Mendil Fıkraları

loading...

bir gün araba ilr giderken arabama çocuk yaklaştı abi abi allah kuluyum bende 1 perçete al fakırlere yardım at dedi adamda ha ............len ordan ben tafaş şahine binerken siz mendilçiler poşşaminiyosunuz kesin siz aldınız tinerleri satıyorsunuzdur. (HEPİNİZİ İYİ YAKŞAMLAR)BAY
fıkranın devamı

Ayakları feci kokan adam, arkadaşına tiyatroya gitmeyi teklif etti. - Hay hay, dedi arkadaşı. ...
fıkranın devamı

Bir yarisma düzenlenir,türkiyeyi temsilen Namık Kemal katilir.Amaç en uzun malı olani 1.seçmek...
fıkranın devamı

Ayakları çok fena kokardı.Bir gün bir arkadaşına birlikte tiyatroya gitmelerini teklif etti.-H...
fıkranın devamı

Kadin elindeki ipek mendili kocasina gostererek: Bu senin sekreterinin degilmi?Adam da :nerden buldu...
fıkranın devamı

1.. Serbest dolaşım çıkar . İyi bir eğitimi ve geçerli bir işi olmayanların hepsi (İpini koparanlar) çil yavruları gibi Avrupa'nın dört bir yanına dağılır .

2.. Hide Park'ta Türk usulü piknik yapar. (5 aile, 28 çocuk, kamyon, kebap, rakı, çiğ köfte, pijama, atlet, ip, top, tüp, çaydanlık, buz kabı, karpuz, tavla, okey, haşlanmış yumurta ve patates, pet şişe, naylon poşet, arabesk, gürültü ve kavga)

3.. Versailles Sarayının önünde seyyar satıcılık yapar.(Salatalık, lahmacun, simit v.s.)

4.. Wembley stadyumunun girişinde seyyar köfteci açar.

5.. Çocuklar trafik ışıklarında cam siler, mendil satar.

6.. Metro istasyonu girişlerinde kokoreç yapıp satar. Sakatat yasağını takmaz. Kolluk kuvvetlerinden koşarak kaçar. Kaçamazsa rüşvet vermeye çalışır.

7.. Lourvre müzesinde kapkaççılık yapar.

8.. Chapms Elises Bulvarı'nda düğün konvoyu yapar.

9.. Çeşitli alanlarda mafyalar oluşturur. Devlet arazilerini Türklere satar.

10.. Mafyadan aldığı arazilere gecekondu yapar. Gecekondularda inek, koyun, tavuk ve kaz besler. Kurduğu mahalleyi kurtarılmış bölge ilan eder.

11.. Yere tükürür. Kendini uyaran vatandaşı döver. Yakalandığında ise polise sürekli "abi !" diye hitap eder.

12.. Galatasaray Avrupa kupalarında başarı elde ettiğinde kutlama konvoyu yapar. Havaya ateş açar ve birkaç Avrupa vatandaşı için "Kim vurduya" tur ayarlarlar.

13.. Sanki asırlardır oradaymış da diğerleri yeni gelmiş ve kendisini rahatsız ediyormuş gibi davranır.

14.. Bir fast food'da yanındaki kız arkadaşına baktığından şüphelendiği adamı döver.

15.. Yenebilecek her şeye içinde domuz eti oluğu şüphesiyle bakar.

16.. Avrupalı tüm kadınlara şırfıntı gözüyle bakar ve günde 25 kadına sarkıntılık eder. Sonunda Avrupalı zannettiği bir Türk kızının ağabeylerinden dayak yer. Yaraları iyileştikten sonra aynı kızla çıkmaya başlar.

17.. Kızlar bir Avrupalı ile evlenebilmek için kırk takla atar. Babaları izin vermeyince evden kaçar. Babaları polisi arar. Kız 18 yaşından büyük olduğu için polis babayı pek sallamaz. Baba kendi işini kendi görmek ister ve herifin kardeşini öldürerek kan davası çıkarmaya çalışır.

18.. Arabasıyla caddelerde turlarken İbo'nun kasetini yüksek sesle çalarak kız tavlamaya çalışır.

19.. Evde bulgur pilavıyla beslenmeye çalışır ve tüm imkanlarını bir Mercedes sahibi olmak için seferber eder.

20.. Türkiye'ye gelip geri dönerken bir minibüs dolusu besin maddesi götürür. Sucuk ve pastırmaları halk sağlığına aykırılığı nedeniyle gümrükte terk eder. Terk etmeden önce iki saat süreyle arbede çıkarır.

21.. Seyyar lahmacun sattığı mahalleye servis yapan pizza dağıtıcısını döver. Olaya polis karışırsa başka bir gün tüm aşiretiyle gelip pizza dükkanını dağıtır.

22.. Kurban bayramlarında kamuya ait yerlerde kurban keser. Kan gövdeyi götürür.

23.. "Yok canım abarttın. Şu anda yurt dışında olanlar bu saydıklarının çoğunu yapmıyorlar ki" diye milletini savunanlar, o günler geldiğinde Türklerin Avrupa'da kanun, kitap dinlemeyecek kadar çoğunluk olacağını göz ardı ederler.

24.. Türkiye'nin nüfusu 16 milyona İstanbul'un nüfusu 1 milyona düşer. Refah seviyesi ve toplumsal kalite son haddine kadar yükselir. Kimse kimsenin malına, namusuna yan gözle bakmaz. Türkiye'de kalmış olanlar, dini bayramlarda ve yaz tatillerinde Avrupa'ya kaçarak Türkiye'nin sakinleşmesini beklerler.

25.. Türkiye'de eğitim seviyesi %98 üniversite düzeyine yükselir. İşsizlik kalmaz. İşçi ithaline başlanılır. Çevre kirliliği sıfıra düşer. Sanat ve kültür yurdun her köşesine yayılır. Arabesk sanatçıları iş alanlarını Avrupa'ya kaydırır. Turizm patlar.

26.. Ülkemiz temiz, sakin ve yaşanası bir memleket olur. Siyasi tartışmalar konuşma platformunda kalır.

27.. Hayal gücü iyi çalışan okuyucular bir bu kadar daha madde üretir.

Yaaa ! Dostlar . İşte böyle . Bundan sonra kimse "Biz Müslüman bir ülkeyiz; Avrupalılar bu yüzden bizi AB'ne almıyorlar" ya da "Türkiye'de demokratikleşme sağlanamadı; onun için giremiyoruz AB'ne" savunmalarını yapmasın . Çünkü alakası yok . İşte yukarıda sayılan maddeler yüzünden giremiyoruz AB'ne. Onlar yeni bir İstanbul olmaktan korkuyorlar . Kendi milletini tanımayan bazıları da hemen işi siyasi ve dini nedenlere dayandırıyorlar. "Yahu bir beceremediler şu AB'ne girmeyi" diye siyasetçileri suçluyorlar. Zavallı siyasetçi ne yapsın. Eldeki malzeme bu. AB'ne girer miyiz, girmez miyiz bilinmez ama fırsat bu fırsat, Avrupalılar Türkiye'deki bazı aksaklıkları gidermek için türlü şartlar sürüyorlar ortaya. Devlet seviyesinde çözülmesi gerekenlere eyvallah. Elbet çözülür ama ya bireyler ? Yani yukarıda anlatılanlar. Onu çözecek babayiğit ne Türkiye'de var ne Avrupa'da. Yoksa AB adam olana çocuk oyuncağı ama biz adam olamadık ki.
fıkranın devamı

Adamın biri aklını kuru fasulye ile bozmuş. Her gün en az 5 porsiyon kuru fasulye yiyormuş. Tabi doğal olarak sürekli gaz çıkartıyormuş. Bir gün bir kıza aşık olmuş. Sonuçta evlenmeye karar vermişler. Ama kızın bir şartı varmış, o izin verene kadar bir daha kuru fasulye yemeyecekmiş. Adam kızı çok sevdiğinden çaresiz kabul etmiş şartı ve evlenmişler. Aradan 2 yıl geçmiş. Kadın kocasının iş yerine telefon etmiş ve geç kalmamasını, kendisine bir sürprizi olduğunu söylemiş. Adam içinden "yaşasın" demiş "demek bana en sonunda kuru fasulye pişirdi". İşten izin alıp erken çıkmış. Tam evine doğru yürürken bir lokantanın önünde mis gibi kuru fasulye kokusu gelmiş burnuna. "Nasıl olsa evde de yiyeceğim şurada bir porsiyon yesem birşey olmaz" diye düşünüp girmiş lokantaya. Kuru fasulyeyi görünce kendisini kaybetmiş ve 10 porsiyon yemiş. Daha sonra hemen kalkıp evinin yolunu tutmuş. Karısı onu kapıda karşılamış ve sürprizi görene kadar gözlerini bağlayacağını, sakın açmamasını söylemiş. Adam denileni yapmış. Kadın kocasının gözlerini bağlayıp onu salona götürmüş. Tam gözlerini açacakken telefon çalmış.Kadın:
- Sakın bir yere ayrılma ve gözlerinide açma. Sürprizin bozulmasını istemiyorum.
Diyerek, diğer odada bulunan telefonu açmaya gitmiş. Sürprizin kuru fasulye olduğundan emin olan adam beklemeye başlamış. Tam o anda 10 porsiyon kuru fasulyenin gazı adamı sıkıştırmaya başlamış. Karısı gelene kadar rahatlamak için zaaaaart diye bırakmış. Koku gitsin diye el yordamı ile pencereyi açıp ceketi ile kokuyu dışarı doğru süpürmüş. Karısı telefonu kapatıp geri dönmüş. Tam gözünü açacağı sırada yine telefon çalmış. Kadın yine gözlerini açmamasını tembihleyip diğer odaya geçince adam yine koyuvermiş zaaaaaart diye. Hemen pencereyi açıp aynı şekilde havalandırmış salonu. Sonunda karısı gelmiş. Adamın gözündeki mendili açmış ve
-Müjde hayatım annemle babam bize geldi!
Demiş, heyecanla kanepede oturan yaşlı çifti göstererek.
fıkranın devamı

Bir zamanlar kuru fasulyeye çılgınca düşkün bir adam varmış. Kuru fasulyeye bayılırmış, ama her zaman fasulyenin sonraki etkisi utandırıcı ve canlı bir tepki oluyormuş. Bir gün bir kıza rastlamış ve aşık olmuş. Evlenmeye karar vermişler fakat kız ancak kuru fasulye yemeği bırakırsan evlenmeyi kabul ederim diye şart koşmuş. Adamımızda büyük bir fedakarlık gösterip fasulyeyi bırakmış. Kısa bir süre sonra evlenmişler.
Bir kaç ay sonra, bir aksam adamımız işte iken telefonu çalmış. Arayan hanımı. Akşamleyin bir saat geç gelmesi için rica etmiş, adam kabul etmiş. İşten çıkan adam dışarıda bir saati doldurmak için gezinirken bir restoranttan gelen kuru fasulye
kokusuna yenik düşmüş. Sadece bir porsiyon yerim diye içeri girmiş fakat
hızını alamamış. Bir, iki, üç, beş, yedi derken 10 porsiyona tamamlayıp dışarı çıkmış. Fakat dışarı çıkar çıkmaz hemen gaz olayı başlamış.
Adamda koşturarak karşıdaki parka gitmiş ve bir güzel başlamış osurmaya. Fakat durmaya niyeti yok. Osurdukça osuruyor. En sonunda tamam demiş artık kalmadı. Saatte zaten doldu, artık eve geri dönebilirim.
Eve gelmiş, zile basmış, karısı kapıyı açıp kocasının kucağına atlamış. Kocacım sana bir sürprizim var fakat biraz bekle deyip bir mendil bulmuş ve kocasının gözlerini bağlamış. Ardından kocasının koluna girip onu yemek masasının başındaki sandalyeye oturtmuş. Gözündeki bağı tam açacakken telefon çalmış. Karısı gözünü açmaması için yemin ettirdikten sonra telefona cevap vermeye gitmiş.
Fakat bu arada adamımızın gaz olayı yine son haddine gelince bakmış karısı da hala telefonla konuşuyor adam ağırlığını bir poposunun üstüne vermiş ve koyvermis. Hem yüksek sesliymiş, hem de çürük yumurta kadar olgun. Hemen el yordamıyla pencereyi bulmuş, koşmuş pencereyi açmış, pantolonunu çıkartmış, donunu çıkartmış ve dışarıda donunu sallayarak havalandırmış. Pencereyi kapatarak gene el yordamıyla yerine dönmüş. Karısı konuşmaya devam. Ee demiş bizimki fırsattan tekrar istifade edelim. Bu sefer öbür polosunun üstüne ağırlığını vermiş ve tekrar koyvermis. Bu ödül bile kazanabilirmiş.Hemen tekrar el yordamıyla pencereyi bulmuş, koşmuş pencereyi açmış, pantolonunu indirmiş, donunu çıkartmış ve dışarıda donunu sallayarak havalandırmış. Pencereyi kapatmış ve yerine dönmüş. Kulağı içerdeki telefon konuşmasında,veda sözleri özgürlüğünün sona erdiğine işaret edene kadar bu duruma beş dakika kadar devam etmiş. Mutlu bir şekilde gülümsemiş masumca. Karısı döndüğünde, onu o kadar beklettiği için özür dilemiş. Gözünü açıp açmadığını sormuş ve kocası gözünü hiç açmadığına yemin etmiş. Bunun üzerine karısı, gözündeki bağı çözmüş ve bağırmış ...
- "İYİKİ DOĞDUN ALİ, HAPPY BİRTHDAY ALİ..."
Fakat bu sırada DOĞUM GÜNÜ PARTİSİ için hazırlanmış masanın etrafında oniki adet misafir ağızları bir karış açık oturmuş adama bakıyorlarmış..

fıkranın devamı

Ayakları çok fena kokardı.Bir gün bir arkadaşına birlikte tiyatroya gitmelerini teklif etti.
- Hay hay, dedi arkadaşı.Ama eve git, ayaklarını yıka ve temiz bir çorap giy. Söz mü?
Tiyatroya gittiler. Yerlerine oturdular. Aradan beş on dakika geçmeden etrafındakiler mendillerini burunlarına götürmeye başladı.
- Hani söz vermiştin.
- Vallahi değiştirdim. İnanmazsın diye kirlileri de cebime koydum. Nah!...
fıkranın devamı

Bir zamanlar kuru fasulyeye çılgınca düşkün bir adam varmış. Kuru fasulyeye bayılırmış, ama her zaman fasulyenin sonraki etkisi utandırıcı ve canlı bir tepki oluyormuş. Bir gün bir kıza rastlamış ve aşık olmuş. Evlenmeye karar vermişler fakat kız ancak kuru fasulye yemeği bırakırsan evlenmeyi kabul ederim diye şart koşmuş. Adamımızda büyük bir fedakarlık gösterip fasulyeyi bırakmış. Kısa bir süre sonra evlenmişler.
Bir kaç ay sonra, bir aksam adamımız işte iken telefonu çalmış. Arayan hanımı. Akşamleyin bir saat geç gelmesi için rica etmiş, adam kabul etmiş. İşten çıkan adam dışarıda bir saati doldurmak için gezinirken bir restoranttan gelen kuru fasulye
kokusuna yenik düşmüş. Sadece bir porsiyon yerim diye içeri girmiş fakat
hızını alamamış. Bir, iki, üç, beş, yedi derken 10 porsiyona tamamlayıp dışarı çıkmış. Fakat dışarı çıkar çıkmaz hemen gaz olayı başlamış.
Adamda koşturarak karşıdaki parka gitmiş ve bir güzel başlamış osurmaya. Fakat durmaya niyeti yok. Osurdukça osuruyor. En sonunda tamam demiş artık kalmadı. Saatte zaten doldu, artık eve geri dönebilirim.
Eve gelmiş, zile basmış, karisi kapıyı açıp kocasının kucağına atlamış. Kocacım sana bir sürprizim var fakat biraz bekle deyip bir mendil bulmuş ve kocasının gözlerini bağlamış. Ardından kocasının koluna girip onu yemek masasının başındaki sandalyeye oturtmuş. Gözündeki bağı tam açacakken telefon çalmış. Karısı gözünü açmaması için yemin ettirdikten sonra telefona cevap vermeye gitmiş.
Fakat bu arada adamımızın gaz olayı yine son haddine gelince bakmış karısı da hala telefonla konuşuyor adam ağırlığını bir poposunun üstüne vermiş ve koyvermis. Hem yüksek sesliymiş, hem de çürük yumurta kadar olgun. Hemen el yordamıyla pencereyi bulmuş, koşmuş pencereyi açmış, pantolonunu çıkartmış, donunu çıkartmış ve dışarıda donunu sallayarak havalandırmış. Pencereyi kapatarak gene el yordamıyla yerine dönmüş. Karisi konuşmaya devam. Ee demiş bizimki fırsattan tekrar istifade edelim. Bu sefer öbür polosunun üstüne ağırlığını vermiş ve tekrar koyvermis. Bu ödül bile kazanabilirmiş.Hemen tekrar el yordamıyla pencereyi bulmuş, koşmuş pencereyi açmış, pantolonunu indirmiş, donunu çıkartmış ve dışarıda donunu sallayarak havalandırmış. Pencereyi kapatmış ve yerine dönmüş. Kulağı içerdeki telefon konuşmasında,veda sözleri özgürlüğünün sona erdiğine işaret edene kadar bu duruma beş dakika kadar devam etmiş. Mutlu bir şekilde gülümsemiş masumca. Karisi döndüğünde, onu o kadar beklettiği için özür dilemiş. Gözünü açıp açmadığını sormuş ve kocası gözünü hiç açmadığına yemin etmiş. Bunun üzerine karisi, gözündeki bağı çözmüş ve bağırmış ...
- "IYIKI DOGDUN ALİ, HAPPY BIRTHDAY ALİ..."
Fakat bu sırada DOGUM GÜNÜ PARTISI için hazırlanmış masanın etrafında oniki adet misafir ağızları bir karış açık oturmuş adama bakıyorlarmış..
fıkranın devamı

Temel'in doğum günüdür ama arkadasi Dursun gelmemiştir. Temel Dursun'a gelmediği için çok kızar.
Ertesi gün Temel'e mektup vardır. Temel mektubu açar ve şu yazmaktadir:
- Sevgili Temel, Ben Dursun, senin doğum gününü unutmadım. Sana hediye gönderecektim özel örülnmüş mendillerden ama....... Burnunun uzunluğunu bilmediğim için gönderemedim kusura bakma.
fıkranın devamı

Bir yarışma düzenlenir,Türkiyeyi temsilen Nam-ı Kemal katılır. Amaç en uzun *iki olanı 1.seçmek. Yarışma başlar, Fransız çıkarır masaya kor:60cm. Herkes alkışlar sesler yükselir v.s. Sıra Almandadır, kendinden emin bir şekilde oda çıkarır 90cm. Sesler daha da yüksek çıkar. Son yarışmacı Nam-ı Kemal'e gelir sıra. Açar ve masaya kor. Ama oda ne! 5-6cm kadar bizimkinin *iki. Herkes güler yuhalar. Nam-ı Kemal elini cebine atar ve kırmızı bir mendil çıkarır. Mendili *ikinin biraz önünde sallar *iki oraya kadar uzar, mendili biraz daha *ikinin uzağında sallar ve hoop *iki mendilin yanında. En son mendili topak yapar ve atabildiği kadar uzağa atar: Hadi git getir oğlum.
fıkranın devamı

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
- Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...





fıkranın devamı

cemildi adı, herkes gibi deli kanlı annesi ölürken hayatın başındaydı
daha beş yaşındaydı çok zaman oldu cemildi adı, 17 yaşındaydı
kalbi temiz, biraz fakir bir delikanlıydı seviyordu, sevgiyi biliyordu seviyordu güzeller güzeli cennet kızını
köyün en güzel kızı, ve en akıllı gözleri yakıcı ateşti, bakışı kalpleri delen ışık cemilin aşkı bir cennet kızı
cennetten gelmiş kadar güzel aşk bu ne ferman dinler ne de kanun
gel zaman, git zaman aşk büyüdükçe büyüdü alevleri gökleri, haberi köyü sardı direnmek zordu, aşk ateşti, kalp ise ateşin yeri
kızda aslında onu seviyordu ama ne fark eder onunla evlenmeyecektiya
nede olsa ailesi karşıydı yasemin ailesine karşı gelemezdiya
Cemille evlenemezdi ailesi şehirliyle evlenmesini istiyordu
şehirliyle evlenip onunla hayat kuracaktı şehirli zengindi de ha
apartmanları, lüks arabası birde fabrikası vardı biraz yaşlıydı ama
zengin bir adamdı cemil sahip olduğu kalbi satıp bunları alamazdıya
zaman hızlı geçti, ve yaseminin nişan hazırlıkları başladı
Cemil in ise bitmeyen uykusuz geceleri yasemini seviyordu
sevdiği ise elden gidiyordu denemeliydi şansını bir kez daha

Cemil, yasemini kaçırmak istiyordu cemil çiçeklerin güzelliğini yaşatmak çiçeği kıştan kaçırmak istiyordu yasemini istiyordu
bir gün yasemine söyledi onu sevdiğini yasemini, kaçırmak istediğini
yasemin ümit vermemeliydi dedikya, akıllı kızdı, ve şehirliyle evlenecekti babasının sözünü dinleyecekti maalesef yasemin cemille gitmeyecekti Şahini sevdiğini söyledi aslında bu yalana ne kendisi, nede cemil inanmadı ne yapsın cemil, çaresizlikti, gururdu, aşktı bunun adı sevdiğini incitemezdi zaman çabuk geçti yasemin evlenip gitti cemilin ise hayalleri cemil duramazdı artık, köyü terk etmeliydi gitmeliydi kimsenin bilmediği uzak yerlere
aslında oda bilmiyordu nereye gideceğini belki kaderin sürüklediği bir yolda ilerleyecekti yasemini unutacak, aşkın bittiği yerde, yeni bir hayat kuracak orada başka biriyle evlenecek mutlu olacaktı
nede olsa daha gençti yasemini unutacaktı yasemini sevdiğini unutacaktı gitmek çözüm olmadı yasemini unutmaya aşk büyüdü, büyüdü, büyüdü, yangın ağaçlara, kalpteki ateş akla ulaştı sevgiliyi unutmak, sevgiden kaçmak ne zordu ne zordu, sevdiğinden kaçıp, sevdiğini çöllerde aramak bir yaz günüydü, hava sıcaktı cemil yasemini unutacaktı unutana kadar dolaşacaktı cemil yavas yavaş bilincini kaybetmeye başladı kendinden geçmiş bir halde geziyordu
dağlarda, ovalarda çöllerde yalnızlığın, aşkla buluştuğu yerde
aklını kaybediyordu deliriyordu galiba hatta delirmişti aradan aylar geçti, cemili bulduğumda akbabalar cemilin ölmesini bekliyordu
vücüdu kan içindeydi akbabalar, kan içinde bırakmışlardı cemili

ölmek üzereydi, aç susuz, sıcak bir yaz gününüydü aldık götürdük cemili, canlıydı hala nefes alıyordu sadece bir hafta boyunca
sonra yasemin adını duyduk dudaklarından yasemin, yasemin, yasemin
adam sen kimsin, nereden geldin yasemin, yasemin yasemin sevdiğinin ismiydi cemil ise bir deliydi Komşu köyde bir Hoca vardı. Genelde dağlarda yaşayan bir hoca. Aslında insanlar bu hocaya da deli derlerdi ama ben ondan o kadar hikmetli sözler duyardım ki onun dünyadaki en zeki en bilgili insan olduğuna inanırdım. Herkesle konuşmayı sevmeyen, aslında az konuşan biriydi. Hikmet sahibi, bilgili bir hocaydı işte. Ben çocukken çok kötü hastalanmıştım. Ölmek üzereyken hastalandığımı duymuş ve gelmiş. Odadan herkesi çıkarmış ve yarım saat kadar yanımda kalmış. Ne yaptığını bende hatırlamıyorum ama bazı dualar okuduğunu hatırlıyorum ve sonrada uyuduğumu. Uyandığımda Hoca gitmişti ve ben kendimi çok iyi hissetmiş ayağa kalkmıştım.

Cemili Hocanın yanına götürdük ve hoca cemilin yanında kalmasını istedi zaten biz gitmeden onun rüyasını görmüş, onu bekliyordu. Hoca her gün cemille konuşurdu fakat, cemil hiç tepki vermeden gözleriyle boş boş bakar ve dinlerdi. Cemil deliydi ama hoca ona sürekli telkinlerde bulunur, kainattaki mükemmel nizamdan, kainatta her şeyin hikmetli olarak yaratıldığından, kainatın bir mektup olduğundan bahsederdi. Birlikte bazen bir katran ağacının tepesine çıkarlar geceleri yıldızlar izlerler, dağlarda geceleri esen rüzgarın sesini, dua eden, zikir çeken böceklerin seslerini dinlerdi. Kainatla birlikte hocada dualar ederdi. Gündüzleri cemil için bitkilerden ilaç yapar ve içirirdi.
Aradan aylar yıllar geçti cemil artık sağlığını ve bilincini tekrar kazanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama cemil artık tamamen iyileşmişti ve vücudunda hiçbir yara izi kalmamıştı.

Cemil bir gün bana isteği zaman yasemini görebildiğini, yanındaymış gibi onu hissedebildiğini söyledi. Anlattığına göre yasemin her gün kocasından dayak yiyor ve ağlıyordu. Şahin hep içki içiyor başka kadınlarla geziyor, hatta kadınları eve getiriyordu. Bu dayanılacak bir şey değildi, yasemin için bu hayat yaşanacak, katlanılacak şey değildi. Evlendikleri ilk hafta iyi görünüyordu. fakat daha sonra yayaş yavaş Şahin gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hergün bir bahane bulup yasemine hakaretler yağdırıyor, onu dövüyordu. Yasemin ise hergün ağlıyor, ve Allah'tan yardım istiyordu. sürekli dayak yiyor ve ağlıyordu. En büyük acısı Cemili hala sevmesi ve onunla evlenmemiş olmasıydı. Yapacak hiçbirşeyi yoktu, eve dönemezdiya, dönse de cemil olmadan dönmesinin anlamı olmayacak mutlu olamayacaktı. Yaşadıkları dayanılacak bir hayat değildi fakat her şeye rağmen yasemin bütün acılara dayanıyor, bu çektiği işkenceli hayatta arınıyor, sabrı isyana meydan okuyordu.

Cemilin yaşadığı aşk, aşkın büyüklüğü cemile yasemini görme onu duyma yeteneğini kazandırmıştı. Cemil yaseminin çektiği ızdırabı hissedebiliyor, ve zamanı gelince gidip yasemini kurtaracağını söylüyordu

Cemili bulmamın üzerinden 4 yıl geçmişti. Cemil, birgün yaseminin kendisine ihtiyacı olduğunu söyledi ve bizimle vedalaşarak ayrıldı. Cemil giderken hoca ile onu birlikte uğurladık. Cemile alışmıştık ama gitme dememiz mümkün değildi.

Yasemin aradan geçen onca yılda mutluluğu hiçbir zaman tadamamış, kocasından ne sevgi nede saygı görmemişti. Yaseminin duyduğu hep hakaret, gördüğü kendisi ile hiç ilgilenmeyen kocası oldu. Annesini, babasını, köyünü özlemişti. Evlendiğinden beri çocukluğu ve ailesi aklına geldikçe hep ağlardı. Yasemin ailesini, ailesindeki sıcaklığı özlüyordu. Yasemin baharı, baharlarda kardeşleriyle papatya kokulu tarlalarda, çiçeklerin arasından koşarak oynadıkları köyünü özlüyordu. Yasemin köyünü, sonbaharda ekinler biçilirken insanı büyüleyen rüzgarın uzaklardan getirdiği kokuyu özlüyordu. Yasemin cemili özlüyordu. Cemilin sevgi dolu bakışını, insana güven veren ses tonunu, kendisine verdiği değeri özlüyordu. Cemilden ayrıldıktan sonra cemili ne kadar çok sevdiğinin farkına daha iyi varmış, onu unutmanın mümkün olamayacağını anlamıştı. Cemilin şu anda nerede ne durumda bilmiyordu ama ümitliydi. Çekilen bunca acılara rağmen kendisini hayata bağlayan bir şey vardı, bu yüzden ümidini kaybetmeden hep Allah'a dua ederdi. Allah'tan istediği cemili birkez daha görebilmekti. Onu gördüğünde sevgisini ona anlatacaktı.

Bir cuma günüydü, şahin yine içki içmiş başka kadınların yanından geliyordu. Yasemin artık dayanamıyacağını bu yaptıklarının insanlığa sığmadığını söyledi. Yaseminin aldığı cevap yine kocasından duyduğu hakaret dolu sözler oldu. Şahin yasemini sevmediğini, defolup gitmesini söyledi. Yaseminde bu hayattan kurtulmak istiyordu, ama tekrar annesinin babasının yanına gidip ne diyecekti. Onlara nasıl anlatacaktı olanları.

Yasemin dayanamadı ve şarhoş kocasına artık katlanamayarak, kapıyı çarptı ve çaresiz bir şekilde ağlayarak dışarı çıktı. Dışarıda yağmur yağıyordu, bardaktan boşalırcasına. Yağmur sokak taşlarında parçalanıyor, ve yağmurun sesi yaseminin ağlamasının sesini bastırmak istiyordu. Yağmur yağıyor, yağmurla yaseminin gözyaşları birbirine karışıyordu. Kalbinde bir sızı vardı, kalbi ağlıyor, gözleri ağlıyordu. Yaseminle birlikte göklerde ağlıyordu. Soğuk bir Cuma günüydü. Üşüyordu.

Cemilde oradaydı. Yasemini arıyordu. Saatlerce dolaştı, dolaştı. Tam bir haftadır yoldaydı ve hiç dinlenmeden yasemin arıyordu. Onu bulacağını hissediyordu. Cemil sokaklarda dolaştı, yağan şiddetli yağmura o da aldırmıyordu. Kalbi nereye isterse oraya doğru gidiyordu. Rüyasında yağmurlu bir havada bankta oturan bir kadın görmüştü. Rüyasındaki bu kadın ona yaseminin yerini söylüyordu. Bu yüzden bankta oturan gördüğü ilk kıza yasemini soracaktı.

Yasemin ağacın altında bir banka oturdu. Yağmur yağdığı için parkta kimse yoktu, yalnızdı. Dua ediyordu. Sonra karşısına baktı, uzakta bir adam belirdi. Adam yavaş yaklaştı. Sonra yaseminin önünde durdu. Yaseminin önünde durdu, göz göze geldiler ve bir süre sessizce bakıştılar. Sonunda adam ona yasemini sordu. Yaseminin yaşını, köyünü, evlendiği adamın adını, babasının adını, söyledi. Hatta yaseminin nasıl bir kız olduğunu da tarif etti.

Cemil yasemine, yasemini soruyordu!

Cemilin yasemine olan aşkının büyüklüğü, ondan ayrılmanın acısı onun deli gibi dağlarda dolaşması, hatta delirmesi ne anlama geliyordu.
Uzaklardan yasemini gören, onunu yaşadıklarını, duygularını uzaklardan hisseden adam, karşısındaki yaseminden habersizdi. Onu tanımamıştı bile.

Yasemin cemili tanımıştı, ama yasemin benim diyemedi.
Yasemin onu hala çok seviyordu, ama onu sevdiğini söyleyemedi. Cemile sorusuna tek kelimeyle cevap verdi. Bilmiyorum.

Nede olsa cemille evlenmemiş, şehirliyle evlenmiş, cemili terk etmişti. En azından, kendisine deli gibi aşık fakir bir genci hayal kırıklığına uğratmış, onunla evlenmemişti. Yasemin kendisinin şuçlu olduğuna inanıyordu. Hem de idam edilecek bir şuçlu.

Sonra Cemil boynunu büküp, yasemini aramak üzere oradan ayrıldı, bir daha hiç kimseye yasemini sormadı ve yine dağlara doğru yola çıktı. Yasemin ise kalktı ve kocasının evine tekrar dönmeye karar verdi. Keşke cemil, onu tanısaydı belki o zaman onu alır götürürdü. Yasemin hiç birşey söylemedi, söyleyemedi. Söylemek istedi, cemil dönüp giderken arkasından bağırmak istedi, yasemin benin demek istedi. Dili tutuldu, kelimeler boğazına takıldı. Ölmek istiyordu yasemin.


hava soğuktu üşüyordum
yanmayı istiyordum ısınmak için
seni buldum bir gün
sen bana ateş gibi geldin
yanmayı düşündüm ateşte
hava soğuktu üşüyordum

yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu
ıslanmıştım bende
ıslanan gözlerinde

bir gün seni buldum, saçların ıslaktı
saçlarını yağmur ıslatmıştı
bakışların hüzünlüydü, buğuluydu gözlerin
damlalar iniyordu gözlerinden

sonra
göklere çıkıp dumanlar bulut oluyordu
insanın ağlaması; gökten, rahmet yağdırıyordu
damla damla suluyordu toprağı
damlalar sadece toprağı suluyordu
göz yaşlarıyla karışıyordu

ümitlerin tükendiği, senin gittiğin gündü
cuma günüydü
yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu

Aradan haftalar aylar geçti. Soğuk bir kış günüydü. İkindi vaktiydi. Cemil yine dağlarda dolaşmaktan iyice yorulmuştu. Cemil kendi köyüne oldukça yakın bir yerdeydi, fakat köye girmek istemiyordu. Vakit akşam üzeriydi ve hava gittikçe daha çok soğuyordu. Cemil rüzgardan korunmak için iki kayanın arasına paltosunu serdi ve uyumaya başladı.

Yasemin ise o aralarda köyüne dönmeye karar vermişti ve tek başına yola çıkmıştı. Akşam yaklaşmıştı ve acele etmeliydi. Kestirmeden tepenin etrafından dolaşmadan, karşıdaki kayalıklara tırmanıp, karşıya geçmeye karar verdi. Kayalıklara kadar tırmandı.

Ve o an. Zamanın durduğu, cümlelerin boğazlara takıldığı an. Cemil orada gözleri kapalı uzanmış yatıyordu. Yüzü bem beyaz olmuş öylece uzanıyordu. Yasemin cemili tanıdı ve yanına geldi. Cemil maalesef donmuştu ve nefes almıyordu. Yasemin cemilin elini tutmak istedi, ve o an cemilin elinde sım sıkı tuttuğu mendili, yere düştü. Cemil mendilin üzerinde bir kalp çizmiş ve kalbin içersine "seni seviyorum yasemin" yazmış, yaseminin geleceğini biliyormuş gibi bekliyordu. Kaskatı bir buz parçası olmuş bedeni, orada uzanmış, yasemini bekliyordu. Ölmüştü. Yasemin ağladı, ağladı, ağladı. Köye dönmekten vazgeçip cemilin yanında kalmaya karar verdi. Yasemin cemilin yanına uzandı, ve bir yandan gökte yeni belirmeye başlayan yıldızları izliyor, bir yandanda ağlıyordu.

umudum tükenirse sana kavuşmaya
nasıl düşüneyim, nasıl göreyim seni
uzaklardan eserse bir gün ayrılık rüzgarı
nasıl söyleyeyim, seni sevdiğimi

mevsimler değişir kış olursa
gömerlerse bir gün beni toprağa
elini tutmadan, dokunmadan sana
nasıl gideyim, nasıl unutayım seni

Sabah cemille yaseminin donmuş bedenlerini, bir çoban buldu. Donmuş bedenlerini soğuk bir kış gününde, yan yana defnettiler. Toprak yasemin ve cemili ayrılmamak üzere kavuşturmuştu.

fıkranın devamı

Genç bir yönetici, yeni jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladıgını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı. Adam hızlıca gaza yüklendi ve taşın fırlatıldıgı boşluga dogru geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocugu kaptıgı gibi yakında park etmiş bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bagırıyordu;
''Sen ne yaptıgını sanıyorsun serseri? Bu yaptıgın ne demek oluyor? O gördügün yepyeni ve pahalı bir araba ve attıgın o taşın mahvettigi yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacagım. Neden yaptın bunu?''
Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.
''Lütfen amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim , bilemedim. Taşı attım, çünkü işaret etmeme ragmen diger arabalar durmadı. Çocuk, gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. Abim orada. Yokuştan aşagı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum. Çocugun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu;
''Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok agır.'' Genç yönetici ne diyecegini bilemez halde bogazındaki dügümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocugu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkarıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Birşeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocugun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktıgı iz derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiç bir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, şu mesajı unutmamak için sakladı:
Hiç bir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacagı kadar hızlı geçme. Tanrı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen ,onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle veya taşı bekle. Seçim senin...
fıkranın devamı

Adam genç kadına seslendi:
-Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu:
-Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı;
-Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam mendilini çıkarıp borcunu sildi.
Adam seslendi yine;
-Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın biraz mahçup sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam.
-Haydi yat dizlerime!
Genç kadın yattı dizlerine usulca.
Adam şefkatle taramaya başladı saçlarını kadının. Saçları güneşe ve yagmurlara hasret baharlara benziyordu.
Çaresizligini ördü sıra sıra.
Genç kadının gözlerinin içine baktı;
-Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın
-Bu borcu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı
-Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Adam sonkez seslendi;
-Bana can borcun var!
Kadın irkildi;
-Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam,
-Evet... Can borcun car. Sensizlik öldürüyor beni.
Hoşuna gitti sözler kadının.
-Peki borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam biraz yaklaştı;
-Yum gözlerini!
Yumdu gözlerini. Adam da yumdu gözlerini. Masumca bir öpücük kondurdu kadının dudaklarına
-Bu ne şimdi yaptıgın? diyerek çattı kaşlarını kadın...
Adam kekeledi;
-Hayat öpücügüydü!
KIsa bir sessizlik ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam şaşırdı;
-Ya bu senin yaptıgın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi;
-Veda öpücügü!
Kalan borçlarına karşılık yürek dolusu çaresizlik ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
-Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı;
-Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi;
-Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam;
-Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yagmura karıştı.
Kadın, yagmuru hissetmeyen kalabalıga...
fıkranın devamı

Kadin elindeki ipek mendili kocasina gostererek: Bu senin sekreterinin degilmi?
Adam da :nerden buldun onu?
Kadin:Ben degil postaci yatak odamizda buldu....
fıkranın devamı

Bir yarisma düzenlenir,türkiyeyi temsilen Namık Kemal katilir.Amaç en uzun malı olani 1.seçmek. Yarisma baslar, fransiz çikarir masaya kor:60cm. Herkes alkislar sesler yükselir v.s. Sira Almandadir,kendinden emin bir sekilde oda çikarir 90cm.Sesler dahada yüksek çikar. Son yarismaci Namık Kemal e gelir sira. Açar ve masaya koyar.Ama oda ne! 5-6cm kadar bizimkinin malı.Herkes güler yuhalar.Namık Kamel elini cebine atar ve kirmizi bir mendil çikarir.Mendili malının biraz önünde sallar.Malı oraya kadar uzar,mendili biraz daha malının uzaginda sallar ve hoop mal mendilin yaninda.En son mendili topak yapar ve atabildigi kadar uzaga atar:
-Hadi git getir oglum.
fıkranın devamı

Ayakları çok fena kokardı.Bir gün bir arkadaşına birlikte tiyatroya gitmelerini teklif etti.
-Hay hay, dedi arkadaşı.Ama eve git, ayaklarını yıka ve temiz bir çorap giy. Söz mü?
Tiyatroya gittiler.Yerlerine oturdular.Aradan beş on dakika geçmeden etrafındakiler mendillerini
burunlarına götürmeye başladı.
-Hani söz vermiştin, dedi arkadaşı.
-Vallahi değiştirdim, dedi.ve ekledi:
-İnanmazsın diye kirlileri de cebime koydum.Nah!...
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama