Tesadüfe Fıkraları

loading...

Bir tanıdığı Nasreddin Hoca’ya sormuş :- “Hoca, dünya kaç arşın?”Tam o sırada yanlarından bir cenaze geçiyo...
fıkranın devamı

Adamın biri bir yaz günü köy yolundan giderken çok susamış.Önünden geçtiği bostanda koca koca karpuzları görmüş. Bir karpuz k...
fıkranın devamı

Konya çarşısındaki helvacı dükkânlarının vitrinlerine iştahla bakan gariban adamın biri, bir dükkân sahibinden biraz helva sa...
fıkranın devamı


Uzun yillardir görüsmeyen Temel'le Idris bir gün tesadüfen karsilasmislardi. Sakin bir yere oturup saatlerce sohbet ettiler. Bir ara Temel :
- Ula Idris, senin ufak bir kizin vardi, kocaman olmustur, ne yapiyor o simdi, diye sordu.
- Valla Temelcugum benim kiz çok güzel bir is buldu. Patronu onu çok seviyor, Ankara'dan ve Istanbul'dan birer ev aldi kizima, altina son model bir araba çekti, kürkler katkat elbiseler, ayakkabilar aliyor, sükür iyi bir is buldu kizim, sahi benim kizla yasit birde senin kizin vardi, o ne yapiyor simdi ? deyince Temel derin bir nefes aldiktan sonra,
- Valla Idrisçugum benim kizda orospi oldu ama ben senin kadar güzel anlatamayrum daa.

fıkranın devamı

Amarikada adamın birinin tatmadığı hiçbir zevk ve acı kalmamış. Tek bir acı kalmış tatmad...
fıkranın devamı

İki kardeş eşek hayat şartlarından dolayı ayrılmak zorunda kalırlar. büyük olanı çok zen...
fıkranın devamı

Temel ile fadime birbirlerini çok istiyorlarmis.fakat utangaçliklarindan birbirlerine açilmak ne ...
fıkranın devamı

Bir gün bir Urfali Fransa'ya gitmis. Lisan sorunu yasiyormus. Çok acikmis ve bir lokantaya gitmeye...
fıkranın devamı

Adam tek maaşlı memur,tek odada kirada.İki çocuk da var,biri kız diğeri erkek.. Karısıyla birlikte olmak hayal.Ortadan böldüğü odanın diğer tarafında mutfak... Karısıyla anlaşır. Bulaşık yıkamaya girdiğinde, bir tabak kırmasını , ardından kendisinin öfkeyle içeri gireceğini, ancak haftada bir bu şekilde birlikte olabileceklerini planlarlar. Birkaç kez zorda olsa uygulama fırsatı doğar. Günün birinde kız yıkamaktadır bulaşıkları...Tesadüfen bir tabak kırınca oğlu girer mutfağa;

-"Abla çaktırmadan sakla, babam tabak kıranı asla affetmez ; s.ker.."

fıkranın devamı

Vaktiyle şehir kapısında dükkanı olan bir terzi vardı. Bu terzi çiviye bir testi asmıştı. Huy bu ya; ne zaman şehirden bir cenaze çıkarılsa, terzi o testiye bir taş atar ve her ay sonunda testideki taşları çıkarıp sayar, böylece o ay kaç kişinin öldüğünü hesaplardı. İşi bitince testiyi bir ay sonra boşaltmak üzere tekrar çivisine asardı.
Aradan bir süre geçti ve tesadüfen terzi ölüverdi. Bir müşteri terzinin dükkanına geldi ama onun ölümünden haberi yoktu. Komşusuna terzinin nerede olduğunu sordu.
Komşusu soğukkanlı cevap verdi:
- Terzi testiye düştü!
fıkranın devamı

Adamın tembel mi tembel bir uşağı vardı. Bir gün uşağını üzüm ve incir almak için çarşıya gönderdi. Uşak getire getire yalnız üzüm getirmişti. Efendisi"Ne zaman seni bir iş için göndersem, birkaç işi birden yapmalısın!" diye azarladı uşağı.
Aradan bir süre geçti. Tesadüfen adamcağız hastalandı ve uşağını doktor çağırmaya gönderdi. Uşak doktorla birlikte kâri, gassal ve mezarcıyı da yanında getirmişti.
Adam yine çıkıştı uşağına:
-Bunları ne diye getirdin yanında? Sana yalnız doktor çağır demedim mi?
- Efendim, 'ne zaman seni bir iş için gönderirsem, birkaç işi birden yapmalısın' dememiş miydiniz? İşte ,tedaviniz için doktor getirdim. Tedavi kâr etmezse, başınızda Kuran okusun diye kâri getirdim. Cesedinizi gasletmesi için gassal ve gömmek için de bir mezarcı getirdim!
fıkranın devamı

Tatil köyünde bir amerikalı ile tanışan türk işadamı adamı sohbet ediyorlar. bizimki anlatıyor:<BR>- böyle bir tatil aklımdan bile geçmezdi. bir yangın fabrikamı kül etti. sigorta paramı ödeyince, "oğlum dedim, bunca yıl eşek gibi çalıştın da ne oldu? şimdi tatil zamanı", dedim ve bu tatile çıktım.<BR>- tesadüfe bak, demiş amerikalı... benim de çok iyi iş yapan bir restoranım vardı. bir kasırga taş üstünde taş bırakmadı. sigorta paramı ödeyince ben de bu tatile karar verdim.<BR>Epey bir zaman geçtikten sonra, sessizliği bizim iş adamı bozmuş:<BR>- yahu anlatsana, sen kasırgayı nasıl başlattın?
fıkranın devamı

Temel ile fadime birbirlerini çok istiyorlarmış. Fakat utangaçlıklarından birbirlerine
açılmak ne kelime konuşmaları bile çok zormuş. Tesadüfen yalnız kaldıkları bir günde
artık canına tak demiş olan temel fadimeye; habu findukluklardan yukarı bir çikalummi der.
Fadime de he temel çikalum der. Biraz yürürler. Temel konuşacak kelime bulamaz, fadime durumu
anlar bari bir soru sorayımda temel açilsun diye düşünür.
-"Uy temel habu findukluklar kimundur" der.
Temel hemen atılır
-Emicemundur bi tane koparanun a...na koyarum ",
Fadime hemen bir fındık koparır. Temel fırsatı kaçırmaz hemen sarılır fadimeye fındıklıkların altında işlerini bitiriler.
Sonra kalkıp tekrar yürümeye başlarlar ikiside mutludur. Biraz sonra fadimenin canı çeker temele tekrar sorar,
-"Temel, habu findukluklar kimundur.
Temel" dayimundur, bitane koparanun a.. na koyarum der.
Fadime hemen birtane koparır. Temel tekrar sarılır fadimeye uzun uzadıya
fındıkların arasında işlerini görürler.
Tekrar kalkarlar yürüler. Biraz sonra fadimenin canı tekrar ister
temelde aynı işi yapar.
Bu böyle birkaç defa daha devam eder fakat Temelin pili bitmiştir,
ama fadime
doymak bilmez tekrar sorar
"Uy temel ha bu findukluklar kimundur da",
temel "ha bilmeyirum galiba fiskobirluğunduler"

fıkranın devamı

Yeni eve taşınan Cemal duvar kağıdı siparişi edecek, ne kadar gideceğini bilmiyor. Dekoratör Temel yeni kağıt yaptırdı bilir, diyorlar. Temel'e danışan Cemal otuzyedi top sipariş ediyor, iş bitince on üç top artıyor. Cemal merak içinde Temel'e durumu anlatınca,
- Tesadüfe pak, bende de onüç top artmışti.
fıkranın devamı

Temel, yillar sonra eski dostu dursun ile tesadüfen yolda karsilasir. Temel sormaya baslar:
- ula tursun, ha cocuklar nasildur da?"
Dursun:
- iyilerdur, ellerunden öperler.
Temel:
- karin nasildur peci?
Dursun:
- o'da pek iyudur.
Temel:
- anan nasildur tursun, o'da iyu midur da?.
Temel tam bu soruyu sorarken, dursun'un annesinin aslinda yillar önce vefat ettigi aklina gelir. Hemen kivirmaya calisir temel:
- yani ayni mezarda mi yataii?
fıkranın devamı

Uzun yıllardır görüşmeyen Temel'le İdris bir gün tesadüfen karşılaşmışlardı. Sakin bir yere oturup saatlerce sohbet ettiler. Bir ara Temel :
- Ula İdris, senin ufak bir kızın vardı, kocaman olmuştur, ne yapıyor o şimdi, diye sordu.
- Valla Temelcuğum benim kız çok güzel bir iş buldu. Patronu onu çok seviyor, Ankara'dan ve İstanbul'dan birer ev aldı kızıma, altına son model bir araba çekti, kürkler katkat elbiseler, ayakkabılar alıyor, şükür iyi bir iş buldu kızım. Sahi benim kızla yaşıt birde senin kızın vardı, o ne yapıyor şimdi ? deyince Temel derin bir nefes aldıktan sonra,
- Valla İdrisçuğum benim kızda orospi oldu ama ben senin kadar güzel anlatamayrum daa.
fıkranın devamı

Temel ile fadime birbirlerini çok istiyorlarmış.fakat utangaçlıklarından birbirlerine açılmak ne kelime konuşmaları bile çık zormuş. Tesadüfen yalnız kaldıkları bir günde artık canına tak demiş olan temel fadimeye; habu findukluklardan yukarıi bi çikalummi der. Fadime de he temel çikalum der.Biraz yürürler.Temel konuşacak kelime bulamaz,fadime durumu anlar bari bir soru sorayımda temel açilsun düşünür.
-"Uy temel habu findukluklar kimundur" der.
Temel hemen atılır
-emicemundur bi tane koparanun a...na koyarum ",
fadime hemen bir fındık koparır. temel fırsatı kaçırmaz hemen sarılır fadimeye fındıklıkların altında işlerini bitiriler.
sonra kalkıp tekrar yürümeye başlarlar ikiside mutludur. biraz sonra fadimenin canıçeker temeltekrar sorar,
-"temel , habu findukluklar kimundur.
Temel" dayimundur , bitane koparanun a.. na koyarum der. Fadime hemen birtane koparır . Temel tekrar sarılır fadimeye uzun uzadıya fındıkların arasında işlerini görürler.
Tekrar kalkarlar yürüler . biraz sonra fadime nin canı tekrar ister temelde aynı işi yapar . Bu böyle birkaç defa daha devam eder fakat temelde artık pil bitmiştir,fakat fadime doymak bilmez tekrar sorar "uy temel ha bu findukluklar kimundur da" ,
temel "ha bilmeyirum galiba fiskobirluğundur."
fıkranın devamı

Akıl hastanesine yeni tayini çıkmış olan doktor tesadüfen bahçeye bakar neredeyse delilerin hepsi bahçenin ortasında öylece duran bir kapının karşısında sıraya geçmişler sırası gelen anahtar deliğinden bakıp tekrar sıraya geçiyormuş bu yaptıkları doktorun tuhafına gitmiş ve oda sıraya geçmiş sırası geldiğinde bakmış kapının anahtar deliğinden ve boş hiç bir şey yok sasırmış herhalde göremedim deyip tekrar geçmiş sıraya bir daha bakmış yine bir şey yok hemen arkasındaki deliye sormuş ya iki seferdir bakıyorum bir şey yok göremedim ne var orada demiş deli doktora ulan ..mina koyduğum biz üç aydır bakıyoruz bir bok göremiyoz sen iki sefer bakmakla mı göreceksin...
fıkranın devamı

Vietnamda savas devam ederken askerin birisine şarapnel parcası isabet eder ve erkeklik organı kopar.Tabi feryat figan askeri revire alırlar,doktor ne yapacağını bilmez bir halde ormanda dolaşır ve bir fil görür,filin hortumunu askere dikerler.Savaş biter,savaştan sonra asker ve doktor tesadüfen karşılaşırlar.doktor;

-nasılsın işini görüyormu,bir problem varmı?
-gayet iyiyim doktor bey.yanlız biraz sıkıntı yaratıyor
-ne gibi?
-sinema tiyatro gibi kapalı alanlarda ön koltukta oturanların çerez paketlerinin içine dalıyor.
-iyi ya sana masraf ettirmiyor,sıkıntı bunun neresinde?
-iyide hocam aldığı fındığı fıstıgı kıçıma sokuyor.

fıkranın devamı

Şunun şurasında dönemin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Bu güne kadar onu anlamaya çalışmak ve izlemekle geçmişti. Artık duygularına söz geçiremez olmuştu. Okul çıkışında onu takip etmişti. Genç adam; yaprakları yeni yeni filizlenen yaşlı ağacın alında, bankta oturmuş; kıyıya gelip gitmekte olan dalgaları seyrediyordu. Hareketleri, derse olan titiz ilgisi ve yorulmak nedir bilmeyen gayreti en dikkat çeken yönleriydi. Duyguları dışa kapalı, yüreğine erişilmesi zor biri gibi görünüyordu. Aslında öyle biri de değildi. Hiç ağladığı olur muydu? Gözyaşları içe dönük mü akardı? Dış alemlere yansımaz mıydı? Ufkunda tuttuğu, oturduğu ağacın dibinde iç alemine akan görünmez yaşlarla ağlayan biri miydi? Gördüğü kadar; şehveti körükleyen arzulara tutsak yaşayanlardan biri de değildi. Sınıfta, okulun bahçesinde, laboratuvarda, peşinde gölgesi gibi gezen kızların bakışlarından nispeten uzak dururdu. Yaşamaya çalıştığı inancının çilesini çeken biri miydi? Gözyaşlarını hiç sevmeyen, daima iç alemine ağlayan biri miydi? Gönül işlerine yüz çevirmekte olduğu ne derece doğruydu? Kendini, nefesi kadar yakından takip eden genç kızlardan gerçekten habersiz miydi? Mahiyeti bilinmeyen duygularla uzaklara bakışı merak uyandırmaktaydı.
Sözlerine nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu. Bu güne kadar çekindiğinden bir türlü açılmamıştı. Her geçen gün içinde tutmaya zorlandığı duygularının şiddetli baskısı altındaydı. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi de yoktu. Kendini nefesi kadar yakından takip eden, içinden "bu adamla bir gece geçirmek için neler vermezdim..." diyen genç kızdan habersiz, körleşmiş duygularla uzaklara anlamsız bakmaktaydı.
"Merhaba" dedi. Ölçü tanımayan saçları omuzlarının üzerine dökülmüş sarı parlak saçları dalgalanan kız, yosun yeşili gözleri ufkunda, hissiyatını pembe dudaklarına verip ilanı aşk etmek istiyordu.
"Merhaba" dedi genç adam. Kuru bir "merhaba" ya cesaretlendi genç kız.
"Yalnızsınız" dedi.
"Yalnız olduğumdan nasıl emin olabilirsiniz?" dedi genç adam. Beklemediği bir cevaptı. Şaşırdı. Bir an tereddüt etti ve bir birine zıt duygular arasında gidip geldi.
"Benim göremediğim birileri mi var?" dedi.
"Hayır. Herkes yalnızlık çekebilir ama ben pek değil... Bak!... Deniz dalgalarının coşkulu; sahile söylediği şarkıları, ağaçların meltemle olan muhabbetini, kavga dövüş etmeden akşamın gündüzle kucaklamasını, yerini veda ederek; mehtaba bırakacak güneşi, kendi mecrasında akıp giden hayatın bizlere bahşettiği sıhhati, görmüyor musun?
Genç kız, boş bulunmuş gibi hissetti kendini. Genç adamla göz göze geldi. Onun bakışlarında boğulur gibi oldu.
"Oturabilir miyim?"
Genç adam: "Buyurun" diye söyleyinceye kadar oturmadı. Bankın diğer ucuna sessizce yerleşti.
"Tek başınasınız"
"Evet. Siz de öyle."
"Belki açılırım diye dolaşmaya çıkmıştım. Güzel bir gün değil mi?"
"Evet."
"Söylesem mi?"
"Neyi!"
".!
"Sevdiğimi."
"Söylemezseniz bilemez ki!"
"Bak o da sevdiğini söylüyor."
"Kim?"
"Dalgalar, sahile sevdiğini söyler durur."
"Ama ben."
"Güzelsiniz. O öğrenince mutlu olacaktır."
"O kim?"
"Onun kim olduğunu bilmiyor olamazsınız."
"Ama.. Ama ben sizi."
"Kimi!.."
"Sizi."
"Nereden çıktı bu!.."
"Yüreğimin en derin yerinden." Cevap vermesini beklemeden sözlerine devam etti. "Duygularıma karşılık verdiğiniz gün; beni mutlu edeceksiniz" diyordu. Nasıl söylerim diye kara kara düşündüğünü bir anda söyleyip çıkıvermişti. Nasıl bir tepki vereceğini bilememenin korkusuyla günlerdir kendi kendine eziyet edip durmuştu. İçindekileri söyleyerek yüreği üzerindeki karanlık bulutlarını dağıtarak rahatlamıştı. Duygularına esir olan yüreği, hissiyatını açığa vurmaktan çekinmiyordu.
"Bak bu olmadı işte!..."
"Neden?"
"Sizinle birlikte olmak için çok şeylerini kaybedecek o kadar etrafınıza genç varken. Hem size umut vad ettiğimi hiç hatırlamıyorum."
"Dürüstlüğünüz, yorulmak nedir, bıkmak nedir bilmeyen çalışmanız, zekiliğiniz, incelikleriniz; hassas oluşunuz, temiz bir kişilik ve kimliğiniz beni size bağlamaya yetti."
"Görmüyor olamazsınız. Etrafınızda aynı özellikleri taşıyan kendi ırkınızdan bir çok insan var."
"Ama siz, bir başkasınız."
"Yanılıyor olamaz mısınız? Sıradan insanlardan benim ne farkım olabilir?"
"Sizde olup da, onlarda göremediğim çok şeyler var."
"Hiçbir şey birbirini aynısı değildir ama duygularınız sizi yanılmış olmalı!.."
Yanına kadar sokularak: "Neden kaçıyorsunuz?" diyordu. Genç kız ensesine kadar yaklaşıyor, hissiyatını alt üst etmeye çalışıyordu. Gözlerindeki esrarlı pırıltılarla cadde kenarından gelip giden dalgalara göz atarken; nazik, saygılı ve yalvarmaklı bir sesle:
"Çirkin biri miyim?" dedi ve kısa bir süre tepki vermesini bekledi ve devam etti. "Çocukluğumdan beri hiç kimseyle gönül alış verişim olmadı. Yanlış anlamayın, sadece duygularıma siz hakim oldunuz."
"Çirkinlik, tende değil yürekte olandır" dedi genç adam. Genç adamın konuşmasından cesaret alarak; aralıksız sözlerini sürdürmeye devam etti.
"Neden bir ışık, ufacık bir ümit vermiyorsunuz? Bu dünyaya senin olmaya geldim."
"Bu nasıl olabilir?"
"Sevmek bir ihtiyaçsa, insanın sevdiğini söylemesi neden suç olsun. Sizden imkansız bir şey mi istiyorum?"
"Ben doğduğum yerlerde bıraktım yüreğimi.. Ana, baba, kardeş sevgisinden başka sevgi de tanımadım." Üniversiteden Şule hanım aklına geldi. Uzun zaman ona da hiçbir şey yazmamıştı. Ondan da bir haber alamamıştı. Merak etti. Daldı.
Ayumi, genç adamın yıllardır görünmez gemler vurduğu duygularını yeniden uyandırmaya çabalıyordu. Genç adam; adını koyamadığı çilenin öldürücü ıstıraplarına, kasırgaya tutulmuş çaresiz bir ağacın dalları, yaprakları kadar yüreğini sıkıntıya sokmak istemiyordu. Duygularının ruhunu bunaltmasına, pişmanlık duyarak yaşamaya asla izin vermek istemiyordu.
"Hayır. Hayır. Bu imkansız!"
"Neden?"
Kestirip atmasını, irtibatın kesilmesini, reddedilmeyi asla ama asla kabullenmek istemiyordu.
"Ben de sizin gibi sadık bir dost, candan bir arkadaş bulamamanın acılarını hissederek yaşadım. Karşıma çıkanların göz bebeklerinde menfaat ve şehvet arzularının raks ettiğini gördüm. Garip bir arzu, garip bir hisle insan denilen meçhulü sende incelemeye, gönül kapılarını açarak, sizi çözmeye çalışacağım. Her insanın ılık bir arkadaşlığa ihtiyacı vardır." Genç adam suskunluğunu bozdu.
"Beni yeteri kadar tanımıyorsunuz bile!"
"Konuşmasam da tanıyamam ki!.. Sizi günlerce takip ettim. Her hareketinizi izledim. Her derste, her ameliyatta hep yanı başınızdaydım. Günlerce gözlerinizden ve sözlerinizden sıcak bir şeyler ümit ederek bekledim. Gözleriniz; derslerinizin ve işlerinizin dışında hiçbir şey görmüyordu. Oysa güzeller her zaman yanı başınızda ama her zaman güzellikleri uzakta aramak sevdasındaydınız. "Uzaktaki kıymetli, zorluklarla elde edilen değerli, aradığında elinin altında olmayan güzeldir" derler. Gülde gönülleri olanlar bile, onlara ulaşmak için ömür tüketmekten korkarlar da, kır çiçeğindeki gül güzelliğini fark ederler. İnsan her zaman güzeli ister, güzelin hastasıdır. Güzele ulaşmak için ömrünü feda eder. Oysa bir baksa etrafındakilere, mutlak bir güzeli fark edecektir. Ama tek bir düşüncenin kavanozunda kapalı kalmamalı insan. Güzeli ararken, ezerek geçtiği bir başka güzeli fark edemeyecek kadar kördür insan. Bir görebilse kır çiçeğinin gül tarafını... Bir görebilse, hayal pınarının çeşmesinin değil de suyunun önemli olduğunu... Yetinse elindekiyle, güzelliğini bulmaya çalışsa elindekinin. Sevdiklerini gül demetleriyle mutlu edebilme fikrini atsa kafasından. Bir gün de kır çiçeği toplasa, sunsa sevdiklerine... Hayatını gül arama yolunda feda edeceğine, görse kır çiçeğinin gül yanını... Bir fark etse ayaklarının altındakileri, bir ehemmiyet verse kır çiçeklerine. "Sonuçta ikisi de çiçektir. Gül herkesçe güzeldir, kır çiçeği de bence güzeldir." dese."
"Milliyetimizin ayrılığı sizi hiç düşündürmüyor mu?"
Genç kız: "Hepimiz insan değil miyiz? Irk, renk ve dil bile bir yerde sükut edebilir. Siz de bilirsiniz ki! Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır. Hele ikinci dünya savaşından bu yana, Japonya'da yabancılarla evlenenlerin sayısını bilen bile yok. Ben, ne ilk nede son olacağım."
Genç adam: "Buna ailen, en yakınların bile karşı çıkacaklar, engel olmaya çalışacaklarını hiç düşünmez misin?"
"Kim karışabilir?"
"Pek çok."
"Bu hayat benim değil mi?"
"Elbette. Ama üzerinizde hakları olanlar vardır. Unutmamalısınız! Ve sizde gözü, gönlü ve umutları olanlar mutlaka bulunacaktır."

"Bil ki! Senden uzak
Ne güzellikleri avutur beni
Bu şehrin,
Ne de yıldızlı akşamları.

Özlemin bir nehir olmuş,
Yarar girer içimdeki dağları.
Alınyazımı değiştiremem ama
İstemediğim kadere de boyun eğmem."

"Ben sadece yalnız ve garip biriyim ."
"Bırak. Kum üstünde şaton olacağına taş üstünde kulüben olsun ne fark eder."
"İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler."
"Seni seninle yaşamak varken, sensiz hayalinle yaşamak gücüme gidiyor. Sen en büyük sevgiyi hak edecek kadar mükemmel, herkesin sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin."
"Peki sen müsaade aldın mı? Sözlerini bir yumuşama olarak kabul ederek; yüreğinde biraz umut ışıkları belirdi.
Genç kız : "Sadece bir Türk'ü sevdiğimi söyledim. Biz de kararı evlenmek isteyenler verirler." Gönlü umutla umutsuzluk arasında çırpınıyor, bedenini soğuk bir ter kaplıyordu. Genç kız, kararlılığını belli eden davranışıyla "Şimdi cevap vermeye bilirsin" diye mırıldanıyordu. Genç kız, ezik kahrolmuş duygularla bakmaktaydı.
"Acılar ve sevinçler müşterek olmalı. Derdimizi bir birimizden saklıyorsak, ne anlamı olur birleşmenin? Ben bir Budist'im" diye mırıldanıyor. "Senden saklıyor muyum? Ya siz. Sizin de Müslüman olduğunu biliyorum!"
Ağlamaklı baktı genç adama. "Güzellik, sırf bunun için beraberliği arzulamak, çok basit istek bence. Acılarımız ve sevinçlerimiz buna isyan etmez mi? İnsanın başka şeyler konuşmaya, araştırmaya, hatta çok şeyleri bulmaya, kaybetmeye bile ihtiyacı vardır. Herkes gibi benim de bir dış dünyam ve bir de iç dünyam vardır. Orada yasaklara, devletin koyduğu kanunlara, hatta törenin koyduğu bütün kurallara bile kafa tutar, isyan ettiğim olur. İnsanın içinde biriken, taşmak isteyen bu sırlar var ya, beraberlik, bütünleşmek ve hayatı bölüşmek denilen arzu, daha çok bunun için olmalı. Sizi arkadaş olarak seçişim; en yakışıklı bir siman olduğu için değildi.. Suskun, vakur, tenezzülsüz görünümünüzle bir muamma gibi oluşunuz, tıpkı bir mıknatıs gibi beni peşinizden sürükledi. Sizi çözebilmek ve sonra sıkışan yüreğimin gizlerini size açarak rahatlamak istemiştim. Bir Budist çocuğuyum. Babam zaman zaman bu öğretileri anlatır bize. Türkleri Müslüman diye duyarım. Ben bunları konuşarak öze yaklaşmak istiyorum. Size nasıl yasak tanımadan düşüncelerimi açmışsam, sizden de aynı şeyleri beklemekteyim. En azından bir şeyler söylemelisiniz. Beni inandırmalısınız."
"Gerçekleri bilmemek, doğup büyüyerek toprağın derinliklerine karışmak.. Bunlar sebebi araştırılması gereken sorular olarak duruyor içimde. Babam : "İnsan sebepsiz olarak yaratılmadı." ifadesini sürekli tekrarlayıp durur. Yeryüzü, gökler, yıldızlar, denizler, canlılar ve insan. Her biri dev bir muamma kafamda. İlmi sebepler araştırılmakta sonra akıllara durgunluk verecek şekilde, gülünç bir ifade ile tesadüflerin kucağına terk edilmektedir. Ölenler, ölümün eşiğinden dönenler, hastanelerde inleyenler, iç ürpertici hadiseler hiçbir şey anlatmıyor mu? Yaşadığımız bu asırda ciddi rahatsızlıkların çoğunu gideremeyen tıbbın yoğun vakalar karşısında acze düştüğünü görmek, beynimde binlerce soru üretiyor. Bizim tedavi edemediğimiz organları yaratan harika ne kadar kuvvetli.. olduğunu anlatan siz değil misiniz?" Yüzünde acılı gamzeler vardı. Telaşeli, usanç veren, ısrarlı, nemli gözlerle bakıyordu.
"Güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayıran, tercihlerimizde bize yardımcı olan, maddenin satın almaya gücü yetmeyen gözleri.. Bir et ve sinir parçasının akıllara durgunluk veren görebilme olayını.. düşünen, seven, nefret eden, duygulanan, ağlatan ve güldüren beyni.. Böbreği, ciğeri, kalbi. Mikrobu ve hücreyi.. Bunların vücudumuzda irademiz dışında aldıkları emirler doğrultusunda sistemli çalıştıklarını, düşündükçe bunların bir sahibi olmalı değil mi? Tedavisinde acze düştüğümüz organların yaratılışlarını tesadüfe bağlamak ne kadar yanlış olduğunu söyleyen?"
"Yaşamak sadece millet olmak, yeryüzünü fesada boğuk kan dökmek olmamalı diyen. Toprak, aldığı emirle sinesine verilen çekirdekleri filizlendirdiği, o şuursuz haliye sebze, meyve bitirdiği, renk renk, desen desen çiçekler açtığı, sihirli kokular ikram ettiği derelerin, nehirlerin, dağların, gündüz ve gecenin, ay ve yıldızların hakkıyla görevlerini yaptıklarını en güzel bir dille yorumlayan siz.. Gece gündüze dönmese, bulut yağmur yağdırmasa, mevsim kışını bitirmese, güneş doğmasa hayat olur muydu? "
"Size söz veriyorum. Sizi mesut edebilmek için, her fedakarlığı yapmaya hazırım."
Genç adam, verecek cevap bulamıyordu. Ayumi'yi üniversite ki başarısını, gayret ve insan üstü çabasını görmüştü. Etrafında o kadar; birlikte olmak isteyen olmasına rağmen; yüz vermiyordu. Ruhi güzellikleri fiziki güzellikleri içinde gizliydi. Rutin bir yaşayıştan dolayı pek bilinmiyordu.
Ufuklardan güneş batmaya başlıyordu. Batan güneşle birlikte, Tokyo'nun semalarında solgun ışıklar can veriyordu. Gün, yüzüne mor bir tül çekiyordu. Uzaktan sahil dalgalarının ninnileri geliyordu. Evlerine gitmekte olan; sokaktaki insan seli gittikçe azalıyor, Tokyo'nun kucağında kendilerini yalnız hissediyorlardı. Ayumi, veda edip giderken: "Sizi, bizimkilerle tanıştırmak istiyorum" diyordu.

fıkranın devamı

Birgün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir süre sonra, genç adam, uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum oldugunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki, ne ziyaretine gelmişler, ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini, cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor; her şeye ragmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.
Ailesinin işini kolaylaştırmak için, kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse, raylara yakın bir elma agacına beyaz bir kurdela baglayacakmış. Eger kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa, hiç birşey yapmayacaklar, o da trende kalıp batıya gidecek, belki de bir serseri olacakmış.
Tren, kasabasına yaklaşırken heyecan o kadar artmış ki, pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer degiştirip onun yerine elma agacına bakacagını söylemiş. Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş, ''Şuraya bak'' demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. ''Her şey yolunda, bütün agaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş''.
O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar, adeta birden dagılmış, kaybolmuş.
''Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayatta anlamsızdır''
fıkranın devamı

Uzun yillardir görüsmeyen Temelle Idris bir gün tesadüfen karsilasmislardi. Sakin bir yere oturup saatlerce sohbet ettiler. Bir ara Temel :
- Ula Idris, senin ufak bir kizin vardi, kocaman olmustur, ne yapiyor o simdi, diye sordu.
- Valla Temelcugum benim kiz çok güzel bir is buldu. Patronu onu çok seviyor, Ankaradan ve Istanbuldan birer ev aldi kizima, altina son model bir araba çekti, kürkler katkat elbiseler, ayakkabilar aliyor, sükür iyi bir is buldu kizim, sahi benim kizla yasit birde senin kizin vardi, o ne yapiyor simdi ? deyince Temel derin bir nefes aldiktan sonra,
- Valla Idrisçugum benim kizda orospi oldu ama ben senin kadar güzel anlatamayrum daa.
fıkranın devamı

Bir gün bir Urfali Fransaya gitmis. Lisan sorunu yasiyormus. Çok acikmis ve bir lokantaya gitmeye karar vermiş.Dogal olarak Fransizca bilmiyormus. Garson da tesadüfen Temelmis.Garsonu çagirip;
-"Bana lö fasilüsyon ve lö pilavisyon getirin" demis.
Fasülye ve pilav hemen gelmis. Urfali zevkle yemegini yerken Fransizcayi kavradigina sevinmis.Garsonu çagirip;
-"Lütfen lö hesabisyon" demis.
Hesabi getiren Temele :
-"su Fransizca ne kolayisyon" demis.
Bunun üzerine Temel sinsi sinsi gülerek :

-"Ben Türk olmasaydim sen yerdin ancak havalisyon.."
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama