Ufuk Fıkraları

loading...


Bir gün asker ufuk komutan gel bu gün sen sin nö betici sonra tereüs salsırdı türklere nöbetci emem batrona teroros geldi dsaldırıyorlar...

fıkranın devamı

Tankut nedir?
Hayatınızdaki sevdiğiniz, değer verdiğiniz bayanların yanına yakıştıramadığınız veya
acayip kıl olduğunuz erkek arkadaşı ve/veya adayına kısaca TANKUT diyoruz.

Neden kızlar tankutları seçer?
Çunki her genç kızın rüyası olan tiplerdirler.
Yakışıklı
Karizmatik
İyi para kazanan
Kariyer planlamasını yapmış ve bu yönde adım adım ilerleyen.
Entellektüel birikimi olan
Kızı ezmeden sahiplenen
Romantik
Ciks mekanları sık sık ziyaret eden

Neden tankut'tan nefret ediyoruz?
Tankut her zaman bize alternatiftir çünki,
her zaman bize göre bir artıları vardır
çirkinse karizmatiktir (bakınız okan bayülgen)
veya acaip yakışıklıdır (bakınız achiles)
sıradandır ama çok zengindir.

Alternatif tankut isimleri
Tankut, Berk, Taşkın, Berkcan, Çağıl, Çağan,
Barçın, Ufuk, Gökhan, Gökmen, Baran, Aybars, Göktürk

Tankut meslekleri
Bir borsa aracı kurumunda Dealer, Analist veya Broker
x bir firmada, İş Geliştirme Müdürü / Genel Koodinatör / Yönetim Kurulu üyesi
Bar/Cafe İşletmecisi
Ressam, tanınmamış müzisyen veya fotoğrafçı (ama aileden zengin)
Reklamcı (metin yazarı mesela)
Mücevher tasarımcısı

Tankut evleri
Tankutların evleri genelde şu özellikler barındırır.
Geniş en az 200 metre kare stüdyo daire,
az mobilyalı olacak evimiz ama teknolojik olacak,
ikiz yatak (yatağın tavanında ayna) ayna uygulaması tavşan ruhlu olanlarında vardır
büyük rahat koltuklardan oluşan oturma grubu,
amerikan mutfak,
oturma grubunun karşısına bir ev sineması sistemi,
mükemmel bir müzik seti dvd li filan,
evin içine serpiştirilmiş bir sürü irili ufaklı hoperörler,
muhakak ana tv sistemine bağlı hazır bekleyen xbox oyun makinesi ve kumandaları
Çekim yapmaya hazır amatörden biraz daha iyi video kamera ve ışık sistemi
yatak odasında geniş bir gardrop, boy boy kıyafetler.
geniş bir banyo (Fantaziye uygun büyüklükte küvet veya duruma göre jakuzi),
Evin temizliği ile uğraşan her gün öğleye doğru gelen 45 yaşlarında bir hanım.

Tankut Arabaları
Tankutların vazgeçilmez aksesuarı arabadır.
En büyük zevkleri hızlı araba kullanmaktır.
Çok zenginleri ferrari filan kasmaya çalışırlar ama genelde kullandıkları
araçlar 80 milyarın üzerindeki ithal otomobillerdir.
Mecbur kalmadıkları sürece arabada sevişmezler, araba onların mabedidir.

Tankut Bilgisayarları
Paraya para demediklerinden paranın alabileceği son model diz üstü bilgisayarları
kullanırlar. Meslekleri ile alakalı yazılımları kullanırlar ve pek nadir de olsa
chat yaparlar, güzelim makineler heba olur bu adilerin ellerinde.

Bu yetmezmiş gibi diz üstü bilgisayarlarına ipod veya cep telefonuna davranır gibi
davranırlar. Evde çalışma odalarında ayrıca büyük ve yine son model oyun oynamak
için hayvan bilgisayar sistemleri vardır.

Tankut Cep telefonları
Arkadaşlar nokia yeni model çıkardıkça cep telefonu değiştirirler. Anlaşmalı oldukları
sürekli yeni modelleri takip edip yeni model çıktıkça kendilerine haber veren
telefoncuları vardır.

İçlerinde maceracı ruha sahip olanları Motorolanın Hello Moto sunu veya simensin en
pahalı modellerinide tercih edebilirler.

Tankut ve nakit para
Klasik bir tankut'un üzerinde günlük harcamalar içim yaklaşık 500 YTL civarında nakit,
en az 200 euro ve en az 300 USD bulunur.

Ayrıca ani bir trafik kazası yapıp çarptıkları adamı şikayetten vaz geçirmek için 1 adet
1000 USD lik banknot katlı olarak cüzdanlarının dibinde saklıdır.

Tankut ve Kredi kartları
Tankutlar her daim likit olsalarda harcamalarının büyük kısmını Kredi Kartı ile yaparlar,
Tankutlara göre bar/cafe/restoran gibi mekanlarda ödemeyi nakit veya ticket (yemek çeki)
ile yapmak ayıptır. Yemek çekini sadece iş arkadaşları ile öğle yemeğinde sosisli yerken
kullanırlar.

Tankut ve Sinema
Tankutlarda kız portföyü geniş olduğundan vizyondaki tüm filimleri izlerler hatta
bazılarını birkaç kez tekrar izlemek zorunda kalırlar. Film zevkleri yoktur. Sinemayı
kızlarla vakit geçirilen bir mekan olarak düşünürler.

Tankut ve Tiyatro
Tankutlar sürekli sinema izleyicisi olmalarına rağmen tiyatroya ancak entel dantel bir
kızla çıkıyorlarsa mecburen giderler. Keza şiir dinletisi, imza günü, panel, konferans
gibi etkinlikleride tiyatro gibi değerlendirirler.

Tankut ve Müzik
Tankutların klasik bir müzik anlayışı vardır. Rakı içerken arabesk veya türk sanat müziği
dinlerler ancak günlük hayatta genelde yabancı pop olayındadırlar. Portföylerindeki
kızların müzik tercihlerine göre ritmini sevdikleri her müziği dinlerler.

Bunun yanında evlerinde geniş bir Klasik Müzik ve New Age arşivleri olur.
Sevişirken bu müzikleri tercih ederler.

Tankut ve Siyaset
Tankutlar Anap'ın Anap olduğu dönemde genelde Anaplıydılar. Bunlardan bazıları geçtiğimiz
dönemde uzan gazıyla genç partili oldular. Halen büyük çoğunluğu anap-dyp çizgisindedir.
Politikayla aktif olarak ilgilenmezler, faiz/euro-USD/güncel araba fiyatları gibi değerleri
vardır.

İçlerinde aile baskısı ile politikaya sokulmuş olanları vardır. Ülkemizde çok zengin ve büyük
aileler bizimde bi vekilimiz olsun diyerek zaman zaman bu gençleri ilerde girdiği partide bir
konuma getirip vekil seçtiririz düşüncesiyle gençlik kolları başkanlığı filan yaptırtırlar.

Tankut ve Kitap
Tankutlar kitap okur. Entellektüel birikimleri vardır. Siyaset hariç her konuda okurlar.
Tüm yeni çıkan kitapları okurlar, özellikle kızların takip ettiği Ahmet Altan (aldatmak),
Murathan Mungan (sende aşkları temize çektim...) gibi yazarları takip ederler. Özellikle
geçerli bir meslek sahibi olmayanları (misal : yazar, ressam, müzisyen vb...) muhakkak bir
roman denemesi yaparak en az bir 20 adet A4 dolduracak birşeyler karalamışlardır. Kızlardan
çok anlarlarmış gibi bu denemeleri okuyarak yorum yapmalarını isteyerek pirim yaparlar.

Tankut ve Televizyon
Klasik bir Tankut popüler dizileri takip eder, özellikle kızların sevdiği "Bir istanbul masalı",
"Haziran Gecesi" ve bunun gibi diziler favorileridir. kızlar sevdikleri diziler ile ilgili sohbet
etmeye bayılır. Bunun yanında yükselen değerlerimizden cnbc-e, ntv, cnn türk üçlüsünün sürekli
takipçileridirler. Bu 3 kanalın hemen her programını izlerler.

Tankut ve Romantizim
Tankutlar duruma göre romantizmi bir silah olarak kullanabilmeyi beceren yetenekli erkeklerdir.
Kızlar romantik erkeklere bayılır. İtiraf etmek gerekirse, Tankutlar gerçekten romantiktirler
ve kızların çoğunlukla onları tercih etmelerinin sebebide budur. Biz sıradan erkekler romantizm'i
kızlara karşı bir silah olarak görürken bu tankutlar romantizmi gerçekten yaşayıp yaşatarak
parsayı götürürler.

Tankut ve Moda / Giyim kuşam
Tankutlar her zaman için trendy giyinir, genelde tek bir gömleğe 200$ verecek kadar sapkındırlar.
Geniş bir gardropları vardır. Her zaman gardoplarında hiç giyilmemiş bir kaç takım kyafetleri olur.

Modayı sadece kendileri için değil kızları içinde takip ederler, renk seçimleri genelde kötüde olsa
marka aldıkları için öyle yada böyle hediye ettikleri tüm kyafetler çok beğenilir.

Tankut ve Yemek
Damak zevkleri yoktur. Ot yada bok yiyebilirler, Portföylerindeki kızların damak zevklerine göre
herşeyi yiyebilirler. Genelde güzel tadların nerde olduğunu bilirler, kızlar damak zevki olan ve
kendilerine farklı tadları keşfettiren erkekleri beğenir çünki.

Tankut ve mutfak
Tankut aynı zamanda iyi bir aşçıdır da,
kızların tav olacağı sebze ağırlıklı kolay pişirilen tüm yemekleri bilirler.
Misal prtaik bir Tankut yemeği tarifi :

Malzemelerimiz :
2 adet havuç
1 adet kabak
1 adet patates
1 adet pırasa
2 adet acı biber
1 bağ maydonoz
2 domates
1 bardak haşlanmış bezelye
yarım bardak şarap
yarım tane kalın doğranmış tatlı soğan
4 yaprak nane
4 yaprak fesleğen
2 kaşık sıvı yağ
tuz-karabiber

havuç-kabak-patates-pırasa-soğan-acı biber tavada az pişmiş hale getirilir.
üstüne baharat ile şarap ve soyulmuş küp küp doğranmış domates ilave edilir biraz daha pişirilir.
çok az tuz ve kızın acı sevip sevmediğine bağlı olarak biber miktarı çok tutulabilir.
pişmiş sebzeler iki servis tabağına pay edilir,yanına bezelye konur,
fesleğen ve nane ile şekil yapılır. yanında minimum 100$ lık bir şarap ile servis yapılır.

Sıradan bir erkek için saçma sapan bir yemek olan bu yarı pişmiş sebze tabağının kesin çince bir
ismi vardır. Ve özellikle tiki kızlar bu yemeğe bayılır.

Tankut ve seks
Tankut en az 2 farklı kızla haftada en az 4 gece ve 1 gündüz seks yapar.
Tankutlar tatminsiz olduklarından sekste azimlidirler. bari kızı mutlu edelim diyerek çok
çalışırlar, işte kızların tankutları tercih nedenlerinden biride budur.
fıkranın devamı

Lazlar Amerika'ya gitmeye karar vermişler ama bir türlü vize alamamışlar. Bunun üzerine yüzerek gitmeye karar vererek Karadeniz sahillerinden atlamışlar denize. Aradan aylar geçmiş ve bir gün nihayet Amerikan Özgürlük Heykeli gözükmüş ufukta.
Tam o anda içlerinden biri:
-Siz devam edin. Ben kesildim, dönüyorum.
fıkranın devamı

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi. Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..

" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "

fıkranın devamı

Şunun şurasında dönemin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Bu güne kadar onu anlamaya çalışmak ve izlemekle geçmişti. Artık duygularına söz geçiremez olmuştu. Okul çıkışında onu takip etmişti. Genç adam; yaprakları yeni yeni filizlenen yaşlı ağacın alında, bankta oturmuş; kıyıya gelip gitmekte olan dalgaları seyrediyordu. Hareketleri, derse olan titiz ilgisi ve yorulmak nedir bilmeyen gayreti en dikkat çeken yönleriydi. Duyguları dışa kapalı, yüreğine erişilmesi zor biri gibi görünüyordu. Aslında öyle biri de değildi. Hiç ağladığı olur muydu? Gözyaşları içe dönük mü akardı? Dış alemlere yansımaz mıydı? Ufkunda tuttuğu, oturduğu ağacın dibinde iç alemine akan görünmez yaşlarla ağlayan biri miydi? Gördüğü kadar; şehveti körükleyen arzulara tutsak yaşayanlardan biri de değildi. Sınıfta, okulun bahçesinde, laboratuvarda, peşinde gölgesi gibi gezen kızların bakışlarından nispeten uzak dururdu. Yaşamaya çalıştığı inancının çilesini çeken biri miydi? Gözyaşlarını hiç sevmeyen, daima iç alemine ağlayan biri miydi? Gönül işlerine yüz çevirmekte olduğu ne derece doğruydu? Kendini, nefesi kadar yakından takip eden genç kızlardan gerçekten habersiz miydi? Mahiyeti bilinmeyen duygularla uzaklara bakışı merak uyandırmaktaydı.
Sözlerine nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu. Bu güne kadar çekindiğinden bir türlü açılmamıştı. Her geçen gün içinde tutmaya zorlandığı duygularının şiddetli baskısı altındaydı. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi de yoktu. Kendini nefesi kadar yakından takip eden, içinden "bu adamla bir gece geçirmek için neler vermezdim..." diyen genç kızdan habersiz, körleşmiş duygularla uzaklara anlamsız bakmaktaydı.
"Merhaba" dedi. Ölçü tanımayan saçları omuzlarının üzerine dökülmüş sarı parlak saçları dalgalanan kız, yosun yeşili gözleri ufkunda, hissiyatını pembe dudaklarına verip ilanı aşk etmek istiyordu.
"Merhaba" dedi genç adam. Kuru bir "merhaba" ya cesaretlendi genç kız.
"Yalnızsınız" dedi.
"Yalnız olduğumdan nasıl emin olabilirsiniz?" dedi genç adam. Beklemediği bir cevaptı. Şaşırdı. Bir an tereddüt etti ve bir birine zıt duygular arasında gidip geldi.
"Benim göremediğim birileri mi var?" dedi.
"Hayır. Herkes yalnızlık çekebilir ama ben pek değil... Bak!... Deniz dalgalarının coşkulu; sahile söylediği şarkıları, ağaçların meltemle olan muhabbetini, kavga dövüş etmeden akşamın gündüzle kucaklamasını, yerini veda ederek; mehtaba bırakacak güneşi, kendi mecrasında akıp giden hayatın bizlere bahşettiği sıhhati, görmüyor musun?
Genç kız, boş bulunmuş gibi hissetti kendini. Genç adamla göz göze geldi. Onun bakışlarında boğulur gibi oldu.
"Oturabilir miyim?"
Genç adam: "Buyurun" diye söyleyinceye kadar oturmadı. Bankın diğer ucuna sessizce yerleşti.
"Tek başınasınız"
"Evet. Siz de öyle."
"Belki açılırım diye dolaşmaya çıkmıştım. Güzel bir gün değil mi?"
"Evet."
"Söylesem mi?"
"Neyi!"
".!
"Sevdiğimi."
"Söylemezseniz bilemez ki!"
"Bak o da sevdiğini söylüyor."
"Kim?"
"Dalgalar, sahile sevdiğini söyler durur."
"Ama ben."
"Güzelsiniz. O öğrenince mutlu olacaktır."
"O kim?"
"Onun kim olduğunu bilmiyor olamazsınız."
"Ama.. Ama ben sizi."
"Kimi!.."
"Sizi."
"Nereden çıktı bu!.."
"Yüreğimin en derin yerinden." Cevap vermesini beklemeden sözlerine devam etti. "Duygularıma karşılık verdiğiniz gün; beni mutlu edeceksiniz" diyordu. Nasıl söylerim diye kara kara düşündüğünü bir anda söyleyip çıkıvermişti. Nasıl bir tepki vereceğini bilememenin korkusuyla günlerdir kendi kendine eziyet edip durmuştu. İçindekileri söyleyerek yüreği üzerindeki karanlık bulutlarını dağıtarak rahatlamıştı. Duygularına esir olan yüreği, hissiyatını açığa vurmaktan çekinmiyordu.
"Bak bu olmadı işte!..."
"Neden?"
"Sizinle birlikte olmak için çok şeylerini kaybedecek o kadar etrafınıza genç varken. Hem size umut vad ettiğimi hiç hatırlamıyorum."
"Dürüstlüğünüz, yorulmak nedir, bıkmak nedir bilmeyen çalışmanız, zekiliğiniz, incelikleriniz; hassas oluşunuz, temiz bir kişilik ve kimliğiniz beni size bağlamaya yetti."
"Görmüyor olamazsınız. Etrafınızda aynı özellikleri taşıyan kendi ırkınızdan bir çok insan var."
"Ama siz, bir başkasınız."
"Yanılıyor olamaz mısınız? Sıradan insanlardan benim ne farkım olabilir?"
"Sizde olup da, onlarda göremediğim çok şeyler var."
"Hiçbir şey birbirini aynısı değildir ama duygularınız sizi yanılmış olmalı!.."
Yanına kadar sokularak: "Neden kaçıyorsunuz?" diyordu. Genç kız ensesine kadar yaklaşıyor, hissiyatını alt üst etmeye çalışıyordu. Gözlerindeki esrarlı pırıltılarla cadde kenarından gelip giden dalgalara göz atarken; nazik, saygılı ve yalvarmaklı bir sesle:
"Çirkin biri miyim?" dedi ve kısa bir süre tepki vermesini bekledi ve devam etti. "Çocukluğumdan beri hiç kimseyle gönül alış verişim olmadı. Yanlış anlamayın, sadece duygularıma siz hakim oldunuz."
"Çirkinlik, tende değil yürekte olandır" dedi genç adam. Genç adamın konuşmasından cesaret alarak; aralıksız sözlerini sürdürmeye devam etti.
"Neden bir ışık, ufacık bir ümit vermiyorsunuz? Bu dünyaya senin olmaya geldim."
"Bu nasıl olabilir?"
"Sevmek bir ihtiyaçsa, insanın sevdiğini söylemesi neden suç olsun. Sizden imkansız bir şey mi istiyorum?"
"Ben doğduğum yerlerde bıraktım yüreğimi.. Ana, baba, kardeş sevgisinden başka sevgi de tanımadım." Üniversiteden Şule hanım aklına geldi. Uzun zaman ona da hiçbir şey yazmamıştı. Ondan da bir haber alamamıştı. Merak etti. Daldı.
Ayumi, genç adamın yıllardır görünmez gemler vurduğu duygularını yeniden uyandırmaya çabalıyordu. Genç adam; adını koyamadığı çilenin öldürücü ıstıraplarına, kasırgaya tutulmuş çaresiz bir ağacın dalları, yaprakları kadar yüreğini sıkıntıya sokmak istemiyordu. Duygularının ruhunu bunaltmasına, pişmanlık duyarak yaşamaya asla izin vermek istemiyordu.
"Hayır. Hayır. Bu imkansız!"
"Neden?"
Kestirip atmasını, irtibatın kesilmesini, reddedilmeyi asla ama asla kabullenmek istemiyordu.
"Ben de sizin gibi sadık bir dost, candan bir arkadaş bulamamanın acılarını hissederek yaşadım. Karşıma çıkanların göz bebeklerinde menfaat ve şehvet arzularının raks ettiğini gördüm. Garip bir arzu, garip bir hisle insan denilen meçhulü sende incelemeye, gönül kapılarını açarak, sizi çözmeye çalışacağım. Her insanın ılık bir arkadaşlığa ihtiyacı vardır." Genç adam suskunluğunu bozdu.
"Beni yeteri kadar tanımıyorsunuz bile!"
"Konuşmasam da tanıyamam ki!.. Sizi günlerce takip ettim. Her hareketinizi izledim. Her derste, her ameliyatta hep yanı başınızdaydım. Günlerce gözlerinizden ve sözlerinizden sıcak bir şeyler ümit ederek bekledim. Gözleriniz; derslerinizin ve işlerinizin dışında hiçbir şey görmüyordu. Oysa güzeller her zaman yanı başınızda ama her zaman güzellikleri uzakta aramak sevdasındaydınız. "Uzaktaki kıymetli, zorluklarla elde edilen değerli, aradığında elinin altında olmayan güzeldir" derler. Gülde gönülleri olanlar bile, onlara ulaşmak için ömür tüketmekten korkarlar da, kır çiçeğindeki gül güzelliğini fark ederler. İnsan her zaman güzeli ister, güzelin hastasıdır. Güzele ulaşmak için ömrünü feda eder. Oysa bir baksa etrafındakilere, mutlak bir güzeli fark edecektir. Ama tek bir düşüncenin kavanozunda kapalı kalmamalı insan. Güzeli ararken, ezerek geçtiği bir başka güzeli fark edemeyecek kadar kördür insan. Bir görebilse kır çiçeğinin gül tarafını... Bir görebilse, hayal pınarının çeşmesinin değil de suyunun önemli olduğunu... Yetinse elindekiyle, güzelliğini bulmaya çalışsa elindekinin. Sevdiklerini gül demetleriyle mutlu edebilme fikrini atsa kafasından. Bir gün de kır çiçeği toplasa, sunsa sevdiklerine... Hayatını gül arama yolunda feda edeceğine, görse kır çiçeğinin gül yanını... Bir fark etse ayaklarının altındakileri, bir ehemmiyet verse kır çiçeklerine. "Sonuçta ikisi de çiçektir. Gül herkesçe güzeldir, kır çiçeği de bence güzeldir." dese."
"Milliyetimizin ayrılığı sizi hiç düşündürmüyor mu?"
Genç kız: "Hepimiz insan değil miyiz? Irk, renk ve dil bile bir yerde sükut edebilir. Siz de bilirsiniz ki! Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır. Hele ikinci dünya savaşından bu yana, Japonya'da yabancılarla evlenenlerin sayısını bilen bile yok. Ben, ne ilk nede son olacağım."
Genç adam: "Buna ailen, en yakınların bile karşı çıkacaklar, engel olmaya çalışacaklarını hiç düşünmez misin?"
"Kim karışabilir?"
"Pek çok."
"Bu hayat benim değil mi?"
"Elbette. Ama üzerinizde hakları olanlar vardır. Unutmamalısınız! Ve sizde gözü, gönlü ve umutları olanlar mutlaka bulunacaktır."

"Bil ki! Senden uzak
Ne güzellikleri avutur beni
Bu şehrin,
Ne de yıldızlı akşamları.

Özlemin bir nehir olmuş,
Yarar girer içimdeki dağları.
Alınyazımı değiştiremem ama
İstemediğim kadere de boyun eğmem."

"Ben sadece yalnız ve garip biriyim ."
"Bırak. Kum üstünde şaton olacağına taş üstünde kulüben olsun ne fark eder."
"İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler."
"Seni seninle yaşamak varken, sensiz hayalinle yaşamak gücüme gidiyor. Sen en büyük sevgiyi hak edecek kadar mükemmel, herkesin sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin."
"Peki sen müsaade aldın mı? Sözlerini bir yumuşama olarak kabul ederek; yüreğinde biraz umut ışıkları belirdi.
Genç kız : "Sadece bir Türk'ü sevdiğimi söyledim. Biz de kararı evlenmek isteyenler verirler." Gönlü umutla umutsuzluk arasında çırpınıyor, bedenini soğuk bir ter kaplıyordu. Genç kız, kararlılığını belli eden davranışıyla "Şimdi cevap vermeye bilirsin" diye mırıldanıyordu. Genç kız, ezik kahrolmuş duygularla bakmaktaydı.
"Acılar ve sevinçler müşterek olmalı. Derdimizi bir birimizden saklıyorsak, ne anlamı olur birleşmenin? Ben bir Budist'im" diye mırıldanıyor. "Senden saklıyor muyum? Ya siz. Sizin de Müslüman olduğunu biliyorum!"
Ağlamaklı baktı genç adama. "Güzellik, sırf bunun için beraberliği arzulamak, çok basit istek bence. Acılarımız ve sevinçlerimiz buna isyan etmez mi? İnsanın başka şeyler konuşmaya, araştırmaya, hatta çok şeyleri bulmaya, kaybetmeye bile ihtiyacı vardır. Herkes gibi benim de bir dış dünyam ve bir de iç dünyam vardır. Orada yasaklara, devletin koyduğu kanunlara, hatta törenin koyduğu bütün kurallara bile kafa tutar, isyan ettiğim olur. İnsanın içinde biriken, taşmak isteyen bu sırlar var ya, beraberlik, bütünleşmek ve hayatı bölüşmek denilen arzu, daha çok bunun için olmalı. Sizi arkadaş olarak seçişim; en yakışıklı bir siman olduğu için değildi.. Suskun, vakur, tenezzülsüz görünümünüzle bir muamma gibi oluşunuz, tıpkı bir mıknatıs gibi beni peşinizden sürükledi. Sizi çözebilmek ve sonra sıkışan yüreğimin gizlerini size açarak rahatlamak istemiştim. Bir Budist çocuğuyum. Babam zaman zaman bu öğretileri anlatır bize. Türkleri Müslüman diye duyarım. Ben bunları konuşarak öze yaklaşmak istiyorum. Size nasıl yasak tanımadan düşüncelerimi açmışsam, sizden de aynı şeyleri beklemekteyim. En azından bir şeyler söylemelisiniz. Beni inandırmalısınız."
"Gerçekleri bilmemek, doğup büyüyerek toprağın derinliklerine karışmak.. Bunlar sebebi araştırılması gereken sorular olarak duruyor içimde. Babam : "İnsan sebepsiz olarak yaratılmadı." ifadesini sürekli tekrarlayıp durur. Yeryüzü, gökler, yıldızlar, denizler, canlılar ve insan. Her biri dev bir muamma kafamda. İlmi sebepler araştırılmakta sonra akıllara durgunluk verecek şekilde, gülünç bir ifade ile tesadüflerin kucağına terk edilmektedir. Ölenler, ölümün eşiğinden dönenler, hastanelerde inleyenler, iç ürpertici hadiseler hiçbir şey anlatmıyor mu? Yaşadığımız bu asırda ciddi rahatsızlıkların çoğunu gideremeyen tıbbın yoğun vakalar karşısında acze düştüğünü görmek, beynimde binlerce soru üretiyor. Bizim tedavi edemediğimiz organları yaratan harika ne kadar kuvvetli.. olduğunu anlatan siz değil misiniz?" Yüzünde acılı gamzeler vardı. Telaşeli, usanç veren, ısrarlı, nemli gözlerle bakıyordu.
"Güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayıran, tercihlerimizde bize yardımcı olan, maddenin satın almaya gücü yetmeyen gözleri.. Bir et ve sinir parçasının akıllara durgunluk veren görebilme olayını.. düşünen, seven, nefret eden, duygulanan, ağlatan ve güldüren beyni.. Böbreği, ciğeri, kalbi. Mikrobu ve hücreyi.. Bunların vücudumuzda irademiz dışında aldıkları emirler doğrultusunda sistemli çalıştıklarını, düşündükçe bunların bir sahibi olmalı değil mi? Tedavisinde acze düştüğümüz organların yaratılışlarını tesadüfe bağlamak ne kadar yanlış olduğunu söyleyen?"
"Yaşamak sadece millet olmak, yeryüzünü fesada boğuk kan dökmek olmamalı diyen. Toprak, aldığı emirle sinesine verilen çekirdekleri filizlendirdiği, o şuursuz haliye sebze, meyve bitirdiği, renk renk, desen desen çiçekler açtığı, sihirli kokular ikram ettiği derelerin, nehirlerin, dağların, gündüz ve gecenin, ay ve yıldızların hakkıyla görevlerini yaptıklarını en güzel bir dille yorumlayan siz.. Gece gündüze dönmese, bulut yağmur yağdırmasa, mevsim kışını bitirmese, güneş doğmasa hayat olur muydu? "
"Size söz veriyorum. Sizi mesut edebilmek için, her fedakarlığı yapmaya hazırım."
Genç adam, verecek cevap bulamıyordu. Ayumi'yi üniversite ki başarısını, gayret ve insan üstü çabasını görmüştü. Etrafında o kadar; birlikte olmak isteyen olmasına rağmen; yüz vermiyordu. Ruhi güzellikleri fiziki güzellikleri içinde gizliydi. Rutin bir yaşayıştan dolayı pek bilinmiyordu.
Ufuklardan güneş batmaya başlıyordu. Batan güneşle birlikte, Tokyo'nun semalarında solgun ışıklar can veriyordu. Gün, yüzüne mor bir tül çekiyordu. Uzaktan sahil dalgalarının ninnileri geliyordu. Evlerine gitmekte olan; sokaktaki insan seli gittikçe azalıyor, Tokyo'nun kucağında kendilerini yalnız hissediyorlardı. Ayumi, veda edip giderken: "Sizi, bizimkilerle tanıştırmak istiyorum" diyordu.

fıkranın devamı

Tayfa kaptanına bağırır; "Ufukta düşman gemisi göründü.

Kaptan,2.kaptana emreder;"Çabuk benim kırmızı gömleğimi getirin."
Kaptan gömleği giyer savaşı kazanırlar.

Ertesi gün tayfa yine bağırır;
"Ufukta 3 düşman gemisi vaaaar!
" Kaptan yine kırmızı gömleğini ister. Gömlek gelir, kaptan giyer
savaşı
yine kazanırlar.

Akşam 2.kaptan, kaptana;
"Neden savaşta kırmızı gömleğinizi giyiyorsunuz?"der.
Kaptan şöyle yanıt verir;
"Eğer savaşta yara alırsam kanadığı belli olmasın, sizler
disiplininizi
bozmayın diye.

Ertesi gün tayfa bağırır;
"Ufukta 7 düşman gemisi var." Kaptan bu kez şöyle emreder;

"Çabuk kahverengi pantolonumu getirin."
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama