilim, kendimi bilirim, dedi.

Tilki,

- İnan olsun öküz kardeş, dedi, senin o zeka kıvılcımları çakan pırıl pırıl gözlerine bakarken, ipnotize olup kendimden geçiyorum. En zeki hayvan yarışmasının rakipsiz tek adayı sensin.

Tilki, öküzün zekasını tanıtmak için, can düşmanı sansardan daha büyük bir reklam kampanyasına girişti.

Hayvanlar, öküzün zeki olmadığını, yarışmayı kesinlikle kazanamayacağını elbet biliyorlardı. Ama sansarla tilkinin, kendilerinden baskın çıkıp en zeki hayvan seçilmemesi için, öküzün zeki olduğu yalanına inanmadıkları halde inanmış göründüler. Birbirlerine öküzün ne büyük zekası olduğunu ballandıra ballandıra anlatmaya başladılar.

- Aman zürafa kardeş, bizim öküz yok mu, ben onun kadar zeki hayvan görmedim...

- Hiç bilmez olur muyum, devekuşu kardeş, öküz benden bile zekidir. Sen ne dersin leylek kardeş?

- En zeki hayvan yarışmasında ben oyumu, gözümü kırpmadan öküze vereceğim. Dağlar, taşlar, ormanlar, çöller, kayalar, dereler, hayvanların öküz övgüleriyle yankılanıyordu:

- Hayvanların en zekisi öküzdüüüür!

- Öküzden daha zeki hayvan yoktuuuur!

- Bizim en zekimiz öküüüüz!

Bütün hayvanların bu yoğun propagandası karşısında öküz de yavaş yavaş, gerçekten hayvanların en zekisi olduğuna inanmaya başlamıştı. Kendi kendine şöyle diyordu:

- Çakal, sansar, tilki, bütün hayvanlar söylüyor, hayvanların en zekisi benmişim. Hepsi de aldanmıyor ya, öyleyse dedikleri doğru...

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün hayvanların en zekisi olduğunda anlaştılar. Böylece öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi, yükselmiş oldu. Öküz artık kasıla kasıla yürüyor, şişine şişine böğürüyor, yayıla yayıla kuyruk altından mayıs bırakıyordu.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında, çiftesi en pek hayvan yarışması yapılacaktı. Hiç kuşkusuz, çiftesi en pek hayvan, ya at yada katırdı.

Eşek de,

- Benim de çiftem güçlüdür! diye araya giriyorduysa da, katırla atın çiftesi yanında eşeğin çiftesinin adı bile geçmezdi.

Katır atın, at da katırın çiftesi en güçlü hayvan diye seçileceğinden korkuyordu. Bu iki hayvan arasında tarih boyunca süren kanlı bir çifte atma rekabeti vardı. Bu iki can düşmanı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine atıp tutmaya başladılar. At şöyle diyordu:

- Hıh, katırın çiftesi de çifte mi sanki... Öküz bile ondan daha sert çifte atar. Babası eşek olan bir hayvanın çiftesinden ne çıkar..

Katır da şöyle demekteydi:

- Atın çiftesiyle sinek bile ezilmez. Öküzün çiftesi bile atınkinden daha güçlüdür.

At derede su içmekte olan öküzün yanına gidip ona şöyle dedi:

- Ey sayın öküz, sen dünyanın yalnız en zeki değil,hem de çiftesi en güçlü hayvanısın!

Art sol ayağıyla bastıgı taze fışkıdan fos diye bir ses çıkaran öküz,

- Aman at kardeş, dedi, sen varken benim çiftemin lafı mı olur.

At üsteledi:

- Yoo, sayın öküz, sen bir çifteyle katırı devirirsin. Boşuna alçakgönüllülük gösterme.

At gitti, arkasından katır, öküzün yanına geldi,

- Dünyanın çiftesi en güçlü hayvanı sayın öküze saygılarımı sunarım, dedi.

Öküz, bu sözlere önce inanmak istemedi, ama katır,

- Benim çifte de, atın çiftesi de seninkinin yanında hiç kalır.. deyince,

- Ben onlardan daha iyi bilecek değilim ya... diyerek,

çiftesinin pekliğine inanmaya başladı.

Her hayvan kendini çiftesi en güçlü hayvan sanıyordu. Horoz bile, mahmuzuyla çifte atabileceğini sanmaktaydı. İşte bu yüzden bütün hayvanlar, çiftesi zayıf bir hayvanın çiftesi en pek hayvan olarak seçilmesini istemekteydi.

Yarışma günü geldi. Bütün hayvanlar, öküzün çiftesi en güçlü olduğunda birlik gösterdiler.. Böylece en zeki hayvan olan öküzün çiftesi en güçlü hayvan olarak da hayvanlar toplumundaki yeri, işi, görevi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında hızlı koşma yarışı yapılacaktı. Her hayvan, hatta kaplumbağa bile, kendisini en hızlı koşan hayvan sanmaktaydı. Ama yine her hayvan içinden, en hızlı koşan hayvanın ya tavşan yada tazı olduğunu biliyordu. Hepsinin içinde de, her zaman, her yerde olduğu gibi, en güçlüye, en başarılıya düşmanlık, kıskançlık, çekemezlik duyguları vardı. Onun için, en hızlı koştuklarını bildikleri halde, tavşanla tazının yarışmayı kazanmasını istemiyorlardı.

Hızlı koşmada en amansız rakip olan tavşanla tazı, yarışma günü yaklaştıkça birbirlerine can düşmanı olmuşlardı. Tazı,

- Ben birinci olmayacaksam, öküz olsun daha iyi... diyordu.

Tavşan da aynı düşüncede olduğundan öküze gidip,

- Sen yalnız en zekimiz, en çiftesi güçlümüz değil, hem de bizim en hızlı koşanımızsın sayın öküz, dedi. Öküz, tavşana,

- Tazı da senin gibi düşünüyor... dedi.

Yarışma günü gelip çattı. Bütün hayvanlar koşmaya başladılar. Hızlı koşabilenler, rakipleri birinci olmasın diye birbirlerini çelmelediklerinden, önleyip engellediklerinden düşüp devriliyorlardı. Hepsi de, içlerinde en yavaş koşan öküzün birinci gelmesini istiyorlardı, ona yol veriyorlardı. Bunun sonunda öküz birinci oldu.

En zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan hayvan seçildiğinden, öküzün hayvanlar toplumundaki yeri, düzeyi, işi, görevi daha da yükselmişti. Öküzün burnu büyümüştü, yanına varılmıyordu artık.

Gel zaman, git zaman... En yakışıklı hayvan seçimi yapılacaktı. Bütün hayvanlar kendilerini en yakışıklı sanmaktaydı. Ama hepsi de en güzel hayvanın dağ keçisiyle geyik olduğunu da biliyorlar, bu iki güzel hayvanı kıskanıyorlardı. Tek onlar birinci seçilmesin de, isterse öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçilsin...

Geyikle, dağ keçisine gelince, bu iki rakip birbirlerinin aleyhine propagandaya girmişlerdi. İkisi de birbirlerinin çok çirkin olduğunu yayıp duruyordu. Dağ keçisi geyik, geyik de dağ keçisi için,

- Öküz bile ondan yakışıklıdır... diyordu.

Öbür hayvanlar da, yalan olduğunu bildikleri halde öküzün en yakışıklıları olduğuna inanmış görünmeye başlamışlardı. Seçim günü geldi. Bütün hayvanlar oylarını öküze verdiler. Böylece öküz en yakışıklı, en güzel hayvan seçildi. Bu seçimden hayvanların en güzeli, en yakışıklısı olan geyikle dağ keçisi bile memnundu.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlar arasında en yırtıcı olanı seçilecekti. İki aday vardı, biri kurt, biri de kuş... Kuş deyince serçe kuşu değil, kartal. Kurtla kartaldan daha yırtıcı hayvan yoktu. Ama yine.de bütün hayvanlar, bu gerçeği bildikleri halde, kendilerinin en yırtıcı olduğunu sanıyorlardı.

Kartal, yatıp geviş getirmekte olan öküzün yanına gitti:

- Sayın öküz, dedi, akılsız kurt, kendisini senden daha yırtıcı sanıyor. Öküz,

- Ben hiç yırtıcı değilimdir, dedi, çünkü ot yerim.

- Yooo, hiç alçakgönüllülük göstermeyin boşuna... Siz kurda göre çok daha yırtıcısınız.

Az sonra da yanına gelen kurt, öküze,

- Dünyanın en yırtıcı hayvanını selamlarım... dedi.

Öküz,

- Yanılıyorsun kurt kardeş, dedi, evet ben en zeki hayvanım. Evet, en çiftesi pek hayvan benim. Evet, en hızlı koşan hayvan benim. En yakışıklı hayvan da benim. Ama en yırtıcı değilim. Sen benden çok daha yırtıcısın.

- Hayır, hayır... İstersen sen benden üstün olabilirsin yırtıcılıkta...

Seçim günü gelip çattı. Öküz, hayvanların oybirliğiyle en yırtıcı hayvan seçildi. Bu birincilikten sonra, hayvanlar toplumundaki yeri, işi, düzeyi daha da yükseldi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanların en düşünür olanı seçilecekti. Elbette bu yarışmada en güçlü iki aday kazla hindiydi. Her zaman olduğu gibi, bu iki güçlü aday birbirlerine düşünce, yine öküz en düşünür hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman... En koruyucu hayvan seçimi yapılacaktı. Elbette hak, çoban köpeğiyle kurt köpeğinden birinindi. Ama en koruyucu hayvan seçiminde çoban köpeğiyle kurt köpeği bile oylarını öküze vermişlerdi. Öküzün,

- Ben kendimi bile koruyamam... demesi, seçilmesini önlemedi. Ama seçimden sonra, öküz de kendisinin en koruyucu hayvan olduğuna inanıp böğürerek, köpek taklidi yapıp havlamaya çalıştı.

Gel zaman, git zaman... En büyük hayvan seçimi yapılacaktı. Ya fil, ya deve kazanacaktı yarışmayı. Ama karınca bile kendini hayvanların en büyüğü sandığından, fille deveyi büyüklükte çekemiyor, başka bir hayvanın birinci olmasını istiyordu. Fille deveye gelince, onlar da birbirlerine düşmüşlerdi. Seçim yapıldı. Çok demokratik bir seçim olmuştu. Öküz, seçimi kazanmış, hayvanların en büyüğü seçilmişti.

Artık böbürlenmesinden, öküzün yanına varılamıyordu.

Gel zaman, git zaman... En sütlü hayvan yarışması yapılacaktı. Yarışmayı, ya ineğin ya mandanın kazanacağı biliniyordu Ama gelgelelim, memeleri olmayan, bütün yaşamında bir damla süt bile görmemiş olan tavuklar bile, kendilerini en sütlü hayvan sanıyorlar, bu yüzden de mandayla ineği kıskanıyorlardı. Aralarındaki rekabet yüzünden birbirlerine düşmüş olan mandayla inekse, tek rakibi birinci olmasın diye, öküzün en sütlü hayvan olduğunu söylüyorlardı. Manda, öküzün yanına gidip, ona en sütlü hayvan olduğunu söyleyince, öküz,

- Siz beni kızkardeşim inekle karıştırdınız galiba, dedi, ben hiç süt vermedim şimdiye dek... Memelerim de yok. Manda,

- Maşallah siz o kadar sütlü bir hayvansınız ki, dedi, süt vermek için memeye bile ihtiyaç yok.

Arkadan inek, öküzün yanına geldi. Ağabeyine en sütlü hayvan olduğunu söyledi. Öküz,

- Yahu, memem bile yok ki, süt vereyim... dedi. Öküz böyle söylerken, biyandan da işiyordu. Bunu gören inek,

- İşte, işte bak ne güzel de süt veriyorsun! diye bağırdı. Öküz,

- Ne sütü yahu, işiyorum... dedi. İnek de ona,

- Demek sen şimdiye dek hep süt işiyormuşsun da haberin bile yokmuş... dedi.

Bütün hayvanlar, başta en sütlü hayvan olan mandayla inek, öküzün en sütlü hayvan olduğunu yaymaya başladılar. Dağ-taş onların yaydıkları reklamla inledi.

- En yağlı süt, öküz sütü!

- Sütlerin en temizi öküzün sütüdür.

- Öküz öyle sütlüdür ki, süt işer!

Bu yoğun reklamlarla artık öküz de sidiğinin süt olduğuna, sanrı renkli süt işediğine inanmıştı.

Seçim zamanı geldi. Bütün hayvanlar, en başta da inekle manda, oylarını öküze verdiler. Böylece öküz, en sütlü hayvan seçildi.

Gel zaman, git zaman... Hayvanlara yeni bir başkan seçilecekti. Oldum bittim hayvanların başkanı elbet aslandı. Yine bir aslanın başkan seçileceğine hiç kuşku yoktu. Ama ne var ki, kaplan da başkanlığa adaylığını koymuştu. Kaplan,

- Ya o, ya ben!... diyordu.

Kaplan böyle diyordu ama, aslanın yine başkan seçileceğinden korkuyordu. Bunun üzerine "Ya o, ya ben!" diyen kaplan,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Aslan da, kaplanın başkanlığa adaylığından sonra başkan olmaktan umutsıızluğa kapılmaya başlamıştı. Ya kaplanı başkan seçerlerse... Tek kaplan seçilmesin diye, aslan da,

- Ne o, ne ben! demeye başladı.

Bütün hayvanlar, hak etmediklerini, layık olmadıklarını bile bile hayvanların başkanı olmak istiyorlardı. Her başarılı, her güçlü kıskanıldığından, onlar da aslanla kaplanı çekemiyor, kıskanıyorlardı. İşte böyle böyle hayvanların başkanlığına öküz aday gösterildi. Çünkü hayvanlar, inanmadan öküzü en zekileri seçmişler, ama sonra sonra inanmaya başlamışlardı. Öküzü, yalan olduğunu bile bile, en sütlü hayvan, en güzel hayvan seçmişler, sonradan bu seçim resmileşince kendi yalanlarına inanmaya başlamışlardı. E böyle olunca, en zeki, en çiftesi pek, en hızlı koşan, en yakışıklı, en yırtıcı, en düşünür, en iyi koruyan, en büyük, en çok süt veren hayvan olan öküz, neden hayvanların başkanı olmasındı? Bu denli çok üstünlük ne aslanda vardı, ne de kaplanda... Kaldı ki, rakibi kaplan seçilmesin diye, tarih boyunca hayvanların başkanı olan aslan bile, öküzün başkanlığa kendisinden daha layık olduğunu söylüyordu. Yeni başkan adayı kaplansa,

- Başkanlık öküzün hakkıdır! diyor da başka bir şey demiyordu.

Öbür hayvanlara gelince, nasıl olsa kendileri başkan olamayacaklarına göre, onlara en az zararı olan, hiç de rakip saymadıkları öküzün başkan olmasını istiyorlardı. İşte böylece seçim zamanı gelince, bütün hayvanların oybirliğiyle öküz başkan seçildi. Başkan öküz, kendini gerçekten başkan sanarak başkan gibi davranmaya başlayınca, hayvanlar da bu davranışı karşısında onu gerçekten başkan sanmaya başladılar.

Hayvanların tarihini yazan gergedan, çağını yazdığı tarih kitabına bu olayı şöyle yazdı:

"Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur."


fıkranın devamı

Issizligimda yürüdüm bugün, kalabalikta, yanimda arkadasim ama ben yalniz.. Düsünceli... "Sevmek, bu kadar kolay miydi ya da yürek yeni bir paylasima asik olabilmek için zamansizca dalar miydi?" Yanit yoktu...

Dalivermisti iste, kimselere sormadan, izin istemeden, aralanan bir kapidan süzülüvermisti içeri.. Dayanmisti, biraz da olsa direnç sergilemisti kendince, ama öyle bir geri çekilisti ki bu, "Al beni, sar kollarinla..." der gibi... Kaçiyorum kisvesinde, üzerine ag atar gibi; sirti dönük ama seninim gökyüzüne haykirir gibi...

Yüreginin yorgunlugu gözlerini acitiyordu.Yillar çok sey almis ama karsiliginda ne vermisti ona? Umutsuzken gelecek nice güzel günlerin müjdecisi olmak, agyr geliyordu artik; agir geliyordu yalan söylemek kendine ve hala iyi seylerin olabilirligine inandirdigi çevresindeki çaresiz insanlara... Agiz dolusu gülmek geliyordu içinden yarinlari düsünün düsünde. Özlemini "Uçun turnalar uçun, yarin oldugu yere..." diyerek dile getiriyor, bogazi acidiginda anliyordu avazi çiktigi kadar bagirdigini göklere. Duyan kimdi? Elbette, sevgiye inanan birileri; sevgiyi dogada, sevgiyi emekte, selpak satan, ayakkabi boyayan çocuklarda bulan; sevgiyi, köpeklerin gözlerinde, kedilerin tirnaklarinda, dis izlerinde yakalayan, isirilan ve kanatilan her yerin sonradan getirdigi vazgeçilmez kasintida, yanmada yasayan birilerinde... Çocugunu sevdigi gibi hayvanlari, börtüyü, böcegi seven; çatlayan toprakta yalinayak gezerken bardagindaki suyu paylasan; yagmurun her damlasina sahip çikip, "Hepsi üzerime yagsa, ziyan olmasa..." diyen; yarini doga gören, yarini paylasamayan, çocugundan kiskanan insanlik, benim insanlarikm, sevgiyi bilenim, sahip çikanim... Beni duyan birileri vardir elbet, söylerken sarkimi; dizelerim, ezgilerim ulasmistir sizlere... Yeni yetme kadar toy simdi yüregim... Ben her sevdada yeseren, her sevdada meyve verenim... Biten iliskilerim dallarimdan sonbaharda düsen yapraklardir; düserken acitan, zamanla topraga karisip bana besin olan... Unutmam budanan hiç bir kolumu, her dalimin ayri anisi olmustur çünkü.. Kimi kuzeye, kimi güneye bakar çiçeklerim; biri günes ister, digeri gölge. Ama hepsi bendendir, emegimdir, benim gövdemden, heybetimden parçadir.
Halkalarima bakmayin dostlar, onlar yillarimdir. Firtinali güzlerin gecesinde, poyrazlarinda tükendigim; terledigim yazlarda, gölgemde, asiklar, piknige gelen aileler agirladigim, meyvelerimi çalarken sopa yiyen çocuklarimin çileleri, sevgileri, yarinlaridir... Simdi, beni zamansiz yakaladi uzaklardan gelen hortum. Sevda yüklü deniliyor, bildigimiz hortumlardan degilmis, rivayet ediliyor. Önüne gelen agaci, evi, insani kapip götürürmüs, soru sormadan, hazirlik yapmaya firsat vermeden, toplamadan bavulunu, tasini, taragini... Köklerinden sökermis senin halkali yillarini. Sonra birakiverirmis bilmedigin diyarlara... Iklimi sicak, soguk fark etmez : Adi SEVDA imis onun. Zamansiz gelirmis, geliyorum demeden, kimseciklere görünmeden, bir gölge gibi, sir gibi, meltem gibi.. Ilik...

Direnmeyecekmissin, kizar, atarmis seni kurak, soguk iklimlere, kurtlara kuzulara yem olurmussun sonra. Üzerinde akbabalar dolasirmis ve bir bir girerlermis etine, sevdaya inanmayanlara, umudu içinde köreltenlere... Dogru yapiyor, kaybedecek nesi kalmis ki onlarin? Kutuplara atmali yürekleri gibi gözleri de, tenleri de donmus bedenlerini onlarin. Titremeliler buzlarin içinde, dokunusa, öpücüge hasret, lanet okumalilar aski hiçe saydiklari günlere geri gelmeyen sevenlere, kirilan yüreklere, yargisiz infaza gitmis noktali sonlara, virgüle dahi firsat vermedikleri...

Birakiyorum kendimi gökyüzüne... Heeeyt be!!! Var mi uçmak gibisi...! Söyle özgürce, kanatlarini gerdirmissin iki yanina; bakma yorulmus kollarin, yüregin pir pir eder, düsmezsin, zira seni tutacak sevgiye hasret yürekler var. Birlestiler mi koca bir gökyüzü daha yaratan; açtiklarinda kucaklarini, deryalari andiran, semayla özdes, sinirsizligin içinde sana yeni bir dünya yaratan bir ülke var altinda..

Korkma , düsmezsin..!

"BILINMEYENI GÖGÜSLEMESINI DE BILMEK GEREK !"


fıkranın devamı

İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye
Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca küçük köyün üstünde uçmuş,
serçeyle beraber.
Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yagmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.
Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan agaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...
Birbirlerine söz vermişler kuşlar;
Ayrılmayacagız diye.
Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,
Serçe herzamanki gibi sadık
Ama sevdigi de yabana atılmaz bir gerçek
Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.
O, baharların tatlı eglencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...
Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burda bekleyelim demiş yeni baharı
Ama kış acımasızdır, demiş göçmen
Yaşayamayız burda, aç kalırız üşürüz.
Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın, beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.
Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadıgı yere
Kalmaksa aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye.
Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bahara...
Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıflamış,
Onun kanatları uzun uçuşlar için degil.
Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş.
Çünkü hep kaçarlarmış kışlardan
Hep giderlermiş zorluklarından kışın, yeni baharlara
Bir fırtına yaklaşıyormuş
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış
Ama serçe iyice zayıflamış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım artık demiş
Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.
Birazdan okyanusa varacagız.
Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için , çok iyi bilirmiş buraları.
Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi
Serçe artık dayanamayacakmış,
Son bir sevgi ile seslenmiş göçmene
Artık gidemiyorum... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş......
Okyanus çok büyükmüş, serçe ise küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen küçük...
Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama