Uykumu Fıkraları

loading...

Hoca bir gece vakti dışarı çıkar bir görevli Hoca gece vakti ne yapıyorsun der Hoca uykum kaçtıda onu arıyorum der
fıkranın devamı

Hoca gece yarısı sokakta geziniyormuş. O çağın güvenlik görevlisi olan subaşı, kendisini görünce :- “Efendi!” dem...
fıkranın devamı

- Hıdır... Hıdıııırrrr...
- Hıııı??! Ne vaaarr??
- Uyuyon mu?
- Yok böğrülce ayıklıyom... Soru mu
lan bu Hacer? Uyuyom tabii ya ne edecem.
Yat sen de zıbar hade...
- Senin işin bitti tabii, devirip gıçını
yatabiliyon... Şipşak yap,sonra horul da horul
uyu... Bir kere de geç gelsen dişimi kırıcam...
- Gecen gece eve geç geliyon diye dırdır
ettiydin de, ben senin dişini kırdıydım ya,
daha ne istiyon?
- Ben o geç gelmekten bahsetmiyom...
Birlikte gelmekten bahsediyom...
- Beraber mi gelecen? Kız o saatte dışarda senin
ne işin var ki eve benimle gelecen lan?
- Off be Hıdıır off beee Hıdııırr. Sen beni anlamıyon...
- Ya sabıııırrr... Uykumu gaçırdın gene bak, de hele
ne istiyon...
- Orgazm neyin istiyom tamam mı? Orgazm olmak
benim de hakkım...
- Orgazm da ne lan?
- Hıdır... Bazen diyom ki kendi kendime acaba
bende zoofili mi var?
- Ne fili? Ne diyon ya?
- Zoofili... Yani hayvanlarla ilişkiye giren dimek.
Eh ben de senin gibi bir öküzle her gece yatağa
girdiğime göre...
- Sen bana öküz mü dedin?
- Bildiğin kelimelerden konuşunca anlıyon bakıyom...
- Ya Hacer yat diyom sana... Orgazmmış...
Yok bilmemne filiymiş...
- Ne fili be cahil ay... Zoofili...
- Hacer yarından tezi yok o kadının evine temizliğe
gitmiyon, tamam mı?
- O kadın dediğin koskoca bir yazar tamam mı?
Doğru konuş.femisnistlerin başı... Lideri...
İdolüm o benim.
- Ne dol ne dol?
- İdolüm deyyom... Onun evini temizlemek benim
için şerefdir, tamam mı?
Bütün kitaplarını, dergilerini okuyom ben onun...
- Sonra da yalan yanlış öğrenip benim uykumu
kaçırıyon... Sana ne lazım orgazm...
Onlar zengin garıları için...
- Heç de bile... O fizyolojik bir ihtiyaç...
- Fiz...yo...ne?
- Milletin kocaları evrim geçirdi, metroseksüel oldu...
Sen daha bir insan olamadın be Hıdır...
Evrim... evrim... eviluşın...
- Haceeeeerrr...
- Neeee?
- Gız bu deminden beri dediklerini tekrar etsene peş peşe...
- Ne oldun lan hıdır, yanakların al al oldu...
- Dediğimi yap seeennn.
- Eviluşın... Orgazm... Metroseksüel... Zoofili...
Fizyolojik...İdol...
İstersen apurçunist de diyem... Ne olcaksa...
- De Hacer deee... Bir daha söyleee...
- Ne yapıyon Hıdır... Kudurdun mu len?
- Sen bu gavurca lafları edince gözüme yabancı avratlar
gibi göründün de biran...
- İstemiyom Hıdır... Kendimi şu an ilişkiye hazır
hissetmiyom...
- Ama ben hissediyom... Gel buraya...
- Bu bir konsantrasyon meselesi Hıdır...
- Gonsontrosponon diyen dilerini yirin...
Gel buraya Helga...
- Ne Helgası be? Adım var benim... Bireyim ben...
Bıraaaak...Yetiiiişiiiin. Aile içi şiddete maruz kalıyom...
Heeellppp...
Heeellllpppp...

fıkranın devamı

Gece bütün korkuları beraberinde getirirken ben sadece tek bir düşle uykumu tamamlarım. Hayeletler varken çevremde bir sis bulutu içinden çıkıp,
gelen gün ışığı kadar yalın ve umut vericidir seninle seni yaşayabilmek....
Sakladığım tüm korkularımı açığa vurabilmek için beklediğim heran benim için zevktir bu dünyada.. Kaybolan birşeyler var hayatımda yada eksik kalmış tamamlanamamış birşeyler.. Geceye sığınmak artık çok geç benim için çünkü karanlık yetmez düşüncelerimi saklamaya..
Bir Tanrım var benim beni ezmeyen beni seven bana benliğimi sevdiren, bir tek inancım var benim, ben bu dünyadan olmayanların buradaki Tanrısıyım..Ve seni bekliyorum krallığımda benim olacağın günü bekliyorum bize ihtiyacı olan her insanı ezmeden tanrı olabilmeyi vaadediyorum sana......
Korkuların geçersiz benim krallığımda yada üzüntülerin, tek bir düş için yaşanır benim krallığımda amacımız ulaşabilmektir gerçek Tanrıya sonra gökyüzünü simsiyah bulutlar kapladığında elele olabilmektir , bizde anlamlar yoktur..
Kalbini görebiliyorum içini o en derinlerde yaşattığın kimselere göstermeden büyüttüğün çocuğu biliyorum, ve onu çok seviyorum...
Sen inançlarını bıraktığın gün geleceksin bana, seni bekliyor olucam bedenim hazır bu kutsal törene, ruhumsa zaten heran bir esir gibi özgürlüğü bekliyor ben seninle özgür bırakıcam ruhumu ve sonra gidicez bu dünyadan baska Tanrılarla tanışacağız hakkettiğimiz yerde olacağız..
Şimdi hazır olmanı bekiyorum bu dünyadan sıyrılmanı ve o içinde büyüttüğün çocuk olmanı ve onunla berber bana gelmeni bekliyorum..
Ben senin son durağınım, benim için geldiğin yerler değil neden bukadar geç kaldığın önemli çünkü çıkmamız gereken yolculuk çok gecikti....
Şimdi benliğinin çektiği acılar yüzünden vazgeçersen yıkmış olursun senin için yarattığım krallığı ve mistik çağlardaki her savasçı gibi bende lanetlenirim Tanrılar tarafından ama ne farkederki ben ölümsüzlüğümden zaten vazgeçtim....
Ama ya sen neyapacaksın sen özelsin sen bu dünyadaki diğer iğrenç zavallı mahlukatlardan değilsin sen bir amaç uğruna seçilmişlerdensin.. Sen özelsin..
Korkularını yaratan onlarla beslenip büyüyen çevrendeki tüm zavallıları, Tanrılar şahidim olsun ki kendi cehennemimde bizzat ağırlayacağım ve sonra onlar alevin o en can alıcı sıcaklığını yaşarken ben seninle varolacağım...
Seçim yapmak zorunda değilsin.!! Sen zaten yeryüzene gönderilen en özel Tanrıça olarak görevini tamamlayacaksın..
Ve hizmet eden değil edilen olucaksın..Ben bir dünya yarattım ve tek eksik sensin.. Seni bekliyorum ve arıyorum ama sen yoksun bizi bekliyor halkımız
"Kutsal Tören" için...
Keşke sadece ruhunla gelebilsen bana, bu dünya için sana verilen bedenini hiç sevmiyorum çünkü o beden senin içindeki en güzel duyguları saklıyor ve izin vermiyor onlara.. Ama üzülme kadınım burası sadece bir durak biz seninle kendi ülkemizde sonsuzluğun en saf halinde varolacağız ve orda bedenler olmayacak...
Kutsanmış ruhlar seni çağırıyor ve sen buna karşı duramazsın zaten gözlerindeki arzu ele veriyor seni, sende istiyorsun ama çevrendeki asalaklara yeniliyorsun.. Sen içindeki gücün farkına vardığın zaman kimse duramayacak karşımızda....

Seni bekliyorum...






fıkranın devamı

Sabahın o muhteşem ilk saatlerini yakalayabilen akıllı adamlardan olamadım hiç. Ancak kuvvetli bir dürtü olursa, isteyerek ve severek erkenden uyanır, her gün böyle erkenci olmaya söz verir, sonra hemen unuturum. Fakat son iki haftadır yalnızca onunla beraber olabilmek için erkenden kalkıyorum.Saat altı oldu mu, beynim otomatik olarak uyanıyor, ama bedenim yarı uykuda,bir kavgadır başlıyor:

"Yat uyu! Tatildesin. Öğleye doğru kalkarsın, iki rafadan yumurta,sıcak ballı süt, peynir, tereyağı, kızarmış ekmek ve tavşan kanı büyük bir bardak çayla güzel bir kahvaltı yaparsın. Denizi seyredersin. Gazetelerin beş para etmez sayfaları arasında tembellik edersin. Yat uyu. Tatildesin.Ta-til-de-sin!"

"Hayır. Hemen fırla yataktan. Soğuk bir duş yap. Çivi gibi ol. Sokağa at kendini. Şimdi herkes uyuyor. Sokaklar senin, köy senin. Doğmakta olan güneş senin. Deniz senin. Sabah rüzgarının genç, uçuk mavi ışıltısı, taze serinliği senin. Çok erken sabahın o inanılmaz gücü senin. Tembellik etme.Kalk. Bütün bunların tadına var."

Kısa bir sessizlik olur, hangi yanı tutacağıma karar veremem bir süre."Tatildesin. Yıllardır sabahları erkenden kalkıp işe gitmekten bıkmadın mı?Şimdi tatil yapıyorsun. Yat uyu. Yastık yumuşak, yatak sıcak. Çek pikeyi üzerine, bir düş düşle. Dünyanın herhangi bir kuzey kentine uçak bileti alıyorsun. Neresi olduğunu sakın belirleme. Sonrasını düşünde görürsün. Bırak kendini uykunun şefkatli kollarına. Bırak rüyanın sihirli değneği işlesin.

Bırak uyku çeksin seni. Uzun, sessiz, dipsiz bir kuyuya deli bir hızla yuvarlan. Uyu. Uyku alsın götürsün seni. Uykularında olsun bir kez teslim olmayı dene. Gevşe, rahatla. Uyu. Tatildesin!"

"Peki ya Sulhi?"

"Ta-til-de-sin!"

Sulhi şimdi dükkanını açmaktadır. Bu saatte müşterisi olmaz. Müşterisi olsun diye açmaz zaten: Kendisi için. Çiçeklerini sular bir bir. Yeni bir konserve kutusuna birkaç gündür kökü suya bırakılmış bir bitki diker. Bol bol sardunyalar... Rengi artık hiç çıkmayacak ilaçlarla boyanmış vişne çürüğü parmak uçları toprakla kaynaşır. Çamurlu ellerini kadife pantolonuna siler,sonra kapının önünü sular. Sabahın en erken toprağı Akdeniz açlığıyla emer suyu. Mis gibi kokar sabah.

Kısa bacaklı bir tabure koyar dükkanının önüne. Eski, her yanı eğrilmiş, isten kapkara olmuş küçük cezvesine ölçerek bir fincan su doldurur. İspirto ocağını yakar. Bir çay kaşığı şeker. Şeker suya iyice karışmalıdır.İki kaşık kahve. Dikkatle karıştırır kahveyi. Severek ve özenle. Sorunca; "iyi ve güzel işler severek, özenle yapılmalıdır." der. Kahve ve şeker tamamen suya karışmıştır ki, cezveyi ateşe koyar. Büyük bir sabırla kahvenin hifif ateşte köpüklenmesini bekler. O sırada ne düşünür, nereleri yaşar bilmiyorum.Çözemiyorum. Biraz sonra dünyanın en güzel kokusu yayılır çevreye: Sabah kahvesi kokusu! Toprak, sabah kahvesi ve su kokusu birbirine karışır. Bu, çok sık rastlanmayan bir güzellik yaratır. Görülür, koklanır ve tadılır bir güzellik... Önce kahvenin köpüğünü boşaltır fincana, sonra tekrar cezveyi ateşe tutar, fokur fokur kaynayana dek. Kahve pişmiştir artık. Günün ilk sigarasının vaktidir şimdi. Mavi-beyaz kareli gömleğinin sol cebinden bir sigara çeker, kibrit aranır. Dükkana girer, kibrit bakınır. O karmaşa ve deli dağınıklıkta masanın altına düşmüş kibriti bulur. Sigarasını yakar. Kısa bacaklı taburesine döner. Höpürdeterek kahvesinden bir yudum alır, bir nefes de sigarasından. Oh be! Gözlerini kısar, kimselerin bilmediği bir yeri görür gibi gizemli, hazlı birkaç dakika yaşar. Derin bir iç çekerek elli sekiz yaşında yaşamaktan ne kadar çok tat aldığına yanarak, kahrolarak sevinir.Sabahı koklar, kahve içer, sigara içer.

"Uyu. Tatildesin."

"Kalk ve Sulhi ile sabahı yaşa."

"Ta-til-de-sin!"

"Sulhi'nin sabah kahvesini kaçırma!"

Kalktım. Uykumu soğuk duş ve sabah ile yendim. Ayak seslerimi dinleyerek paket taş döşeli, dar köy sokaklarında yürüdüm. Yalnızca kendi ağırlıklarını omuzlarında taşıyan bağımsız ve yalnız adamların gururuyla keyiflendim. Onu dükkanının önünde oturmuş, kahvesini içerken buldum. Gözlerini uzaklara dikmiş düşünüyordu. Bir teneke kutunun üzerine miden koyup oturdum karşısına. Bana baktı. Beni gördü. "N'aaber" anlamına göz kırpıp, başını salladı. "İyidir" gibisine gülümsedim. Kahvesinin kalan kısmını ben orada yokmuşum gibi ağır ağır içti, bitirdi. Kalktı. Yaşına bir türlü uymayan çevik adımlarla fırladı gitti. Elinde bir fincan suyla geri geldi. Suskun ve dikkatli yeniden şekeri sonra kahveyi suya karıştırdı. Sorunca: "İnsan susar,varlığı konuşur." der. Varlıklarımız konuştu. Varoluşumuzun bilincine ve tadına vardık. Kahvemi uzattı, bir de sigara yakıp verdi. Yıllar var birilerine hiç yakın olamazken, Sulhi'ye yakın oluşum, varlığını duyabilişim tedirgin etmeden şaşırttı beni. Onun yanında hoşnuttum ve böyle kolay hoşnut oluşumdan huzursuz değildim. Kendimi sorgulayıp, hırpalamadım bu kez.Hoşnutluğumu yaşadım kahvemin tadında. "İnsana insan gerek" diye geçti içimden. Bu da yetmedi. İçimdeki sesi de susturdum. Sessizleştim. Dükkanın açık kapısından içerdeki berbat dağınıklığa gözlerimi diktim. Gördüğüm en gösterişli dağınıklık beni yine büyüledi. Bana hep sevimli ve zekice gelen o kocaman STÜDYO levhasının, aslında bana ince ince dokunan bir acıklı yanı vardı ki, yıkıntılar üzerine kurulu bir imparatorluk gibiydi. Don Quichote'u pek severim ben.

Sulhi yeniden kalktı, yirmi yıl önce ömrünü tamamlamış Stüdyoya girdi.Bir zamanlar masa olan bir tahtanın çekmecesinden bir zarf çıkarttı, geldi karşıma oturdu. Zarfın içinde kurutulmuş bir kelebek vardı. Özenle kurutulmuş,sonra eski bir masa gözüne hapsedilmiş.

"Askerliğimi yapmak için geldim buraya ilk kez. Askerlik bitince de yerleştim. O zamanlar adı pek bilinmez bir köydü burası; ama güzelliği tanır gözlerim. Bu kelebek köydeki ilk dostumdu. Onu çok severdim. Öldürdüm ve saklıyorum. Başkası öldürmesin diye."

Kelebeğe baktım. Yüzünde en yakın dostun eliyle öldürülmüş olmanın kederini aradım. Bulamadım.

"Askere gitmeden önce İstanbul'da bir sevgilim vardı. Onunla evlenmedim. Karım olmak onu soldurur diye. Başkasının mutfağında soluyor şimdi, benimkinde değil."

Sevdiği kızı düşündüm. Terk edilişinin nedenini ve anlamını kavradı mı diye. Hiç inanmadım.

"İlk müşterim ebe hanımdı. Geldi. Vesikalık resim çektirdi. Onun kızıile evlendim. İlk müşteri uğurludur diye."

Karısının Akdeniz köylüsü yüzü ve iri elleri geldi aklıma. Gençken güzeldi herhalde dedim. Yine de Sulhi'yle yan yana koyamadım bir türlü. Sulhi yeniden dükkana girdi. Küçük, eski "mono" teybine Vivaldi kaseti koydu. Dört Mevsim yayıldı dükkana, içeriye sığmadı, kapıdan taştı, kapı önüne birikti;tam benim oturduğum yere. Müzikle beraber, hala ıslak toprak canlandı. Havada rengarenk bir sevinç kıpırdadı. İçim kımıl kımıl, sıcacık, ışıl ışıl oluverdi.

Komşu köylerden biri bebek, üç kadın ve bir erkek çıkageldiler. Yeni doğmuş bebek kucaklarında bir "aile hatırası" çektirdiler. Sulhi o zavallı stüdyosuna aldı onları. Sanki muhteşem bir kraliyet ailesinin fotoğrafını çekiyormuş gibi özenle öne üç kadını oturttu. Bebeği ortada oturan "yeni-anne"nin kucağına verdi. Baba arkada, ayakta elleri iki kız kardeşinin omuzlarında vakurca dikildi. Bu pozu üç kez çekti Sulhi. Sonra bir de, baba,bebek ve annenin üçlü fotoğrafını. Köylüler sevinç içinde teşekkür edip gittiler. Teypte hala Vivaldi çalıyordu. Bu kadar birbirini tutmaz manzaraları iç içe yaşamak beni hem şaşırtıyor, hem de anlatılmaz biçimde çekiyordu.

İzin isteyip kalktım. Sahile indim. Bir sahil kahvesinde çay içtim.Biraz dolaştım ve pansiyonuma döndüm. Günün kalan kısmı herkesle ve herkesinki gibi geçti: Arkadaşlar, deniz, güneş, yemek falan filan... Bunlar bedenimi dinlendiriyor ya, aklım fikrim Sulhi'de.

Benim gibi sevgililerine -topu topu üç tane zaten- bile çok yakın olamamış, kuşkucu, soğuk bir insanın, bu garip yaşlı adamı böyle çok seviyor oluşu bir garibime gidiyordu. Buna en çok tatile beraber geldiğim iki erkek arkadaşım gülüyor, açık açık dalga geçiyorlardı benimle.

Akşam yemeğinden sonra Sulhi'yi her zamanki sahil lokantasında yakaladım. Bozuk Fransızcası ile bir turist kıza bir şeyler anlatıyordu."Denizi ve güneşi en erken ve en saatlerinde yaşamamış olanlar daima ortalama kalacak insanlardır." Kızcağız anlamamış, kocaman gözlerle şaşkın,Sulhi'ye bakıyordu. Ben anlattım. Güldü kız. "Bu adam filozof" dedi ve gitti.Burun büktü Sulhi kızın ardından. Filozof kelimesini sevmemişti besbelli. Ben de onun gibi bir kadeh rakı alıp, oturdum karşısına. Deniz önümüzde simsiyah uzanıyordu. Hiç konuşmadan uzun bir süre denize baktık. Kumların üzerindeki tahta masada rakı içtik, denizi dinledik. Ne sabırlı bir derinlik, ne anlatılmaz bir huzur taşır bu konuşulmadan paylaşılan dostluk anları....

"Büyük oğlumdan mektup aldım bugün. Hollanda'da gitar çalıyor oğlum."Baktım. Sesindeki kederi gördüm. Dükkânının duvarında asılı fotoğraflarından iki oğlunu anımsadım. Yakışıklı, uzun boylu iki delikanlı. "Büyük oğlum bana benzer. Hiç uslanmayacak ve hiç mutlu olmayacak!"

Yeni bir rakı daha istedi. Canı sıkkın diye düşündüm. Çok içiyor diye hayıflandım. O orada, gözleri denizde, kaskatı oturuyordu. Konuşmaya cesaret edemedim. Bu ne garip bir adam diye yeniden düşünmeye başladım. Bazen ne olağandışı, inanılmaz güzel, bazen de ne sıradan... İşte şimdi karşımda alkole düşkün, oğlunu özleyen yaşlı bir baba olmuş oturuyor, oysa bu sabah köylü ailenin soylu fotoğrafçısı, Vivaldi sever, düşünen bir adamdı. "Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz. İstanbul'a dönüyoruz" dedim. Başını çevirmeden, buz gibi "İyi ya, yolun açık olsun" dedi. Bu kadar mı? Hepsi bu mu? Keyfim kaçtı.Öyle ya, ben onun gözünde tatilini deniz kenarında, turistik bir köyde geçiren, biraz da içine kapanık bir genç adamdım. Daha ne deseydi yani? Beni çok özleyeceğini falan mı? Kim bilir o kimlerle karşılaşıyordu her yaz bu köyde. Bir şeyler kırıldı içimde. Ne duygusal bir herifim, diye kızdım

kendime. Yapayalnız, buruk, kederli kalakaldım. Bir sigara yaktım. Kendimi toparlamaya çalıştım. O hâlâ yanı başımda oturuyor, dalgın, denizi seyrediyordu. Sanki ben orada yoktum. Belki de hiç olmadım! Birden fırladı yerinden. "Eve gidip, biraz da bizim Halime'yi memnun edeyim, anlarsın ya!"dedi. Tanrım ne bayağılık, ne çürümüşlük! İçim bulandı. Bu adamı ne sandım ben? Yine kitaplarda yaşıyorum. Yaşlı adam ve Deniz. O Santiago, ben Manolin!Oh ne âlâ! Ah bu benim sınır bilm düşçülüğüm... Pansiyonuma ayaklarım sürüklenerek döndüm. Uzun süre yatakta döndüm durdum. İçim sıkılıyor, güçlükle nefes alıyordum. Yaşayan birisini ölü saymaya çalışmak, bir insanı öldürmekten güç olmalı diye düşündüm. Rüyamda Hemingway ile bir sal üzerinde dalgalarla boğuştuk gece boyu.

Ertesi sabah erkenden uyandırıldım. Güneş doğmadan yola çıkmalıymışız. Sıcağa yakalanmadan yolu yarılayacağımızı söylüyordu arabayı kullanacak arkadaşım. Son bir-iki havlu, diş fırçası ve terliği de çantama attım.Arabanın arka koltuğuna oturdum. Bir karış suratım, güneş yanığıyla acıyan sırtım ve sabahın erken saatlerinde bir türlü ayılamayışım... En kötüsü Sulhi'nin dün geceki hali. Kimse dokunmasın bana. Kimse konuşmasın benimle...

Arabamız hareket etti.

"Bak az daha unutuyordum. Şu senin pek sevgili fotoğrafçı dostun sabahın köründe geldi, seni sordu. Uyandırayım, dedim, dokunmayın, sabahları güç uyanır o, dedi. Sana bunu bırakıp gitti." Sulhi'ye duyduğum yakınlığı başından beri sezip, bunu kendisine yapılmış bir haksızlık gibi algılayan arkadaşım bir konserve kutusuna dikilmiş sardunyayı ve kirli bir dosya kağıdına kötü bir el yazısıyla yazılmış bir notu pis pis sırıtarak uzattı. Umurumda mı sanki, uzaktaki sevgilisinden mektup almış liseli bir delikanlı gibi heyecanlandım. Uykum filan kalmadı, ayıldım, sevindim, heyecanlandım.Buyrun işte, ben adam olmam! Kağıdı açtım:

"Çiçek dostluk demektir.Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.Sulhi."

Yalvar yakar, iki arkadaşımı Sulhi'nin dükkanına geri dönmeye razı ettim. Ama o ne? Neden kapalı bu dükkan? Halbuki şimdi dükkanının önünü suluyor, sabah kahvesini... Kapıda bana yazdığı mektubun kağıdına benzer bir kirli sayfaya karalanmış bir not asılı:

"SULHİ BUGÜN ÇALIŞMAYACAK."

Yola çıktık. Yol boyunca hep iki cümleyi yineledim kendime: Beni seviyor. Gidişime üzülüyor.Yüreğim kımıl kımıl. Neden böyleyim ben? İnsanlar, insanlar, insanlar...Kocaman, yayvan bir gülümseme takılı kaldı yüzüme bütün gün... Şimdi oturdum ve bu öyküyü yazdım.

Kırk yıllık dostum Sulhi'yi siz de bilin diye...

fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama