Yıldızlar Fıkraları

loading...

İnanmazsanız Yıldızları Sayın Nasreddin Hoca fıkralarıNasreddin Hoca Konya'da vaaz ediyormuş. -"Ey Müslümanlar! bu şehrin havasıyla bizim şehrin havası birdir" diye söze başlamış. Cemaattekilerden biri sormuş: - "Nereden biliyorsun?" - "Akşehir'de ne kadar yıldız varsa, burada da o kadar var. İnanmazsanız sayın!.." demiş Hoca.
fıkranın devamı

Topkapı Müzesi'ndeki ünlü "Kaşıkçı Elması" adını nasıl almış? Bu elmas Osmanlı Hazinesi'ne nasıl girmiş? Elmas kaç karattır? Dünyanın tanınmış elmasları arasında yeri nedir?
fıkranın devamı

Bir tanıdığı Nasreddin Hoca’ya sormuş :- “Hoca, dünya kaç arşın?”Tam o sırada yanlarından bir cenaze geçiyo...
fıkranın devamı

- Nasreddin Hoca Konya’da vaaz ediyormuş.-“Ey Müslümanlar! bu şehrin havasıyla bizim şehrin havası birdir”...
fıkranın devamı

Nasreddin Hoca’nın bir konuğu gece yatısına kalmış. Adam zayıf inançlı biriymiş. Ben görmediğime inanmam, Ahirete gidip...
fıkranın devamı


temmelle dursun bir gün kamp yapmaya gitmişler kurmuşlar cadırı akşam olmuş yorgunlukla yatmışlar sonra temel uyanmış dursunuda uyandırmış demişki dursun bak bakim yukarıya ne görüyorsun dursunda demişki yıldızları görüyorum
temel= bunlar sana ne ifade ediyor demiş
dursun=astrolojik olarak saman yolunu metorolojik olarak havanın yarın güzel olacağını bizim köydede saatin 3 olduğunu gösteriyor demiş
dursun=peki sana ne ifade ediyor demiş
temel=LAN SALAK ÇADIRI ÇALMIŞLAR



fıkranın devamı


Öğretmen, sınıfta gökyüzü ile ilgili bir yazı okudu.Sonra bu yazıyla ilgili çocoklara soru sordu:
-Ayşe, bana bildiğin yıldızları sayar mısın?
Ayşe düşünmeden yanıtladı:
-Pop yıldızları, spor yıldızları,sinema yıldızları...


fıkranın devamı


temmelle dursun bir gün kamp yapmaya gitmişler kurmuşlar cadırı akşam olmuş yorgunlukla yatmışlar sonra temel uyanmış dursunuda uyandırmış demişki dursun bak bakim yukarıya ne görüyorsun dursunda demişki yıldızları görüyorum
temel= bunlar sana ne ifade ediyor demiş
dursun=astrolojik olarak saman yolunu metorolojik olarak havanın yarın güzel olacağını bizim köydede saatin 3 olduğunu gösteriyor demiş
dursun=peki sana ne ifade ediyor demiş
temel=LAN SALAK ÇADIRI ÇALMIŞLAR

fıkranın devamı


Hayvanat bahçesinde iki ahtapot kollarını birbirine sarmış dolaşıyorlardı.Erkek ahtapot eğildi hafif bir sesle dişi ahtapotun kulağına fısıldadı:
-Ne güzel bir gece değil mi sevgilim?...Mehtap,yıldızlar,sen,ben...Ve bu güzel gecede seninle ikimiz böyle kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola dolaşıyoruz...

fıkranın devamı

- garson hesabi getir- 5 yetmislik abi- cuss, ulan 5 yetmislik icsem ayakta duramam lan- e duruyon i...
fıkranın devamı

AdamIn biri is bulmak icin istanbul'da ilgili kuruma muracaat etmis."Evet bir is var" demis ilgili m...
fıkranın devamı

Hayvanat bahçesinde iki ahtapot kollarını birbirine sarmış dolaşıyorlardı.Erkek ahtapot eği...
fıkranın devamı

Bir Gün Cehennemde Karşılaşabiliriz. Sen Kalp Hırsızı Olduğun için , Bense Tanryı Bırakıp Sana Taptığım için

Hayatta iki kör tanıyorum ; 1.'si senden başkasını görmeyen ben,2.'si beni göremeyen sen...

Seni nekadar sevdiğimi öğrenmek istersen yere düşen her yağmur damlasını tutmaya calış;tutabildiklerin senin sevgin tutamadıklarınsa;benim sana olan sevgimdir.

GUNESIN BUZ TUTTUĞU YERDE BIR ALEV GÖRÜRSEN O BİL Kİ YANLIZ VE YANLIZ SENIN İÇİN YANAN KALBİMDİR.

Dünyadaki en güzel şeyi sana vermek isterdim ama seni sana veremem ki ?

Seni yıldızlara benzetiyorum onlar kadar etkileyici,çekici ve güzelsin ama aranızda tek fark var onlar milyonlarca sen birtanesin.........

insanlar kırmızı güllerin pesinde koşarken ayakları altında ezilen papatyaların farkına bile varmazlar

Aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur.

En sürekli aşk karşılığı olmayan asktır.

Bir delinin seni öpmesine izin ver ,ama bir öpücüğün seni delirtmesine izin verme

Gökyüzündeki bütün yıldızları toplasan birtek sen etmez, fakat birtek sen hepsine bedelsin.

Aşk Çoraba Benzer ; Çifttir ve birbirine uymalıdır

Sen gözlerimde bir damla yaş olsaydın seni kaybetmemek için ömür boyu ağlamazdım!!!

Aşkımızın suya düşeceğini bilseydim , balık olurdum

Sen benim hayatımda olduğun sürece, ne sen kimseye rakip ne de kimse sana rakipti..Çünkü sen benim için daima tektin

fıkranın devamı

Hamdi ve Halil adında iki profesör arkadaş varmış.Bunlar araştırma için dağa çıkmışlar,çadırlarına kurp uyuyorlarken Hamdi seslenmiş,
sakin bir sesle:
- Halil gökyüzüne bak ve bana ne gördüğünü söyle
- Yıldızlar net gözüküyor bu demek oluyor ki bulut yok ve yarın hava güzel olacak.Bu bizim için iyi ve ayrıca yıldızlar çok büyük ve parlak buda demek oluyor ki bu dağ en az 100 m.
Hamdi sinirli bir şekilde yanıt verir:
- ULAN HALİL BIRAK ŞİMDİ BİLİMSEL AÇIKLAMALARI GÖRMÜYOR MUSUN ÜSTÜMÜZDEN ÇADIRI ÇALMIŞLAR!
fıkranın devamı

Hayvanat bahçesinde iki ahtapot kollarını birbirine sarmış dolaşıyorlardı. Erkek ahtapot eğildi hafif bir sesle dişi ahtapotun kulağına fısıldadı:
-Ne güzel bir gece değil mi sevgilim?...Mehtap,yıldızlar,sen,ben...Ve bu güzel gecede seninle ikimiz böyle kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola kolkola dolaşıyoruz...

fıkranın devamı



Samanyolu, çobanın peşinden giden bir sürü gibi, göğün yamacına tırmanıyordu. Sürüdeki en küçüklerden bir, bu gümüşi döngüden ve dinginlikten öteye geçmeyen yolculuklardan bıkmıştı artık. Huzursuzdu. Sıkıntının tırnakları, biryerlerini sürekli kanatıyordu. İşte böyle bir gökgününde, sürüden sessizce ayrıldı. Evinden kaçan kısa pantolonlu afacan bir coçuğa benziyordu küçük yıldız. İpinden kopmuş küçük bir uçurtma gibiydi. Hoplaya zıplaya uzaklaştı sürüden. Boşluğu ve birbaşınalığı duyumsadı birdenbire. Arkadaşlarından öğrendiği bir evren türküsünü mırıldanmaya başladı. Bir yandan da ayrıldığı sürünün, bütün bir ömür, evrenin kıyısında yaşamaya nasıl katlandığını merak ediyordu. Şaştı kaldı bu işe. Yıldız aklının hayalsiz olabileceğine inanmak istemiyordu. Sonra unuttu bütün bunları. Geleceği geçmişi ve her şeyi...Ve şöyle düşündü küçük yıldız:

Evren
yalnızlıktan da küçükmüş
Düşlermiş asıl sonsuz olan


Zaman, kar kristalleri gibi ayağına batsa da, yolculuk duygusunun esrikliği gizemli bir tada dönüşüyordu gittikçe. Saklı vadileri keşfetti küçük yıldız, karadeliklerde dolaştı. Ateşarabalarına binip manyetik rüzgarlar denizine indi. Başına belalar açmada gittikçe ustalaşıyordu artık. Kendine yönelmiş bir tehdit gibiydi. Asteroidlerin meteor yağmurlarına uğramış bedenleri delik deşikti. "Ölüm" dedi küçük yıldız,
"ölüm beni cirkinleştirmeden yok olma yollarını öğrenmeliyim". Sonra öteki galaksilerin uğuldayan rüzgarlarına yöneldi. Nebulalar arasından kayarken bir yandanda türküler söylüyordu, yıldız türküleri.

Evren
umutlarda da küçükmüş
Mutsuzluk daha büyükmüş meğer

Küçük yıldız, sönmüş yıldızlar arasından geçerken, terkkettiği sürüyü anımsadı bir ara. Arkadaşlarını, ışıkışığa neşeli dostlarını düşündü. Büyücüleri, bilicileri anımsadı. Dönse ömrü uzayacak, hızla yitirdiği ışığını yenileyebilecekti belki. Ama oraya dönmeyi bir kez bile aklından geçirmedi. Işığının, elmas tozları gibi bedeninden dökülmesine aldırmadı. Çevrenini kendisi yaratmalı, kendisi yok etmeliydi. O hiçbir zaman sönmüş yıldızlar mezarlığına gömülmeyecekti. gerektiğinde kül olup savuracaktı kendini. Diğer yanda samanyolu küçük yıldızın kaybolduğunu yüzlerce ışık yılı sonra ayrımsadı. Ama binlerce ışık yılında açtığı keçi yolundan çıkıp ta onu aramaya yanaşmadı. İmkansızı denemeye kalkmıştı o:

Evren
Sekizinci renge sarınan
Metaforlarmış meğer


Karanlık bölgelerden geçiyordu küçük yıldız, bir ateş böceği kadar kendine yakın, bir okadar kendine uzaktı. Kendini evrenin öteki kıyılarına sürükledi sonra. Yıldızların düş kurdurucu olduklarını ama artık düş de kurmaları gerektiğini duyumsadı. Yıldızların da ütopyaları olmalıydı. Ama bir yandan tükeniyordu küçük yıldız. Hızla, ışık hızıyla tükeniyordu. Karadelikler onu yutabilir, sönmüş gezegenler kendine çekebilirlerdi. Büyükbüyüklerinin masallarındaki gibi tehlikeler ortasında kalabilirdi. Umurunda bile değildi bütün bunlar. Yaşıyordu, ölümlüydü ve firariydi, hepsi bu...

Evren
hiçlik'ten de küçükmüş meğer
Yaşamı ve ölümü ezberleyecek kadarmış


Sonra bir ışık yılında, yırtılmış ozon tabakasının altında Dünya'yı gördü. İnsanlar, çamur içindeki larvalara benziyorlardı. Küçük yıldız dehşetle baktı aşağıya. İşte tam o an ayağı bir meteora takıldı ve kaymaya başladı. Düşüyordu. Tutunabileceği birşey yoktu evrende. Tutunmak ta istemiyordu zaten... Işığa ve kendine veda etmenin vakti gelmişti. "Vedanın anlamı ne" diye düşündü sonra. Anlamsızdı. Dünya'ya inme duygusunun bir biçimiydi veda. Son çabasını aşağıdaki Dünya kirliliğine düşmemek için harcadı ve kılpayı kurtuldu bundan.

Evren
Küçük bir okyanusmuş meğer
Kıyısında yelkenliler batan


Kendini gök uçurumuna bırakırken küçük yıldızın son baladı şu oldu:

D ü ş ü y o r u m
l

t o z l a ş a r a k

d
ü
ş
l ü
y
o
r
u
m
t o
z l
a
ş a
r
a k


y a
ü n o l
D m a s ı
n
d a !
Ahmet TELLİ

fıkranın devamı

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini,ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.
"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.".
Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.
Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş.
Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.Duygularının karşılığının olmayacağından,bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.
Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve;
"Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş.
"Neden" demiş.
"Yoksa benim yanımda mutsuz musun?".
"Hayır" demiş kelebek.
"Bilakis,sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Seni seviyorum"
diyebilmiş ancak.
Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.
İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

fıkranın devamı

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.

Demeyeceksin işte.

Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,

Senin o'nu sevdiğinden.

Çok sevmezsen, çok acımazsın.

Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...

Hatta elini ayağını bile

çok sahiplenmeyeceksin.

Senin değillermiş gibi davranacaksın.

Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.

Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.

Paldır küldür yürüyebileceksin.

İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,

Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri

sahipleneceksin.

Gökyüzünü sahipleneceksin,

Güneşi, ayı, yıldızları...

Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.

"O benim." diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...

Mesela gökkuşağı senin olacak.

İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.

Mesela turuncuya, yada pembeye.

Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden,

Çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,

Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...

fıkranın devamı

Büyük bir bahçede, diğer çiçeklerle birlikte huzur içinde yaşayan, çok güzel ve mis kokulu bir menekşe varmış.

Bir sabah, çiğdem tanelerinin ıslattığı başını yukarıya kaldırıp bakmış, Çok uzun ve harika bir gülün, yanında sanki bir zümrüt lamba gibi yukarıya doğru süzüldüğünü görmüş.

Mavi dudaklarını açmış ve:" Ben ne kadar şanssızım, Bunca çiçek arasında en zavallı durumda olan benim, Doğa beni çok kısa boylu ve zayıf yaratmış, Yere öylesine yakınım ki başımı kaldırıp yukarıya bakamıyorum, Güller gibi yüzümü güneşe de çeviremiyorum, "demiş.

Komşusunun bu sözlerini duyan gül gülmüş ve demiş ki: " Ne kadar garip konuşuyorsun?, Sen çok şanslısın, Ama farkında değilsin, Doğa seni harika bir koku ve güzellikle ödüllendirmiş, Bunları pek çok çiçeğe vermemiş, Şimdi deminki düşünceleri aklından çıkar ve elindeki değerlere şükret, Unutma ki kendini küçümseyenler cezalandırılır"

Menekşe yanıtlamış: "Sen, beni teselli etmeğe çalışıyorsun, Çünkü benim özlem duyduğum şeylere sen sahipsin, Üzgün birinin kalbini okşamaya çalışmak; şanslı biri için çok kolaydır, Ama güçlü birininin zayıflar arasında bir öğüt verici gibi durması da çok acımasızcadır"

Doğa, menekşe ile gül arasında geçen bu konuşmayı duymuş;yaklaşmış ve demiş ki: "Sana neler oluyor sevgili kızım, menekşe?Sen şimdiye dek çok tatlı ve mütevaziydin, Senin kalbine de aç gözlülük ve hırs girip duygularını incitti mi?"

Menekşe yalvaran bir sesle :" Oh! Yüce ve merhametli annem, senden tüm kalbimle rica ediyorum ; lütfen dualarımı kabul et ve bir tek gün için gül olmama izin ver"

Doğa yanıtlamış: "Ne istediğini bilmiyorsun, Bu, kör ihtirasının arkasında ne gibi felaketler olacağının farkında değilsin, Gül olunca çok üzüleceksin ama pişmanlığının bir faydası olmayacak"

Ama, menekşe ısrarlıymış, " Beni bir gül yap, başımı gururla yukarıya kaldırayım,"

Doğa tekrarlamış :"Sen, asi ve cahil menekşe, Senin istediğini yerine getireceğim, Ama başına bir felaket gelirse, asla bana şikayet etmeyeceksin, "

Sonra doğa esrarengiz ve büyülü parmağını uzatarak menekşenin yapraklarına dokunmuş, Menekşe, hemen başını diğer çiçeklerin arasında dimdik tutan bir güle dönüşmüş.

Akşam olduğunda, gökyüzü siyah bulutlarla kaplanmış, ve sessizliği korkunç gök gürültüleri bozmuş, Ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ve şiddetli rüzgar kısa sürede bahçeyi esir almış, Fırtına, bitkilerin dallarını kırmış, köklerini topraktan sökmüş ve uzun boylu olan tüm çiçeklerin gövdeleri parçalanmış, Sadece toprağa çok yakın olan kısa boylu bitkiler hayatta kalabilmişler, Bütün bahçe, rüzgarın ve fırtınanın gazabına uğramıştı, Tüm uzun ve büyük bitkiler yerde bitkin bir halde yatıyorlarmiş, Sadece bahçe duvarının dibinde küçük bir menekşe grubu hayatta kalabilmişti.

Küçük bir menekşe başını kaldırmiş ve çevresinde diğer bitkilerin yaşamış oldukları trajediyi gözden geçiririken şöyle demiş:" Gördünüz mü?Fırtına o yaramaz çiçeklere ne yaptı?"

Derken bir başkası: "Evet, biz küçük ve toprağa yakınız, Böylece gökyüzünün gazabından kurtulduk, "demiş,

Bir başkası :"Boyumuz kısa olduğu için fırtına bize ulaşamadı, "diye söze girmiş.

Tam o sırada menekşelerin kraliçesi, kısa bir süre önce güle dönüşmüş olan menekşeyi görmüş, Zavallı, yerde çamurların içinde muhabere alanındaki sakatlanmış bir asker gibi yatıyormuş, Kraliçe, onun yerde durmakta olan başını tutmuş ve hafifçe kaldırmış, Sonra diğer menekşelere dönerek: "İşte evlatlarım!Aç gözlülüğün ve ihtirasın bir saatliğine bir güle dönüşmüş olan menekşeye ne yaptığını gördünüz, Bu görüntü sizler için ibret olmalı, "demiş.

Ölmek üzere olan gül, geriye kalan son gücünü de toplayarak çok sessiz bir şeklide: "Siz kanaatkar ve uysal aptallar, Ben fırtınadan hiç korkmadım, Dün, ben de sizler gibi halimden memnun, kanaatkar bir menekşeydim, Ama bu yetinme, benim varlığımla yaşamın fırtınaları arasında bir engeldi her zaman, Ben de şu anda sizin yaşadığınız yaşamı sürdürüyor olabilecektim, Korku içinde toprağa tutunmuş olarak, Bütün menekşelerin yaptığı gibi kışın geçmesini, karın beni sarmalamasını ve ölüme götürmesini bekleyecektim, Oysa ben, şimdi mutluyum çünkü bu küçük dünyadan çıkıp evrenin esrarlı dünyasına geçtim, Ama bunu siz yapamadınız henüz, Ben aç gözlülüğe tepeden baktım, Evet aç gözlülüğün doğası benden çok daha yüksekti ama gecenin sessizliğini dinlerken, bu dünyanın da konuşmalarını duydum, " Varlığın gerisindeki tutku var oluşumuzun gerekli amacıdır, "diyordu İşte o anda ruhum baş kaldırdı ve yüreğim varlığımın sınırlarını zorlamaya başladı, ve farkettim ki;uçurum, yıldızların şarkısını duyamaz ve işte o an küçüklüğümle savaşmaya karar verdim ve içimdeki hasretin de yaratıcı bir isteğe dönüşmesine dek bu savaş sürdü, Ve bizim o sonsuz düşlerimizin güçlü nesnesi olan Doğa, benim isteklerimi kabul etti ve o sihirli parmaklarıyla beni bir güle dönüştürdü.

Gül, bir süre sessiz kalmış, ve sonra giderek zayıflayan bir sesle; başarı ve gurur dolu bir edayla: "Bir saat de olsa çok onurlu biğr gül gibi yaşadım, bir kraliçe gibi var oldum ve dünyaya bir gülün gözleriyle baktım, Yıldızlı ve parlak gök yüzünün fısıltılarını bir gülün kulakları ile işittim ve o ışıkların zerrlerine bir gülün dokunuşuyla dokundum, Aranızda biyle bir şeyle onurlandırılılmış olanınız var mı?"

Bunları söylediken sonra başını önüne eğmiş, öksürür gibi bir sesle devam etmiş:" Şimdi öleceğim, ama ruhum amacına ulaşmış olacak, Dünyamı doğduğum o küçük delikten çok daha fazla genişlettim, Bu yaşamın desenidir, Ve bu varlığın sırrıdır, "

Sonra, gül titremiş, taç yapraklarını usulca kapatmış ve dudaklarında son derece mutlu bir gülümseyişle son nefesini vermiş, Bu gülüş; bir zafer ve Tanrı'nın ona verdiği tüm güzelliklerin gülüşüymüş...



fıkranın devamı

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara. Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler. İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı. Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, coşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu. Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşları. Ulu çınarına gitmeliydi. Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu, koştu, koştu. İlkbaharın kokusunu ciğerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran soluğunu dinlendirdi önce. Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti. Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğunun, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle... Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu. Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut. Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi. Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık. Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''''''''''''''''''''''''''''''''Her gün gelirdi.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki. Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu. Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti. Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''''''''''''''''''''''''''''''''Neredesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'''''''''''''''''''''''''''''''' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı. Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından. Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere. Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu. Ama o gelmiyordu. Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini issiz bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi. Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara rağmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı. Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kani donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey ayniydi. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep ayniydi. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu. Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu neredeyse tamamen kaybediyordu.... ''''''''''''''''''''''''''''''''Umudumu kaybettim, umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'''''''''''''''''''''''''''''''' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu... Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi. Üşüdü üşüdü...Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden... Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştı. Titredi koca çınar. Ürperdi yaprakları tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, issiz ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti... Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru. Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi. Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri göğü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar. Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi. Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!. Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek isinsin, yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde. Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı... Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi. Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardı. O da, zeytin gözlü çocuktu....Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarındaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı. Aradan çok uzun yıllar geçti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda'''''''''''''''' dan. Elinde bir demet kir papatyası vardı. Geldi, kuru çınarın dibinde durdu. Zeytin gözleriyle baktı uzun uzun kuru çınara. Çınar hiç oralı olmadı. Hiçbir şey görmedi, duymadı, hissetmedi. Adam, baharda eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı. Neler olmuştu çınarına? Diriliğine, yeşiline, rüzgarda oynaşan yeşil yapraklarına neler olmuştu!...Hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine ağladı, sarsıla sarsıla. Çınarın kuru gövdesine dayandı. Başını kaldırıp, çınarın kurumuş dallarına baktı. Dalından kopan bir çiçek gibi neden kurumuştu çınarı?... Gözyaşlarından ıslanmış bir demet papatyayı çınarın dibine bıraktı. İçi burkularak, yüreği titreyerek yaşlı çınara fısıldadı: '''''''''''''''''''''''''''''''' Seni çok seviyordum! Neden beni beklemedin? Neden?'''''''''''''''''''''''''''''''' ...Sonra, derinden bir ses duydu. Hüzünlü, ağlamaklı, yorgun, kırılgan bir ses. Bu, çınarın sesiydi. Yıllar önce, hemen her gün dinlediği tanıdık bir sesti bu. Kulağını dayadı çınarın gövdesine. Yaşlı gözlerle dinledi, çınarın yakınmalarını: Yorgun ve yaşlı bir çınarım Ben dalları fırtınalarda kopmuş yaslı ve yaşlı bir çınarım binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk hülyalı gülüşler gözlerinle görmek istiyorum sabahı dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum umutlu ve şen ne zemheriler gördüm ben ne fırtınalar geçirdim çağının ışığıyla yak beni çağının ışığıyla sar, üşüyorum gövdemde kaç balta izi var kaç kan lekesi alnımda nice ihanetler gördüm ben nice zulümler üşüyorum alnı gül işlemeli baharlar getir bana umudu sevda kokan sabahlar gözlerinle görmek istiyorum yarınları dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum pınar seslerine kat başak tanelerine koy arıt beni günahlarımdan lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar kocaman bir yürekle ey çocuk beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa bırakma ellerimi n''''''''''''''''olur Bırakma ellerimi.

fıkranın devamı

cemildi adı, herkes gibi deli kanlı annesi ölürken hayatın başındaydı
daha beş yaşındaydı çok zaman oldu cemildi adı, 17 yaşındaydı
kalbi temiz, biraz fakir bir delikanlıydı seviyordu, sevgiyi biliyordu seviyordu güzeller güzeli cennet kızını
köyün en güzel kızı, ve en akıllı gözleri yakıcı ateşti, bakışı kalpleri delen ışık cemilin aşkı bir cennet kızı
cennetten gelmiş kadar güzel aşk bu ne ferman dinler ne de kanun
gel zaman, git zaman aşk büyüdükçe büyüdü alevleri gökleri, haberi köyü sardı direnmek zordu, aşk ateşti, kalp ise ateşin yeri
kızda aslında onu seviyordu ama ne fark eder onunla evlenmeyecektiya
nede olsa ailesi karşıydı yasemin ailesine karşı gelemezdiya
Cemille evlenemezdi ailesi şehirliyle evlenmesini istiyordu
şehirliyle evlenip onunla hayat kuracaktı şehirli zengindi de ha
apartmanları, lüks arabası birde fabrikası vardı biraz yaşlıydı ama
zengin bir adamdı cemil sahip olduğu kalbi satıp bunları alamazdıya
zaman hızlı geçti, ve yaseminin nişan hazırlıkları başladı
Cemil in ise bitmeyen uykusuz geceleri yasemini seviyordu
sevdiği ise elden gidiyordu denemeliydi şansını bir kez daha

Cemil, yasemini kaçırmak istiyordu cemil çiçeklerin güzelliğini yaşatmak çiçeği kıştan kaçırmak istiyordu yasemini istiyordu
bir gün yasemine söyledi onu sevdiğini yasemini, kaçırmak istediğini
yasemin ümit vermemeliydi dedikya, akıllı kızdı, ve şehirliyle evlenecekti babasının sözünü dinleyecekti maalesef yasemin cemille gitmeyecekti Şahini sevdiğini söyledi aslında bu yalana ne kendisi, nede cemil inanmadı ne yapsın cemil, çaresizlikti, gururdu, aşktı bunun adı sevdiğini incitemezdi zaman çabuk geçti yasemin evlenip gitti cemilin ise hayalleri cemil duramazdı artık, köyü terk etmeliydi gitmeliydi kimsenin bilmediği uzak yerlere
aslında oda bilmiyordu nereye gideceğini belki kaderin sürüklediği bir yolda ilerleyecekti yasemini unutacak, aşkın bittiği yerde, yeni bir hayat kuracak orada başka biriyle evlenecek mutlu olacaktı
nede olsa daha gençti yasemini unutacaktı yasemini sevdiğini unutacaktı gitmek çözüm olmadı yasemini unutmaya aşk büyüdü, büyüdü, büyüdü, yangın ağaçlara, kalpteki ateş akla ulaştı sevgiliyi unutmak, sevgiden kaçmak ne zordu ne zordu, sevdiğinden kaçıp, sevdiğini çöllerde aramak bir yaz günüydü, hava sıcaktı cemil yasemini unutacaktı unutana kadar dolaşacaktı cemil yavas yavaş bilincini kaybetmeye başladı kendinden geçmiş bir halde geziyordu
dağlarda, ovalarda çöllerde yalnızlığın, aşkla buluştuğu yerde
aklını kaybediyordu deliriyordu galiba hatta delirmişti aradan aylar geçti, cemili bulduğumda akbabalar cemilin ölmesini bekliyordu
vücüdu kan içindeydi akbabalar, kan içinde bırakmışlardı cemili

ölmek üzereydi, aç susuz, sıcak bir yaz gününüydü aldık götürdük cemili, canlıydı hala nefes alıyordu sadece bir hafta boyunca
sonra yasemin adını duyduk dudaklarından yasemin, yasemin, yasemin
adam sen kimsin, nereden geldin yasemin, yasemin yasemin sevdiğinin ismiydi cemil ise bir deliydi Komşu köyde bir Hoca vardı. Genelde dağlarda yaşayan bir hoca. Aslında insanlar bu hocaya da deli derlerdi ama ben ondan o kadar hikmetli sözler duyardım ki onun dünyadaki en zeki en bilgili insan olduğuna inanırdım. Herkesle konuşmayı sevmeyen, aslında az konuşan biriydi. Hikmet sahibi, bilgili bir hocaydı işte. Ben çocukken çok kötü hastalanmıştım. Ölmek üzereyken hastalandığımı duymuş ve gelmiş. Odadan herkesi çıkarmış ve yarım saat kadar yanımda kalmış. Ne yaptığını bende hatırlamıyorum ama bazı dualar okuduğunu hatırlıyorum ve sonrada uyuduğumu. Uyandığımda Hoca gitmişti ve ben kendimi çok iyi hissetmiş ayağa kalkmıştım.

Cemili Hocanın yanına götürdük ve hoca cemilin yanında kalmasını istedi zaten biz gitmeden onun rüyasını görmüş, onu bekliyordu. Hoca her gün cemille konuşurdu fakat, cemil hiç tepki vermeden gözleriyle boş boş bakar ve dinlerdi. Cemil deliydi ama hoca ona sürekli telkinlerde bulunur, kainattaki mükemmel nizamdan, kainatta her şeyin hikmetli olarak yaratıldığından, kainatın bir mektup olduğundan bahsederdi. Birlikte bazen bir katran ağacının tepesine çıkarlar geceleri yıldızlar izlerler, dağlarda geceleri esen rüzgarın sesini, dua eden, zikir çeken böceklerin seslerini dinlerdi. Kainatla birlikte hocada dualar ederdi. Gündüzleri cemil için bitkilerden ilaç yapar ve içirirdi.
Aradan aylar yıllar geçti cemil artık sağlığını ve bilincini tekrar kazanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama cemil artık tamamen iyileşmişti ve vücudunda hiçbir yara izi kalmamıştı.

Cemil bir gün bana isteği zaman yasemini görebildiğini, yanındaymış gibi onu hissedebildiğini söyledi. Anlattığına göre yasemin her gün kocasından dayak yiyor ve ağlıyordu. Şahin hep içki içiyor başka kadınlarla geziyor, hatta kadınları eve getiriyordu. Bu dayanılacak bir şey değildi, yasemin için bu hayat yaşanacak, katlanılacak şey değildi. Evlendikleri ilk hafta iyi görünüyordu. fakat daha sonra yayaş yavaş Şahin gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hergün bir bahane bulup yasemine hakaretler yağdırıyor, onu dövüyordu. Yasemin ise hergün ağlıyor, ve Allah'tan yardım istiyordu. sürekli dayak yiyor ve ağlıyordu. En büyük acısı Cemili hala sevmesi ve onunla evlenmemiş olmasıydı. Yapacak hiçbirşeyi yoktu, eve dönemezdiya, dönse de cemil olmadan dönmesinin anlamı olmayacak mutlu olamayacaktı. Yaşadıkları dayanılacak bir hayat değildi fakat her şeye rağmen yasemin bütün acılara dayanıyor, bu çektiği işkenceli hayatta arınıyor, sabrı isyana meydan okuyordu.

Cemilin yaşadığı aşk, aşkın büyüklüğü cemile yasemini görme onu duyma yeteneğini kazandırmıştı. Cemil yaseminin çektiği ızdırabı hissedebiliyor, ve zamanı gelince gidip yasemini kurtaracağını söylüyordu

Cemili bulmamın üzerinden 4 yıl geçmişti. Cemil, birgün yaseminin kendisine ihtiyacı olduğunu söyledi ve bizimle vedalaşarak ayrıldı. Cemil giderken hoca ile onu birlikte uğurladık. Cemile alışmıştık ama gitme dememiz mümkün değildi.

Yasemin aradan geçen onca yılda mutluluğu hiçbir zaman tadamamış, kocasından ne sevgi nede saygı görmemişti. Yaseminin duyduğu hep hakaret, gördüğü kendisi ile hiç ilgilenmeyen kocası oldu. Annesini, babasını, köyünü özlemişti. Evlendiğinden beri çocukluğu ve ailesi aklına geldikçe hep ağlardı. Yasemin ailesini, ailesindeki sıcaklığı özlüyordu. Yasemin baharı, baharlarda kardeşleriyle papatya kokulu tarlalarda, çiçeklerin arasından koşarak oynadıkları köyünü özlüyordu. Yasemin köyünü, sonbaharda ekinler biçilirken insanı büyüleyen rüzgarın uzaklardan getirdiği kokuyu özlüyordu. Yasemin cemili özlüyordu. Cemilin sevgi dolu bakışını, insana güven veren ses tonunu, kendisine verdiği değeri özlüyordu. Cemilden ayrıldıktan sonra cemili ne kadar çok sevdiğinin farkına daha iyi varmış, onu unutmanın mümkün olamayacağını anlamıştı. Cemilin şu anda nerede ne durumda bilmiyordu ama ümitliydi. Çekilen bunca acılara rağmen kendisini hayata bağlayan bir şey vardı, bu yüzden ümidini kaybetmeden hep Allah'a dua ederdi. Allah'tan istediği cemili birkez daha görebilmekti. Onu gördüğünde sevgisini ona anlatacaktı.

Bir cuma günüydü, şahin yine içki içmiş başka kadınların yanından geliyordu. Yasemin artık dayanamıyacağını bu yaptıklarının insanlığa sığmadığını söyledi. Yaseminin aldığı cevap yine kocasından duyduğu hakaret dolu sözler oldu. Şahin yasemini sevmediğini, defolup gitmesini söyledi. Yaseminde bu hayattan kurtulmak istiyordu, ama tekrar annesinin babasının yanına gidip ne diyecekti. Onlara nasıl anlatacaktı olanları.

Yasemin dayanamadı ve şarhoş kocasına artık katlanamayarak, kapıyı çarptı ve çaresiz bir şekilde ağlayarak dışarı çıktı. Dışarıda yağmur yağıyordu, bardaktan boşalırcasına. Yağmur sokak taşlarında parçalanıyor, ve yağmurun sesi yaseminin ağlamasının sesini bastırmak istiyordu. Yağmur yağıyor, yağmurla yaseminin gözyaşları birbirine karışıyordu. Kalbinde bir sızı vardı, kalbi ağlıyor, gözleri ağlıyordu. Yaseminle birlikte göklerde ağlıyordu. Soğuk bir Cuma günüydü. Üşüyordu.

Cemilde oradaydı. Yasemini arıyordu. Saatlerce dolaştı, dolaştı. Tam bir haftadır yoldaydı ve hiç dinlenmeden yasemin arıyordu. Onu bulacağını hissediyordu. Cemil sokaklarda dolaştı, yağan şiddetli yağmura o da aldırmıyordu. Kalbi nereye isterse oraya doğru gidiyordu. Rüyasında yağmurlu bir havada bankta oturan bir kadın görmüştü. Rüyasındaki bu kadın ona yaseminin yerini söylüyordu. Bu yüzden bankta oturan gördüğü ilk kıza yasemini soracaktı.

Yasemin ağacın altında bir banka oturdu. Yağmur yağdığı için parkta kimse yoktu, yalnızdı. Dua ediyordu. Sonra karşısına baktı, uzakta bir adam belirdi. Adam yavaş yaklaştı. Sonra yaseminin önünde durdu. Yaseminin önünde durdu, göz göze geldiler ve bir süre sessizce bakıştılar. Sonunda adam ona yasemini sordu. Yaseminin yaşını, köyünü, evlendiği adamın adını, babasının adını, söyledi. Hatta yaseminin nasıl bir kız olduğunu da tarif etti.

Cemil yasemine, yasemini soruyordu!

Cemilin yasemine olan aşkının büyüklüğü, ondan ayrılmanın acısı onun deli gibi dağlarda dolaşması, hatta delirmesi ne anlama geliyordu.
Uzaklardan yasemini gören, onunu yaşadıklarını, duygularını uzaklardan hisseden adam, karşısındaki yaseminden habersizdi. Onu tanımamıştı bile.

Yasemin cemili tanımıştı, ama yasemin benim diyemedi.
Yasemin onu hala çok seviyordu, ama onu sevdiğini söyleyemedi. Cemile sorusuna tek kelimeyle cevap verdi. Bilmiyorum.

Nede olsa cemille evlenmemiş, şehirliyle evlenmiş, cemili terk etmişti. En azından, kendisine deli gibi aşık fakir bir genci hayal kırıklığına uğratmış, onunla evlenmemişti. Yasemin kendisinin şuçlu olduğuna inanıyordu. Hem de idam edilecek bir şuçlu.

Sonra Cemil boynunu büküp, yasemini aramak üzere oradan ayrıldı, bir daha hiç kimseye yasemini sormadı ve yine dağlara doğru yola çıktı. Yasemin ise kalktı ve kocasının evine tekrar dönmeye karar verdi. Keşke cemil, onu tanısaydı belki o zaman onu alır götürürdü. Yasemin hiç birşey söylemedi, söyleyemedi. Söylemek istedi, cemil dönüp giderken arkasından bağırmak istedi, yasemin benin demek istedi. Dili tutuldu, kelimeler boğazına takıldı. Ölmek istiyordu yasemin.


hava soğuktu üşüyordum
yanmayı istiyordum ısınmak için
seni buldum bir gün
sen bana ateş gibi geldin
yanmayı düşündüm ateşte
hava soğuktu üşüyordum

yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu
ıslanmıştım bende
ıslanan gözlerinde

bir gün seni buldum, saçların ıslaktı
saçlarını yağmur ıslatmıştı
bakışların hüzünlüydü, buğuluydu gözlerin
damlalar iniyordu gözlerinden

sonra
göklere çıkıp dumanlar bulut oluyordu
insanın ağlaması; gökten, rahmet yağdırıyordu
damla damla suluyordu toprağı
damlalar sadece toprağı suluyordu
göz yaşlarıyla karışıyordu

ümitlerin tükendiği, senin gittiğin gündü
cuma günüydü
yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu

Aradan haftalar aylar geçti. Soğuk bir kış günüydü. İkindi vaktiydi. Cemil yine dağlarda dolaşmaktan iyice yorulmuştu. Cemil kendi köyüne oldukça yakın bir yerdeydi, fakat köye girmek istemiyordu. Vakit akşam üzeriydi ve hava gittikçe daha çok soğuyordu. Cemil rüzgardan korunmak için iki kayanın arasına paltosunu serdi ve uyumaya başladı.

Yasemin ise o aralarda köyüne dönmeye karar vermişti ve tek başına yola çıkmıştı. Akşam yaklaşmıştı ve acele etmeliydi. Kestirmeden tepenin etrafından dolaşmadan, karşıdaki kayalıklara tırmanıp, karşıya geçmeye karar verdi. Kayalıklara kadar tırmandı.

Ve o an. Zamanın durduğu, cümlelerin boğazlara takıldığı an. Cemil orada gözleri kapalı uzanmış yatıyordu. Yüzü bem beyaz olmuş öylece uzanıyordu. Yasemin cemili tanıdı ve yanına geldi. Cemil maalesef donmuştu ve nefes almıyordu. Yasemin cemilin elini tutmak istedi, ve o an cemilin elinde sım sıkı tuttuğu mendili, yere düştü. Cemil mendilin üzerinde bir kalp çizmiş ve kalbin içersine "seni seviyorum yasemin" yazmış, yaseminin geleceğini biliyormuş gibi bekliyordu. Kaskatı bir buz parçası olmuş bedeni, orada uzanmış, yasemini bekliyordu. Ölmüştü. Yasemin ağladı, ağladı, ağladı. Köye dönmekten vazgeçip cemilin yanında kalmaya karar verdi. Yasemin cemilin yanına uzandı, ve bir yandan gökte yeni belirmeye başlayan yıldızları izliyor, bir yandanda ağlıyordu.

umudum tükenirse sana kavuşmaya
nasıl düşüneyim, nasıl göreyim seni
uzaklardan eserse bir gün ayrılık rüzgarı
nasıl söyleyeyim, seni sevdiğimi

mevsimler değişir kış olursa
gömerlerse bir gün beni toprağa
elini tutmadan, dokunmadan sana
nasıl gideyim, nasıl unutayım seni

Sabah cemille yaseminin donmuş bedenlerini, bir çoban buldu. Donmuş bedenlerini soğuk bir kış gününde, yan yana defnettiler. Toprak yasemin ve cemili ayrılmamak üzere kavuşturmuştu.

fıkranın devamı

Ne zaman "bayram" dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi
Bir yerde sevgiler ağlar benimle

Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Yedi veya sekiz yaşlarında. Kokusuna doyamadığım, sıcaklığını doyasıya içime sindiremediğim annemi kaybetmiştim. Saçımı okşayacak bir anam yoktu artık. Ne de sırtımı örtecek şefkatli bir el. Amansız bir hastalık dediler adına, çocuk aklım ermedi. Çocuk aklım ermedi anayı yavrusundan ayıran, eti tırnağından söken, sevgileri linç eden, adına "ölüm" denen bu "göç" ü. Geceler benimle ağladı sessiz sessiz... Günler benimle... Sabahlar benimle...
Bulutlarda yüzü şekilleniyordu sanki anamın gökyüzünde, her özlediğimde baktığım. Yağmur yağmur iniyordu elleri yüzümü okşarcasına. Yağmurun elleri anam kadar sıcaktı... Bir okadar soğuktum ben, bir okadar ürkek, bir okadar masum ve korunmaya muhtaç. Hani yaprağı titrer ya bir çiçeğin; Bilmez niye... Titrer ya içi bir çocuğun, hüzün iner gözlerine ... Üzülür, üşür ve koynuna sokar ellerini ısınmak için. Bir avuç bulamadığından kendine...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala. Özlemlerin vuslatında. Kimsesizliğin ayazında...
Bulutlarda bir resim.
Elimden tutuşunu hatırlıyorum bir gün babamın,"Hadi gel" deyişini."Köye gidiyoruz, ninenler bizi bekliyor, seni oraya bırakacağım" Küçücük yüreğimden taşan acılarımla son bir kez daha bakıp odama selamlıyorum bulutları.
Yeşilin her tonu, göz alabildiğince, sözleşmişçesine, burada toplanmıştı sanki. Adını bilmediğim dünya kadar böcek ve kuş. Gökkuşaği bir halı gibi serilmişti çiçek çiçek... Toprağın sesi yükseliyordu çıplak ayaklarımın altında. Mutluydum...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala...
Yaşamımı renklendiren analı kuzuyu orda tanıdım işte, adını Berfin koyduğum. Küçücüktü. Simsiyah gözleri, ağzı ve kulaklarıyla bir sevgi yumağıydı sanki. İçimdeki boşluğu dolduruvermişti bir anda. Hissetmiş miydi ne öksüzlüğümü? Ne zaman dalıp gitsem dünlere, bitiveriyordu yanı başımda türlü türlü oyunlarla. "Al bu kuzu senin olsun, istediğin gibi bak ona" dediler. Dünyalar benim olmuştu sanki. Bir kuzum vardı artık. Yalnız değildim. Ben, kuzum ve de anası...
Sonradan Serfin' de katıldı aramıza. Serfin: evimizin haşarı bir o kadar da sevimli köpeği.
Artık, Serfin ve Berfin'in bakımları bana aitti. Bu sorumluluk altında her sabah erkenden kalkıyor ellerimle onları doyuruyordum. Ne güzeldi Berfin'in annesinin peşinden koşması! Annesiyle oyunlar oynaması ne güzeldi! Ama, ne yazık ki uzun sürmedi bu "analı kuzu" mutluluğu. Bir eve bir öksüz yetmezmiş gibi acı bir haber dağlayıverdi yeni baştan çocuk yüreğimi. Kuzucuğumun anası yediği bir ottan zehirlenerek ölmüştü.

Ölüm bir kez daha çöreklenmişti kapımıza.
Kuzucuğum öksüz kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldım sanki bu olaydan sonra Berfin'e. Ona yalnızlığını unutturmam lazımdı. Öksüzlüğünü... Serfin olayların farkında gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Ne zaman melemeye başlasa Berfin, hemen onun yanıbaşında bitiverip, bir şeyler yaparak onu neşelendiriyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz üçümüz üç dost, üç kardeş, üç sırdaş gibiydik. Biraz geç uyansam ikisi birden kapımda bitiveriyordu.

Yemyeşil kırlar bizimdi uçsuz bucaksız.
Bir de bulutlar vardı
Mavi bulutlar
Beyaz bulutlar
Bulutlarda şekiller vardı
Bulutlarda iki resim
Yağmur daha çok yağıyordu sanki
Bulutlar ve ben aynı yerdeyiz hala
Bulutlar kuzum köpeğim ve ben

Bir tatlı koşuşturmaca başladı günlerden bir gün evin içinde. Bir telaş. Çarşı pazar alışverişleri. "Hadi sana bayramlık alalım" dedi ninem. Hep beraber şehire gidip bir şeyler aldık. Çizgili beyaz gömleğim, mavi pantolonum ve yeni Trabzon derbey lastiklerim çok güzeldi. Gül rengi kırmızı kravat ve kurdele de isterim diye tutturdum. Berfin'e, Serfin'e ve bana. Kırmadılar. Aldılar. "Birazda kına alalım" dedi ninem. "Ellerimize yakarız. Berfin'i de kınalarız" Sevindim.
hayvan pazarı dedikleri yer çok kalabalıktı. Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Meydanlar koyun, kuzu ve danalarla doluydu. Kınalanmıştı kimisi, kimisi renk renk boyanmıştı. Bir anlam veremedim. Çocuk yüreğimin coşkusuyla yarının heyecanı sarıvermişti içimi. Yarın bayramdı... Kurban bayramı...

Ne zaman "bayram" dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yumruk tıkanır genzime, kelimeler titrer
Titrer yüreğim
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Kınalar yakıldı ellerime. Berfin'in başına kınalar yakıldı o gece. Anlayamadığım bir fısıltı vardı evin içinde. Sanki duymamı istemiyorlarmış gibi gizli gizli konuşmalar. Berfin ve Serfin çoktan uyumuştu. Ben de uyumalıyım. Yarının heyecanı daha şimdiden sarmıştı içimi. Ayakkabılarımı sildim, ninemin kınalı ellerimi bağladığı bezlerle, parlattım. Bir daha sildim. Şimdi daha parlak olmuştu. Elbisemi kapının arkasına astım. Gözümün önünde dursun diye. Uyandıkça bakarım. Kırmızı kravatım, iki tane de kırmızı kurdele duruyordu başucumda. Biri benim için, biri kuzucuğum, diğerini de köpeğimin boynuna bağlayacağım.

Kınalı ellerimin kokusu karıştı bahar kokulu odama. Gece bir başka güzeldi sanki. Perdemi araladım, bulutlar yıldızlara bırakmıştı gökyüzünü. Göz kırptı biri, diğeri yer değiştirdi... Kaydı gitti... Tutamadım..

Boğuk bir ulumayla uyandım. Köpeğim, kapımın önünde havlıyordu. Önce ellerimin bağını çözdüm kurumuş kınaları topladım. Kapıyı açar açmaz yatağıma atladı Serfin. Paçamı tutup bir yerlere götürmek istercesine gözlerimin içine baktı. Acı çektiği her halinden belliydi. Daha yataktan kalkmamıştım ki kuzucuğumun acı meleyişini duydum. Birden bahçeye attım kendimi. Kınalı kuzumun gözleri bağlıydı ve sürüklenircesine bir ağacın altına yatırılıyordu. Kocaman bir çukur açılmıştı yanı başında.
Hani titrer içi bir çocuğun, korkar, üşür, üzülür, ağlar ve koynuna sokar ya ellerini, tutacak el, sığınacak kucak bulamadığından kendine... Oradayım işte!

Ninemin sesi duyuldu. "Berfin'i kurban ediyoruz. Sana başka bir kuzu daha alırız sonra. Bugün kurban bayramı"
Toprak kaydı ayaklarımın altından
Bulutlar kaydı ayaklarımın altına
Sesler çığlıklara karıştı
Kızıla döndü yeşil
Ellerimdeki kına sızladı
Kapının arkasındaki gül rengi kravatım
Çaresizliğim büyüdü kocaman çocuk gözlerimde
Hiç bir şey yapamamanın acizliğiyle yandım
Gök yere indi gürültüsüyle
Şimşek şimşek
Yanağımdaki damla utandı
ışıldadı ıslak gözlerim, ve...

Başımı sokup yorganın altına
Yitip giden sevgilere ağladım...

Ne zaman "bayram" dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Bulutlar ve ben hep ayni yerdeyiz hala
Bulutlarda üç resim
Haykırabilseydim nefreti
Haykırabilseydim sevgiyi
Anlatabilseydim dostluğu
Yapamadım.

Kara bir bulut gibi çöreklendi o bayram sabahı küçücük yüreğime.
Kimse anlamadı.
Kimseye anlatamadım .
Bayramları neden sevmediğimi...

fıkranın devamı

Güneşli, hafif rüzgarlı bir sonbahar günüydü. Genç adam, arkası dönük olduğu halde; pencereden dışarıyı eyrediyordu. "yaprakların dökülüşlerini görüyor musun?" dedi, duygu yüklü bir ifadeyle. Sonbahar, dışarıda hükmünü icra ediyordu. Karşıda ki tek katlı evin avlusunda, şemsiye şeklindeki erik ağacının sararmış yaprakları rüzgarın etkisi ile havada daireler çizerek uçuşuyorlardı. "Bilir misin? her yaprağı koruyan bir melek varmış. O bırakmadıkça yere düşmezlermiş." Pencerenin önündeki akasya ağacının yaprakları hala yeşil ve zinde gözüküyordu. Ardıç ağacı, yaprağını dökmemenin gururuyla bir minare şeklinde yükseliyordu. Yeşilliğinin bütün ihtişamı üzerindeydi. Üniversitenin bahçesinde kavak ağaçları yapraklarını dökeli çok olmuştu. Caddeden; el ele, kol kola, kızlar, erkekler gelip geçiyordu.
"Sen, akıllı ve zeki bir kıza benziyorsun." Beklemediği iltifat hoşuna gitmişti. Dinledi ve beklemeye geçti. Her iltifatın arkasından genellikle bir istek geldiğini bilirdi.
"Bana hatıralarını yazar mısın?"
"Bir genç kızın hatıraları ne olabilir ki? Hem bunu neden istiyorsunuz?"
"Hikayeni yazmak istiyorum."
"Hiç düşünmedim. Hayır, hayır, yapamam."
"Fevkalade yapabilirsin. Hem itiraz da istemiyorum"
Genç adam, döndü ve bilgisayarın tuşlarına dokunarak; wordu açtı. Ekrana iri bir başlık atmıştı. "adı da, "Taşradan Gelen Çiçek" olsun. İsim çok güzeldi. Genç kız; içinden birkaç kez tekrarladı. "Taşradan Gelen Çiçek" "Taşradan Gelen Çiçek" Bu sanki kendini anlatıyordu. Bu nasıl olurdu? Genç adamı yeteri kadar tanımıyordu. Bilgili birine benziyordu. Bakışları ve sözleri insanın içine işliyordu. Yanındayken bir şey yazmadı. Gitmesini bekledi. Uzun süre kalmadı. İşleri vardı gitti. Büro genç adamın olmasına rağmen; arada bir işi oldukça uğruyordu.
Hiç düşünmediği halde; bu emre itaat etmek istiyordu. İşe alırken katı kurallar koyan ve sert konuşmaları olan bu insanı; fazla tanımıyordu. Görünüşü saygı duyulmayı telkin ediyordu sanki. İlk gün onu, çok sert ve katı kuralları olan, anlaşılması imkansız biri olarak görmüştü. İnsanları anlamak için sadece görüntü yetmezmiş. Meğer hiç de öyle biri değilmiş. Annesi, insanları çekinilecek birer mahluk olarak göstermişti. Hep öyle anlatmıştı. Duyguları, akıldan öne geçiyordu. Duygularının kendini yanılttığını anladı. Babacan tavırları karşında; ona olan sevgi ve saygısı her geçen gün biraz daha artıyordu.
İçinden "hatıralarımı niçin yazmamı ister ki? Hikayeni yazmak istiyorum demişti ya. O, bir yazar mıydı ki? Daha önceleri, ismini hiç duymamıştı. Acaba, hiç kitap yazmış mıydı? Veya başka bir sebeple istiyor olabilir miydi? Yazacaklarımı bir başka amaçla kullanabilir miydi?" Ardı arkası kesilmeyen sorular aklını kurcaladı durdu. Nereden ve nasıl başlayacağını da bilemiyordu? Her şeye rağmen denemekle ne kaybederdi ki? Bu isteği, reddedemedi. Başladı ve bir kaç satır yazıp bıraktı.
"Oturduğumuz köy, bir dağın eteğinde ve önünde koca bir ova uzanıyordu. Her yıl erken bastıran kar, yorgan döşek hasta gibi yatardı. Bahara hatta yaza kalırdı. Hiç kalkası gelmezdi. Dağların ve taşların karla kaplı olduğu bir günde doğmuşum. Günün anısına adımı "Kardelen" koymuşlar. Kaderlerimizin benzer oluşundan mı? İsimlerimizin benzer oluşundan mı? Bilmiyorum ama adımı taşıyan kardelen çiçeklerini bir ayrı seviyorum. Kışın ortasında kara inat kar altından boylarını uzatırlar. Parlayan güneşin altında nazlı nazlı boyun bükerler. Ak rengini kardan alırlar. Kar suyu ile beslenir. Soğuğa ve gecelerin ayazına dayanırlar. Katlanmayı bilirler. Sevgiye, sevince ve bahara müjdeci olurlar. Dağlarda ve kırlarda yetiştiklerinden dolayı kardelenler taşralıdırlar. Bunun için utangaçtırlar. Usul erkan bilmezler. Bir bakıma çekingenliğin ve utangaçlığın sembolüdürler. O, hep yalnızdır. O, hep yok ve acılı günlerde vardır. Bahar geldiğinde, tabiat renkten renge girdiğinde de yine yalnızdırlar. Çiçekler, toprağın zindanından daima yağmurun ipine tutunarak çıkarlar. Kardelen, karlı sarp ve buzlu yüksek tepelerde açan mucize çiçektir. Sarp ve yüksek tepeler onun vatanıdır. Bazen en yakın yeşillik bile çok uzaklardadır kardelen için. Işığa, güneşe sevdalıdır yaratılandan beri. Cılız bir ışık, küçük bir umut görse kırar buzları, eritir karları kardelen. Işığa, aydınlığa ulaşmayı kafaya koymuştur bir kere."
"Kardelen şubat ayında karları delerek kendini gösteren soğanlı çiçeklerdendir. Türkiye`de Toros dağlarında doğada kendiliğinden yetişmekte ve soyu giderek tükenmektedir. Kardelenin ince ve küçük yaprakları vardır. Beyaz çiçekleri damlacıkları andırır. Karın zorlu baskısını ve ağırlığını delip yüzeye çıkarlar. Bu narin çiçek, bu niteliğiyle bizim yurtdışında çeşitli zorluklarla boğuşarak hayata yükselen çocuklarımıza benzerler. Bahara ait ne varsa, yaşama ait ne varsa, alıp götürecek karlar altındaki ak sinesinde saklayacak toprağın. Karakış kara toprağın bağrında büyütünceye kadar ümitleri, koruyacak tohumları. Ve sonra yeniden Yüce adaletin söz sırasını ona vereceği ana kadar toprak annelik edecek ak saçlarıyla, yeşerecek ümitlere. Yeni muştulara gebe bahar gelsin, toprak filizlerini büyütsün diye. Kalp ateşinin sıcaklığında konaklasın. Gönüllerin misafiri olsun, filizlenip boy vereceği bir sine buluncaya kadar. İşte son yapraklarını da toprağa veriyor ağaçlar, yavrusunu cennetlere yolcu eden anne hissiyatıyla."
Birkaç gün sonraydı. Genç adam; "yazamaya başlaya bildin mi?"diye sormuştu.
Kardelen, imtihan ediliyormuş gibi bir mahcubiyet içerisinde "sadece birkaç satır" diyebildi. Yazıyı açtı. Evet, yazılan azdı. Genç adam, yüreklendirmek ve cesaretlendirmek için; "Bir insanın hatıralarını yazması aslında fevkalade bir şey. İçini birilerine dökerek; rahatlar. İnsanın yaşamı boyunca sır tutabilen gerçek dostu bir elin parmaklarından daha azdır. Ama kalem ve defter dinler. Yazılanları saklar. Anlattıklarına asla ihanet etmez." Sözleri onu yüreklendirmişti. Sonra, yazmaya devam etmişti.
"Dedem erişmiş bir adammış. Babamsa dini bütün, yiğit bir adammış. Ceketini, bahçede ağaca astığında Hacı Ali Musa, evde diye çekinirlermiş. Çok yakışıklı ve bakımlı bir adammış. Çok güzel sesi varmış Köyde üstüne güzel kaval çalan olmazmış. Bekarlığında köyün genç kızları aşık olmak için yarışırlarmış. Unutamazlarmış. Merhametliymiş. Seveni çokmuş. Yardım ve ihsan etmeyi severmiş. En büyük amcam, annem gelin olmadan kanserden ölmüş. Üç halam olmasına rağmen; genç yaşta ölmüşler. Babamsa, dedemlerin son çocuğuymuş."
"Rahmetli olan babamın yüzünü hiç hatırlamıyorum. Öldüğünde çocukmuşum. Baba sevgisinin, babanın ne olduğunu bilemedim. Babasız büyümenin zorluklarını, güçlüklerini, babasız olanlar daha iyi bilirler. Evin son çocuğuyum. Önümde bir ağabeyim ve iki ablam vardı. Hayatın acımasızlıklarına bizim için katlanan dul bir kadın ne kadar başarılı olabilir? Kolay mıydı? Genç yaşında dul kalmak. Bir kadının; evin hem erkeği hem de hanımı olmak. Her insanın cesaret edemeyeceği bir sorumluluktu bu. Ama neylesin ki iş başa düşmüştü. Ne yapabilirdi? Evlenip çocuklarını ortada mı bırakmalıydı? Böyle yapan çok değil miydi? Ama benim annem annelerin en fedakarıydı."
"Oturduğumuz ev amcamların eviyle bitişikti. Taşlarla örülmüştü. Çamurdan sıvalı iki katlı bir evdi. Babam rahmetli olduktan sonra; amcam adeta Azrail kesilmişti. Babam sağken bile; babamı kıskanırdı. Ama babamın yiğitliği karşısında hiçbir şeye cesaret edemezdi. Annem güzel bir kadındı. Dört çocuğu olmasına rağmen; genç bir kızdan farksızdı. Annemi tehdit ediyordu. Evli ve çocukları olmasına rağmen; "ya benimle evlenirsin ya da defolup babanın evine gidersin" diyordu. Annem bu gözü dönmüş, amcamdan çok korkuyordu. Biz olanları sadece yaşlı gözlerle seyrediyorduk. Elimizden bir şey gelmiyordu. Babam hayattayken evimizden çıkmayanlar, sürekli babamın yanında olanlar; artık yoktu. Ne olmuştu. Değişen neydi? Akrabalarda sadece bize üzülmekle yardım ettiklerini sanıyorlardı."
"Biz de; amcamı gördüğümüzde kaçacak delik arardık. Kendinden nefret ettirmişti. Korkumuzdan dışarıya çıkamıyorduk. Annem; ahıra kapıdan gidemiyordu. Evimizin salonundan ahıra inen bir kapı açmıştı. Bu kapıya, merdiven dayadı. Bu şekilde hayvanları besliyordu. Bu kapıdan kimsenin haberi yoktu. Üzerini tahta ve kilimlerle kapatmıştık. Bu şekilde fark edilmiyordu."
"Yağmurlu bir sonbahar günü idi. Amcam; yine annemle tartışıyordu. Biz; korkumuzdan titriyorduk. Annemi dövmek için içeriye girmeye çalışıyordu. Ama başaramadı. Yağmurdan dolayı toprak olan evimiz akıyordu. Islanmadık bir yer kalmamıştı. Yataklarımıza varana kadar her yer ıslanmıştı. Yatacak ne yer, ne de yatak kalmıştı. Annem ağlıyor, bizde annemin ağlamasına. Göz yaşlarımız yağmur sularına karışıyordu. Annem daha fazla dayanamadı. Çektiği sıkıntılar gözüne görünmüyordu. Amcamın yaptıkları çok yıpratmıştı bizleri. Üstelik akrabalardı. Amcam, annemin halasının oğluydu. Ama hiç kimseden çekmemişti, amcamdan çektiği kadar. Dayımlara haber gönderdi. Adeta yalvarırcasına "beni kurtarın bu deliden" diyordu. Dayılarım toplanıp geldiler. Traktörü çektiler evin önüne, eşya olarak fazla bir şey yoktu. Bütün köylü, amcama lanet yağdırıyordu. Hem ağlıyorlar hem de eşyaları traktöre taşıyorlardı. Evimizin önü cenaze evi gibiydi. Sanki babam o gün yeniden ölmüştü. Kolay değildi babamın hatıralarını bırakıp ta başka köye göç etmek. Köyün kadınları bir yandan ağıtlar yakıyorlar bir yandan da bize sarılarak dua ediyorlardı. Ben o zaman dört buçuk beş yaşlarındaydım. Evimizi sökmüşlerdi. Arkamızda babamdan kalma sadece bir toprak yığını bırakmıştık. Amcama, "bütün dünya senin olsun biz gidiyoruz daralma " dercesine yaşlı gözlerle bakıyorduk."
"İdealim; bir kadına yakışır meslek sahibi olmaktı. Beni, bugünlere getiren; dünyanın en fedakar insanı olan anneme bakmaktı. Herkesin annesi çok fedakardır ama benim ki başka bir fedakardı. Tüm gençliğini, bizi büyütmek amacıyla harcamıştı. Evlenerek; bizi, bir başkasının eline bırakmadı. Gerek maddi sıkıntılardan, gerekse sahipsizlikten kaynaklanan meseleler yüzünden, arzu ettiğim mesleği edinemedim. İnsanın başarılı olabilmesi için mutlaka bir desteğe ihtiyacı vardır. Bu desteği annemden başkasından almadım, alamadım."
"Çocukluk günlerimi; yaşayamadım. İlkokul beşinci sınıfa giderken, hafta sonları dağlara fidan dikmeye giderdik. Yaşım küçük diye almazlardı. Yalvarırdım. Ne olur beni işe götürün, çalışabilirim derdim. Anam gündüzleri dağa fidan dikmeye gidiyor, geceleri ise lamba ışığında kilim dokuyordu. Babamın ölümünden bir süre sonra annemin köyüne göç etmek zorunda kaldık. Ama ancak sekiz ay dayanabildik. Annemin babası; yani dedem annemi evlendirmek istedi. Annem reddetti."
"Tekrar Babamların köyüne döndük. Bir süre çadırda yaşadık. Yeniden ev yaptık. Aradan geçen zaman amcamı uysallaştırmış veya da yılmıştı. Bir gün dağa oduna gittiğinde; kalp krizinden köyden kavgalı oldukları insanların kucağında öldü. Kırk gün sonra da yeni evli oğlu yol kenarında dolmuş beklerken trafik kazasında öldü."
"Akrabalarımız, babam öldükten sonra bize karşı çok sorumsuz ve duyarsız olmuşlardı. "Ne haliniz varsa görün" diyorlardı. Allah'a şükürler olsun, annemin yüreği sayesinde, kendi ayaklarımızın üzerinde durabildik. Şu anda muhanete muhtaç değiliz. Eskiden yalınızca anam çalışıyordu. Çok şeye yetişemiyordu. Ve çok rezillik çektik. Yiyecek kuru ekmek bulamayıp; çok aç yattığımız zamanlar oldu. İsyan etmemeyi anam öğretti. Her şeye rağmen şükretmesini, büyük bir sabırla gelecek rahat günleri beklemeyi öğretti. Aslın da yazacak çok şey var ama ben kısaltarak yazmak istiyorum."
"Bu yaşıma kadar, okula giderken yeni bir kitaba sahip olmadım. Büyüklerim de öyleydi. Ağabeyimi, babam trafik kazasında öldükten sonra ortaokulundan almışlardı. Biz kızlar, okula hep anamdan gizli kayıt yaptırmıştık. Maddi sıkıntılardan dolayı okutamam sizi derdi. Ama başarılı olduğumuzu görünce; öğretmenlerinde zorlaması ile bizi okuldan almaktan vazgeçti. Üniversiteye kadar geldim. Başkalarının; eski kitaplarıyla okuyordum. Cebimde; on milyon zor olurdu. Gerekirse yemeklerimden kısarak onunla bir ay geçinmeye çalışırdım. Bu durum beni cimri değil ama tutumlu olmaya sevk etti. Hayatta en nefret ettiğim şey cimrilikti. Çektiğim sıkıntılar bende hırsı oluşturdu. Bir gün çok param olursa; benim gibi durumumda olanlara yardım etmeyi isterim. Düşüncelerim gerçekleşir mi bilmiyorum? Üniversiteyi; çok zorluklar içerisinde bitirdim."
"Arkadaşlarım; bana bu sıkıntılara rağmen nasıl hayata iyimser bakıyorsun, nasıl mutlu olabiliyorsun derlerdi. Bende onlara zaman her şeyin ilacıdır, son gülen iyi güler derdim. Bu tutumumdan dolayı çevremden çok taktir alırdım. Canı sıkılan, "bana moral ver" diye yanıma gelirdi. En umutsuz anımda bile; mutlu olmayı, hayattan zevk almayı bildim. Önemli olan da sıkıntılar içinde var olmayı, ayakta kalabilmeyi başarmaktır. Çalışmayı çok istiyordum. Amacım şimdiye kadar hep rezillik çeken anamı rahat ettirmekti."
"İhtiyacım olmasa evimden dışarı çıkmazdım. Çünkü kadınların çalışmasına karşıyım. Bir kadın muhtaçsa, bakmakla yükümlü olduğu birileri varsa, kocası ölmüş veya boşanmışsa, ülkeye faydalı mesleği varsa, çalışsın. Kadının yeri erkeğinin dizinin dibidir. Erkek getirmeli, kadın israf etmeden güzel bir şekilde değerlendirmeli en güzeli budur bence. Benim fikrime katılmayacak çok kadın olabilir. Yuvayı dişi kuş yapar. Kadın kendi görevini, erkekte kendi görevini bilmeli. Evlilikte kadına da çok iş düşüyor. Erkeği evine kadın bağlar. Erkeğim beni aldatıyor. Kim bilir ne eksiğin varda erkeğinin gözü dışarıda oluyor. Anlayış lazım. Koca sinirlenirse; kadının cevap vermemesi gerekir."
"Siniri geçince gelip özür dileyecektir. Yani alttan almak çok önemlidir her kadın başarılı olamaz bu konuda. Dünyada erkeğin en büyük cenneti kadın, cehennemi de kadınıdır. Evlendiğim zaman, dört dörtlük bir ev hanımı olmayı çok istiyorum ve bunu başaracağım. Erkekte kadınını sadece bulaşık, çamaşır yıkayan çocuklara bakan olarak görmemeli. Kadınlar ilgi ister. İşinin yeri ayrı olmalı. Eşinin yeri ayrı olmalı. İkisine de vakit ayırmalıdır. Çalışıyorum diye bütün sinirini evde eşinden çıkarmamalı. Eşiyle güzel konuşmalı. Sıkıntılarını eşiyle paylaşmalı, eşi de hem evdeşi, hem de dert yoldaşı olmalı."
"Yoksulluk çekmiş olmama rağmen; hiçbir zaman lüks peşinde olmadım. Yeter ki, mutlu bir yuvam olsun. Tek odalı ev de; benim için saray gibidir. Hangi zengin, mal varlığını ahrete götürebilmiş? Muhanete muhtaç olmayacak kadar olsun, yeter. Fazla zenginlikte zarardır. Fazla fakirlikte. İkisi de adamı kötü yola sevk edebilir. Eğer, zenginlik merhameti ve imanı yok edecekse hiç vermesin daha iyidir. Anamın istediği de bizi helal süt emmiş birileriyle evlendirip mürüvvetimizi görmek. Ancak o zaman rahat bir nefes alır. Yapmak istediğim şeyleri söyleyince anam bana "yanında eşin olursa, kimsenin bir şey söylemeye hakkı olmaz, ama tek başına bir kıza namusuyla çalışıyor da olsa söyleyecek bir şey bulurlar" der. Erkeksiz kadın gövdesiz dala benzer. Yapmak istediklerini hiçbir zaman tam olarak yapamazsın. Kadın erkek eşittir derler ama hayır hiçbir zaman eşit olamaz."
Günler gelip geçiyordu. Kardelen'i yeni bir hayat bekliyordu. İşyerinde rahatsızlanır. Sancılar içerisinde kıvranmaktadır. Patronun bekar genç ortağı tarafından özel doktora götürülür. Muayene olur. Film, tahlil derken; safra kesesinde taş ocağını andırır bir şekilde on sekiz adet taş vardır. Bir an önce ameliyat olması gerekmektedir. Bayramdan birkaç gün önce ameliyata yatar. Ameliyatla taşları alınır. Hastanede bir kaç gün yatmak mecburiyetinde kalır. Kısa bir zamanda başından geçenlerin karşısında beklemediği ilgi ile karşılaşır. Yapılan ziyaretler, getirilen çiçekler, yapılan yardımlar karşısında minnettardır. Bu arada abisinin çalıştığı özel şirket abisini işten çıkarmış, kara kışın ortasında evde karakıştan daha acı gelmiştir. Eve gelir getirecek hiçbir şey yok. Kar kış her yılkından daha zor şartlar altında geçmektedir. Sanki, her şey; üst üste gelmiş ve evde yakacak gereğinden önce bitmiştir. Kader ağını örmekte, bu iki genç yoğun duygular yaşamaya başlamaktadırlar. Ama Kardelen'in önünde haklı olarak endişe edebileceği evlenme yaşını doldurmuş ama bir türlü kısmeti çıkmamış iki ablası vardır. Sevmek, severek evlenmek arzusu içerisindedir. Duygularını ima etse de söyleyememektedir. Bir gün arzu ettiği halde söyleyemediği teklif karşı taraftan gelir.
Patronu gelip koltuğuna oturmuştu. Kardelen : "çay içer misiniz?" sualine karşı "birini de kendine al" demişti. Eskisi kadar çekinmiyordu. Alışmıştı nasıl olsa. Ama saygıyı da elden bırakmamaya kararlıydı. Çayları getirdi ve karşı koltuklardan birine oturdu.
"Senden memnunum Kardelen. Sana bir teklifim var. Düşünmeni ve sonra karar vermeni istiyorum. Kabul etmekte veya ret etmekte tamamen hür ve serbestsin." Kardelen, meraklanmıştı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Ne teklif edebilirdi? Teklifi ne olabilirdi? Ya aklına geldiği gibiyse. Kendine olabilir miydi? Ama kendisi evliydi. Yok yok, bu olamazdı. Bir şeyler sezmiş, veya duymuş olabilir miydi? Saygı duyduğu bu insandan, azar işitmek, ölmekten daha zordu. Bir daha asla yüzüne bakamazdı. Öylesine konuşuyor olamazdı. Kardelen utangaçlığı içinde kızardı. Sıkıldı. İçinde ala bora olan sorular karşısında tufana tutuldu. Bir süre sesi, sedası gelmedi. Kendine gelememişti. Kısık bir sesle "dinliyorum, efendim" diyebilmişti. "Seni aramızda görmek istiyoruz. Diğer bir tabir ile gelinim olur musun? Seni Ahmet'e istiyorum." Kardelen,rahatlamıştı. Aradan geçen zaman fazla uzun olmamıştı. Baştan konulan kurallar, yürüyor gibi gözükse de zaman zaman ihlallere kadar varmıştı. Acaba Ahmet'e karşı olan duygularından haberdar mıydı? Neler biliyordu? Bu teklifi Ahmet'ten habersiz mi yapmıştı? Ahmet'in haberinin olmaması mümkün değil gibiydi. O zaman Ahmet'in de karşı olumlu duyguları olmalıydı. Ahmet'in bakışlarından ve yumuşak davranışlarından alaka duyduğunu yüreğinde hissediyordu.
Geçen günlere rağmen; Kardelen tereddüt etmektedir. Önünde iki ablasının olması, Kardeleni haklı olarak endişelendirmekte, hatta kara kara düşünmektedir. Kendi kendine çözüm üretmemektedir. Annesi bir şeyler sezmesine rağmen kırıcı bir şeyler söylememektedir. "Kızım yüreğine hakim ol. Gönlünü kaptırma " derken bir şeyler sezdiğini de açığa vurmaktaydı.
Teklifi kabul etmiş; işin devamının zamana bırakılmasını arzu etmişti. Kış bir türlü bitmek bilmedi. Bahar gelmeden günler yaza durdu. Nihayet badem ve erik ağaçları her zamanki gibi yapraklardan önce çiçeklerle donandı. Annesi "böyle olmayacak, şehir bize göre değil, köye döneceğiz." Derken Kardelenin içini tarifi imkansız ayrılık acısı sarmaktadır. Geçmişi köy hayatı ile dolu da olsa; şehrin rahatlığı ve yüreğinde açan sevda çiçeğinin solmasından korkmaktadır. Bahara erdim derken; karakışa dönmekten ürkmektedir.
Bir Cuma gününde ailesine düğürcü gidilir. Çaylar içilir. Hal hatır sohbetlerinden sonra niyet açıklanır. Mihriban kızın, yüzünden dökülenler; yere düşmeden buza kesmektedir. Her gün canı kadar; sevdiği yeğenini gelen misafire hakaret edercesine dövüp, ağlatarak tavır koymaktadır. Hiçbir şeyden habersiz gözüken anne bile; şokta, şaşkındır. Gün; yıl olur, zaman bir türlü geçmek bilmez. Düşünün denilerek müsaade istenir. Misafirlerin gitmelerinden sonra eve gelen Meral kız; eve anlatılanlar karşısında baygınlık geçirmekte, o anda işte olan Kardelen'i ise tarifi imkansız bir fırtına beklemektedir. O gün bir türlü geçmek bilmedi. Umutları, endişelerine çare olamadı. Biliyordu ki; iki
abla, iki kara yılan olup; dönüp dönüp sokacaklardı. Anne, "emeklerim yüzüne gözüne dursun" diyecek; en ağır kahırlarını; üstüne üstüne alacaktı. Umutları, yüreğinde filizlenmekte olduğu sevgi adına direnmeli, her kahıra katlanmalıydı. Muştulu bir ilkbahar akşamının alaca karanlığında; eve giderken ayakları; bedenini taşıyamaz olmuştu. Eve, gitmek istemiyordu. Ama; başka çaresi de yoktu. Dalgınlıktan etrafı görmüyordu.
Evdekileri, solukları burnunda, pencerede önünde yolunu gözler buldu. Bütün gözler; sarı yılanın hain bakışlarından daha yakıcıydı. Beklediği an gelmişti. Ne olacaksa olsun. Fırtına mı yoksa kıyamet mi kopacak; kopacaksa kopsun istiyordu. Her geçen anını buna hazırlamıştı. Acıyan ve içine ağlayarak; bir kıyılara sinen yengesinin önünde, annesi ve ablaları; üç koldan saldırdılar. "bunu bize nasıl yaparsın?" diyorlardı. Sevmek suç muydu? Sevilmek, istenmek suç muydu? Evde kalan ablaların olursa suç olurdu. "Sen nasıl bir insansın?, Ayazlı gecelerde, parmaklarım kanaya kanaya kilimler dokum. Üç beş kuruş harçlık için. Daha ellerimin kanları kurumadı. Hem bunu bizden gizlemeyi nasıl becerdin? Kesinlikle evlenemeyeceksin. Seni asla o oğlana vermeyeceğiz. Hatta ölsen bile." Kardelen, bütün saldırılara cevap vermedi. Onlar, içlerindeki hınç ve kini iyice kusmalarını bekledi. Uzun süre susması; onları daha da hırçınlaştırmıştı. Anne, kara kara düşünüyordu. Annesi, "Yarından tezi yok, işi bırakıyorsun." dedi. Kardelen; göz yaşlarını tutamadı. Bir iki damla göz yaşı yanaklarından yuvarlanarak göğsüne düştü. Göz yaşlarını içine akıtmayı yeğledi. Kanadı kırılmış bir serçe gibiydi. Akşam yemeğini yiyemedi. Gece, gözlerine uyku girmedi. Sabahı zor etti. Her ne olursa olsun işe gidecek ve genç patronu ile vedalaşacaktı. Yanında annesi ve büyük ablasının arasında; birer zabitten farksız koruma ve kollama altında iş yerine geldiler. Genç patronu, her zamanki gibi kendilerinden sonra geldi. Hiçbir şey olmamış gibi tebessümle, hepsine ayrı ayrı "hoş geldiniz" dedi ve bir gecede Kardelen'in gereğinden fazla yıpratıldığı gözünden kaçmamıştı. Kadın, "oğlum, Kardelen'i almaya geldik. Köye gideceğiz." Genç adam : olgunlukla "Teyze, Kardelen sizin. Ne zaman arzu ederse gidebilir." Sabahın bu ilk vakitlerinde; Kardelen, ana ve ablasının ortasında bir mahkumdan farksız; infaz edilmek üzere; vedalaşarak işten ayrıldı.
Aradan bir hafta geçti. Genç adam, netice için; eşiyle birlikte; Kardelen'lere vardığında evde kimse yoktu. İkinci gün, gelin ve Kardelen'i eve; anne ve iki kızı misafirliğe gitmiş olarak buldu. Kardelen, sevindi. Hürmet etti. Sormasına fırsat vermeden anlattı. "Beni, kesinlikle vermek istemiyorlar. Biliyorum ki; benim ailem; sizlere layık değil. Ben de; sizlere layık değilim. Beni kabul etmeniz bile; şereflerin en büyüğüdür. Aileme ihanet içinde olmak istemiyorum. Seviyorum. Sevmeye de devam edeceğim. O, daha güzel ve daha şerefli kıza layık bir insan. Ve yarın annemle köyümüze gideceğim."
Bir gün sonra; ailesi evdedir, hiçbir şey olmamış gibi varılır. Çay faslından sonra müsaade istendiğinde; annesi "bu iş olmayacak, kesinlikle de köye gelmeyin." Ablası "kızın beyni yıkanmış, o daha cahil" diyordu. Gen adam "On dört on beş yaşında ki kızların gelin gittiği bir memlekette, yaşı yirmi dört ve üniversite bitirmiş kızın cahilliği mi olur? Zorla almak istemiyoruz. Hayırlısını diliyoruz." Bir gün sonra Kardelen, annesi yanında olduğu halde köyüne gitmektedir. Her şeyi geride bırakırken; içten içe söylenmektedir.
"Dostluğu, komşuluğu, kardeşliği
Arkadaşlığı, sırdaşlığı, yoldaşlığı
Hasılı Sevgiyi ve insanlığı
Terk ediyorum şehirle birlikte
Duyuyor musun? Feryad'ımı
Duyuyor musun? Ah' ımı,
Sızısıyla dolu yıkık kalbimle
Terk ediyorum şehirle birlikte"
Kardelen; gönlü yıkık, köyde, pencere önündeki divanda oturmakta ve arzuları rüyalara dönüşmektedir. Sıcak bir yaz akşamında; avludaki yazlık tahtta yastıklara yaslanarak; oturmakta yıldızları seyretmekteydi. Kendinde değildi sanki. Yaz böcekleri ötüşmektedir. Yassı tepeden, doğmakta olan; ay dolunaydaydı. Uzaktan bir kaval sesi gelmekteydi. Sese yöneldi. Dinledi. Köyün çıkışında; ulu bir çınar ağacı altında, çoban çeşmesinden gelmekteydi. Etrafta kimseler yoktu. Üzerinde bembeyaz bir ipek elbise vardı. Hafif hafif esen yel; aşığın dizelerini de beraber getirmekteydi. Dinledi. Dinledi. Evet, bu ses onun sesiydi. Adeta yürümekten daha çok uçarak çeşmeye varmıştı. Koca kayanın üzerinde, bağrı yanık sesiyle içten içe söylüyordu.
"Bendeki bir dert ki,
Anlatamam kimseye,
Kulak verip de beni
Dinler misin Kardelen?
Sardı tüm benliğimi,
Mecalim yok gülmeye
Sende benle ağlayıp,
İnler misin Kardelen?
Hatıralarımızla dolu
Gurbet aksamlarında
Hasret denen türküyü
Söyler misin Kardelen?
Senin de gözlerin yaş
Ağlamışsın besbelli
Mevsimin gelmeyince
Açar mısın Kardelen?
Dostu oldum gecelerin
Çözemedim bilmecelerin
Cevabını sen bana
Çözer misin Kardelen?
Ayrılık tattırsa da acısını,
Unutamazsın hatırasını
Hepsini bir kalemde
Siler misin kardelen?
Yurdun dağlar senin
Hep yükseklerdesin
Eğilip de elimden
Tutar misin Kardelen?
Sevda içimde bir sancı
İyisin amma çoğu zaman acı
Çaldım işte kapını
Açar misin kardelen?
Arkadan bir dürten olmuştu. Geri döndü. Baktı. Gözlerini açtığında annesi başucundaydı. "yatağına yat da öyle uyu" Etrafı dinledi. Yaz böcekleri dışında ne bir kaval, ne de onun sesi vardı. Anladı ki, rüya görmüştü.

Yıldızlar yağıyordu saçlarına. Ağlamak ve gözyaşlarında boğulmak için; sığınacak bir köşe arıyordu. Düşüncelere dalmak ve yeni düşüncelerle buluşmak için. Kimselere anlatamadıkları ve kafasından atamadıkları bir yumruk gibi içine oturuyordu. Hatıraların acısı yüreğini dolduruyordu. Hak etmeyen insanlara sevgi, ilgi, zamanı vermenin ızdırabı yakıp kavuruyordu içini. Bir deniz, bir okyanus misâli kabaran, ve ruhunu cendereye alanların biraz olsun azalması için, yine bir dost, bir can arkadaşı arıyordu akşamın loşluğunda. Rüzgâr önünde savrulan bir yaprak misâli, derin vadilerde, koyaklarda dolaşıyordu. Düşüncenin dar geçitlerinde, sonsuz kıvrımlarında ayak sürüyen zihnini dinlendirmek için yeni yollar arıyor, yeni kitaplara dalıyordu. Yarılan, bölünen, çırpınan ve duygusallıktan çatlayan yüreğini ferahlatmak için bir o yana, bir bu yana koşuyordu. Sokaklar mekânı ve kat ettiği mesafeler boyunca sonu gelmez çelişkilerle boğuşuyordu. Dağılan ve dağlayan cümlelerin verdiği ince ağrıyı dindirmek için; soğuk suların altına başını uzatıyor, soğuk yerlerde yatıyordu. Fiziksel bir yankının eseri olmayan bu durumu bilmesine rağmen yine de bütün bunları yapıyordu. gözyaşlarında boğulmak için
Kararan bir gökyüzü altında ve kirli bir yeryüzü üzerinde volta atıyordu gece kuşları. Hırsın, kinin, kibrin ve nefretin taraftarları kendilerine özgü mekânlarda yeni planlar kurup; iyiliği, dostluğu ve barışı yıkmanın, insanlığı zora sokmanın hesabını yapıyorlardı. Mesafeler aşılıyor, güzellikler törpüleniyor ve acılar harmanında yeni yeni yıkıntılar oluşturuluyordu. Boşa geçen zamanda gencecik vücutlara zulümden imzalar atılıyordu. Nazik ve kibarlar bir kenara çekiliyor; meydanı "kötülüğün erleri" dolduruyordu. Gün yitiriyordu ziyasını. Kuşlar yollara düşüyordu. Acılar ve anılar tazeleniyordu. Ruhlar birer pervane olup kendi etrafında dönüyordu. Hüzün kaldığı yerden devam edip, sineleri yakmayı sürdürüyordu. Kaybettiklerine ağlıyordu. Hürriyetlerini kaybedenler, özgürlükleri için sızım sızım sızlanıyorlardı. Kader mahkumları bir günü daha defterden düşüyordu. Sokaklar boşalıyor; evler, kahveler, meyhaneler doluyordu. Kafayı tütsüleyenler; feleğe kahredip nara atıyorlardı. Yine de kimse kendini sorgulamıyordu. Çocuklar neşeleriyle evleri dolduruyordu. Umutları giderek azalanlar, biten bir günde de bir şey kazanamamış olmanın korkunç ızdırabıyla yanıp tutuşuyorlardı. Fakirliklerine, kimsesizliklerine, arkasızlıklarına kahredip, "Dünyanın düzeni bu mu?" diye haykırıyorlardı. Ve seslerini yine kendilerinden başkası duymuyor, iniltilerine hiç kimseler kulak asmıyordu. Hayaller sökün ediyordu dört bir yandan. Aşka dair, mutluluğa dair, servete ve devlete ve şehvete dair. Uğruna mücadele edilmesi, çalışılması düşünülen hayaller. Bir defa daha görmek, bir kere daha sevmek adına kurulan hayaller. Izdırapları büyük, mutluluğu bir an olan hayaller kuruluyordu. Pişmanlığının vereceği acı tahmin edilmesine rağmen yine de istenilen ve gerçekleşmesi arzu edilen hayaller. Akılla değil de; hisle, mantıkla değil de; sezgiyle at başı koşan hayaller.
Hatıralar boğazına doluyordu ellerini. Her akşam olduğu gibi yeniden hesaplaşıyordu yaşadıklarıyla. Yaşayıp isteyip de, yaşayamadıklarıyla. Geriye dönüşlerle bir film şeridi gibi geçiyordu hayatı gözünün önünden. Hayatından geriye kalanın hatıralar olduğunu bir kere daha anlamanın verdiği azapla yeniden sarsılıyordu. Hayatın mâzide gizli olduğu gerçeğinin bir kere daha farkına varıyordu. Ana, baba, eşler, yarım kalan aşklar, yaşandığı zamanlarda dünyanın sonu olarak bildiği sevdalar, kardeşleri, arkadaşları geçiyordu hatıralar resmi geçidinden. Orada en çok yer edenlerle paylaştıklarını bir kere daha yaşama imkanın olmadığına ağlıyordu. Birer gözyaşı olup dökülüyordu göz pınarlarından, nişan aldığı yüreğini doğru,
Zalimler, tarihin kaydedeceği yeni zulümlere kapı açıyordu. Mazlumlar yeni çilelere uğruyordu. Birileri, kendilerinin hiçbir zaman yapmayacakları fedakârlıkları, yine başkalarından bekliyorlardı. Vatan adına, millet adına, din adına. Gelişme, ilerleme ve kurtarma adına. Anlayanlar anladıklarıyla kalıyor, anlayamayanlar her vakit olduğu gibi yine ön safta yer tutuyorlardı.
Yüreğinin kıvrımlarında dolaşıyordu. Hasretini şarkılar taşıyordu uzaklara. Şarkılar ve yangınlı türküler, duygu dünyasının kılavuzu oluyordu. Yeni melodiler vasıtasıyla, ruhu inceldikçe inceliyor, kelimeler birer ateş topu gibi zihnine hücum ediyordu. Şiirlere, yazılara ve yeni konularda buluşuyor. Akşam ve musiki ele ele vererek, içinde; yeni ateşler yakıyordu. Savrulan, zamandan zamana. Düşen, mekândan mekâna. Saatler bu minval üzre sürüp giderken, sabah oluyor, gün doğuyor ve yeni bir akşamı bekliyordu.
fıkranın devamı

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi. Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..

" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "

fıkranın devamı

Şunun şurasında dönemin bitmesine az bir zaman kalmıştı. Bu güne kadar onu anlamaya çalışmak ve izlemekle geçmişti. Artık duygularına söz geçiremez olmuştu. Okul çıkışında onu takip etmişti. Genç adam; yaprakları yeni yeni filizlenen yaşlı ağacın alında, bankta oturmuş; kıyıya gelip gitmekte olan dalgaları seyrediyordu. Hareketleri, derse olan titiz ilgisi ve yorulmak nedir bilmeyen gayreti en dikkat çeken yönleriydi. Duyguları dışa kapalı, yüreğine erişilmesi zor biri gibi görünüyordu. Aslında öyle biri de değildi. Hiç ağladığı olur muydu? Gözyaşları içe dönük mü akardı? Dış alemlere yansımaz mıydı? Ufkunda tuttuğu, oturduğu ağacın dibinde iç alemine akan görünmez yaşlarla ağlayan biri miydi? Gördüğü kadar; şehveti körükleyen arzulara tutsak yaşayanlardan biri de değildi. Sınıfta, okulun bahçesinde, laboratuvarda, peşinde gölgesi gibi gezen kızların bakışlarından nispeten uzak dururdu. Yaşamaya çalıştığı inancının çilesini çeken biri miydi? Gözyaşlarını hiç sevmeyen, daima iç alemine ağlayan biri miydi? Gönül işlerine yüz çevirmekte olduğu ne derece doğruydu? Kendini, nefesi kadar yakından takip eden genç kızlardan gerçekten habersiz miydi? Mahiyeti bilinmeyen duygularla uzaklara bakışı merak uyandırmaktaydı.
Sözlerine nasıl bir tepki vereceğini bilmiyordu. Bu güne kadar çekindiğinden bir türlü açılmamıştı. Her geçen gün içinde tutmaya zorlandığı duygularının şiddetli baskısı altındaydı. Nasıl olsa kaybedecek bir şeyi de yoktu. Kendini nefesi kadar yakından takip eden, içinden "bu adamla bir gece geçirmek için neler vermezdim..." diyen genç kızdan habersiz, körleşmiş duygularla uzaklara anlamsız bakmaktaydı.
"Merhaba" dedi. Ölçü tanımayan saçları omuzlarının üzerine dökülmüş sarı parlak saçları dalgalanan kız, yosun yeşili gözleri ufkunda, hissiyatını pembe dudaklarına verip ilanı aşk etmek istiyordu.
"Merhaba" dedi genç adam. Kuru bir "merhaba" ya cesaretlendi genç kız.
"Yalnızsınız" dedi.
"Yalnız olduğumdan nasıl emin olabilirsiniz?" dedi genç adam. Beklemediği bir cevaptı. Şaşırdı. Bir an tereddüt etti ve bir birine zıt duygular arasında gidip geldi.
"Benim göremediğim birileri mi var?" dedi.
"Hayır. Herkes yalnızlık çekebilir ama ben pek değil... Bak!... Deniz dalgalarının coşkulu; sahile söylediği şarkıları, ağaçların meltemle olan muhabbetini, kavga dövüş etmeden akşamın gündüzle kucaklamasını, yerini veda ederek; mehtaba bırakacak güneşi, kendi mecrasında akıp giden hayatın bizlere bahşettiği sıhhati, görmüyor musun?
Genç kız, boş bulunmuş gibi hissetti kendini. Genç adamla göz göze geldi. Onun bakışlarında boğulur gibi oldu.
"Oturabilir miyim?"
Genç adam: "Buyurun" diye söyleyinceye kadar oturmadı. Bankın diğer ucuna sessizce yerleşti.
"Tek başınasınız"
"Evet. Siz de öyle."
"Belki açılırım diye dolaşmaya çıkmıştım. Güzel bir gün değil mi?"
"Evet."
"Söylesem mi?"
"Neyi!"
".!
"Sevdiğimi."
"Söylemezseniz bilemez ki!"
"Bak o da sevdiğini söylüyor."
"Kim?"
"Dalgalar, sahile sevdiğini söyler durur."
"Ama ben."
"Güzelsiniz. O öğrenince mutlu olacaktır."
"O kim?"
"Onun kim olduğunu bilmiyor olamazsınız."
"Ama.. Ama ben sizi."
"Kimi!.."
"Sizi."
"Nereden çıktı bu!.."
"Yüreğimin en derin yerinden." Cevap vermesini beklemeden sözlerine devam etti. "Duygularıma karşılık verdiğiniz gün; beni mutlu edeceksiniz" diyordu. Nasıl söylerim diye kara kara düşündüğünü bir anda söyleyip çıkıvermişti. Nasıl bir tepki vereceğini bilememenin korkusuyla günlerdir kendi kendine eziyet edip durmuştu. İçindekileri söyleyerek yüreği üzerindeki karanlık bulutlarını dağıtarak rahatlamıştı. Duygularına esir olan yüreği, hissiyatını açığa vurmaktan çekinmiyordu.
"Bak bu olmadı işte!..."
"Neden?"
"Sizinle birlikte olmak için çok şeylerini kaybedecek o kadar etrafınıza genç varken. Hem size umut vad ettiğimi hiç hatırlamıyorum."
"Dürüstlüğünüz, yorulmak nedir, bıkmak nedir bilmeyen çalışmanız, zekiliğiniz, incelikleriniz; hassas oluşunuz, temiz bir kişilik ve kimliğiniz beni size bağlamaya yetti."
"Görmüyor olamazsınız. Etrafınızda aynı özellikleri taşıyan kendi ırkınızdan bir çok insan var."
"Ama siz, bir başkasınız."
"Yanılıyor olamaz mısınız? Sıradan insanlardan benim ne farkım olabilir?"
"Sizde olup da, onlarda göremediğim çok şeyler var."
"Hiçbir şey birbirini aynısı değildir ama duygularınız sizi yanılmış olmalı!.."
Yanına kadar sokularak: "Neden kaçıyorsunuz?" diyordu. Genç kız ensesine kadar yaklaşıyor, hissiyatını alt üst etmeye çalışıyordu. Gözlerindeki esrarlı pırıltılarla cadde kenarından gelip giden dalgalara göz atarken; nazik, saygılı ve yalvarmaklı bir sesle:
"Çirkin biri miyim?" dedi ve kısa bir süre tepki vermesini bekledi ve devam etti. "Çocukluğumdan beri hiç kimseyle gönül alış verişim olmadı. Yanlış anlamayın, sadece duygularıma siz hakim oldunuz."
"Çirkinlik, tende değil yürekte olandır" dedi genç adam. Genç adamın konuşmasından cesaret alarak; aralıksız sözlerini sürdürmeye devam etti.
"Neden bir ışık, ufacık bir ümit vermiyorsunuz? Bu dünyaya senin olmaya geldim."
"Bu nasıl olabilir?"
"Sevmek bir ihtiyaçsa, insanın sevdiğini söylemesi neden suç olsun. Sizden imkansız bir şey mi istiyorum?"
"Ben doğduğum yerlerde bıraktım yüreğimi.. Ana, baba, kardeş sevgisinden başka sevgi de tanımadım." Üniversiteden Şule hanım aklına geldi. Uzun zaman ona da hiçbir şey yazmamıştı. Ondan da bir haber alamamıştı. Merak etti. Daldı.
Ayumi, genç adamın yıllardır görünmez gemler vurduğu duygularını yeniden uyandırmaya çabalıyordu. Genç adam; adını koyamadığı çilenin öldürücü ıstıraplarına, kasırgaya tutulmuş çaresiz bir ağacın dalları, yaprakları kadar yüreğini sıkıntıya sokmak istemiyordu. Duygularının ruhunu bunaltmasına, pişmanlık duyarak yaşamaya asla izin vermek istemiyordu.
"Hayır. Hayır. Bu imkansız!"
"Neden?"
Kestirip atmasını, irtibatın kesilmesini, reddedilmeyi asla ama asla kabullenmek istemiyordu.
"Ben de sizin gibi sadık bir dost, candan bir arkadaş bulamamanın acılarını hissederek yaşadım. Karşıma çıkanların göz bebeklerinde menfaat ve şehvet arzularının raks ettiğini gördüm. Garip bir arzu, garip bir hisle insan denilen meçhulü sende incelemeye, gönül kapılarını açarak, sizi çözmeye çalışacağım. Her insanın ılık bir arkadaşlığa ihtiyacı vardır." Genç adam suskunluğunu bozdu.
"Beni yeteri kadar tanımıyorsunuz bile!"
"Konuşmasam da tanıyamam ki!.. Sizi günlerce takip ettim. Her hareketinizi izledim. Her derste, her ameliyatta hep yanı başınızdaydım. Günlerce gözlerinizden ve sözlerinizden sıcak bir şeyler ümit ederek bekledim. Gözleriniz; derslerinizin ve işlerinizin dışında hiçbir şey görmüyordu. Oysa güzeller her zaman yanı başınızda ama her zaman güzellikleri uzakta aramak sevdasındaydınız. "Uzaktaki kıymetli, zorluklarla elde edilen değerli, aradığında elinin altında olmayan güzeldir" derler. Gülde gönülleri olanlar bile, onlara ulaşmak için ömür tüketmekten korkarlar da, kır çiçeğindeki gül güzelliğini fark ederler. İnsan her zaman güzeli ister, güzelin hastasıdır. Güzele ulaşmak için ömrünü feda eder. Oysa bir baksa etrafındakilere, mutlak bir güzeli fark edecektir. Ama tek bir düşüncenin kavanozunda kapalı kalmamalı insan. Güzeli ararken, ezerek geçtiği bir başka güzeli fark edemeyecek kadar kördür insan. Bir görebilse kır çiçeğinin gül tarafını... Bir görebilse, hayal pınarının çeşmesinin değil de suyunun önemli olduğunu... Yetinse elindekiyle, güzelliğini bulmaya çalışsa elindekinin. Sevdiklerini gül demetleriyle mutlu edebilme fikrini atsa kafasından. Bir gün de kır çiçeği toplasa, sunsa sevdiklerine... Hayatını gül arama yolunda feda edeceğine, görse kır çiçeğinin gül yanını... Bir fark etse ayaklarının altındakileri, bir ehemmiyet verse kır çiçeklerine. "Sonuçta ikisi de çiçektir. Gül herkesçe güzeldir, kır çiçeği de bence güzeldir." dese."
"Milliyetimizin ayrılığı sizi hiç düşündürmüyor mu?"
Genç kız: "Hepimiz insan değil miyiz? Irk, renk ve dil bile bir yerde sükut edebilir. Siz de bilirsiniz ki! Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşır. Hele ikinci dünya savaşından bu yana, Japonya'da yabancılarla evlenenlerin sayısını bilen bile yok. Ben, ne ilk nede son olacağım."
Genç adam: "Buna ailen, en yakınların bile karşı çıkacaklar, engel olmaya çalışacaklarını hiç düşünmez misin?"
"Kim karışabilir?"
"Pek çok."
"Bu hayat benim değil mi?"
"Elbette. Ama üzerinizde hakları olanlar vardır. Unutmamalısınız! Ve sizde gözü, gönlü ve umutları olanlar mutlaka bulunacaktır."

"Bil ki! Senden uzak
Ne güzellikleri avutur beni
Bu şehrin,
Ne de yıldızlı akşamları.

Özlemin bir nehir olmuş,
Yarar girer içimdeki dağları.
Alınyazımı değiştiremem ama
İstemediğim kadere de boyun eğmem."

"Ben sadece yalnız ve garip biriyim ."
"Bırak. Kum üstünde şaton olacağına taş üstünde kulüben olsun ne fark eder."
"İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler."
"Seni seninle yaşamak varken, sensiz hayalinle yaşamak gücüme gidiyor. Sen en büyük sevgiyi hak edecek kadar mükemmel, herkesin sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin."
"Peki sen müsaade aldın mı? Sözlerini bir yumuşama olarak kabul ederek; yüreğinde biraz umut ışıkları belirdi.
Genç kız : "Sadece bir Türk'ü sevdiğimi söyledim. Biz de kararı evlenmek isteyenler verirler." Gönlü umutla umutsuzluk arasında çırpınıyor, bedenini soğuk bir ter kaplıyordu. Genç kız, kararlılığını belli eden davranışıyla "Şimdi cevap vermeye bilirsin" diye mırıldanıyordu. Genç kız, ezik kahrolmuş duygularla bakmaktaydı.
"Acılar ve sevinçler müşterek olmalı. Derdimizi bir birimizden saklıyorsak, ne anlamı olur birleşmenin? Ben bir Budist'im" diye mırıldanıyor. "Senden saklıyor muyum? Ya siz. Sizin de Müslüman olduğunu biliyorum!"
Ağlamaklı baktı genç adama. "Güzellik, sırf bunun için beraberliği arzulamak, çok basit istek bence. Acılarımız ve sevinçlerimiz buna isyan etmez mi? İnsanın başka şeyler konuşmaya, araştırmaya, hatta çok şeyleri bulmaya, kaybetmeye bile ihtiyacı vardır. Herkes gibi benim de bir dış dünyam ve bir de iç dünyam vardır. Orada yasaklara, devletin koyduğu kanunlara, hatta törenin koyduğu bütün kurallara bile kafa tutar, isyan ettiğim olur. İnsanın içinde biriken, taşmak isteyen bu sırlar var ya, beraberlik, bütünleşmek ve hayatı bölüşmek denilen arzu, daha çok bunun için olmalı. Sizi arkadaş olarak seçişim; en yakışıklı bir siman olduğu için değildi.. Suskun, vakur, tenezzülsüz görünümünüzle bir muamma gibi oluşunuz, tıpkı bir mıknatıs gibi beni peşinizden sürükledi. Sizi çözebilmek ve sonra sıkışan yüreğimin gizlerini size açarak rahatlamak istemiştim. Bir Budist çocuğuyum. Babam zaman zaman bu öğretileri anlatır bize. Türkleri Müslüman diye duyarım. Ben bunları konuşarak öze yaklaşmak istiyorum. Size nasıl yasak tanımadan düşüncelerimi açmışsam, sizden de aynı şeyleri beklemekteyim. En azından bir şeyler söylemelisiniz. Beni inandırmalısınız."
"Gerçekleri bilmemek, doğup büyüyerek toprağın derinliklerine karışmak.. Bunlar sebebi araştırılması gereken sorular olarak duruyor içimde. Babam : "İnsan sebepsiz olarak yaratılmadı." ifadesini sürekli tekrarlayıp durur. Yeryüzü, gökler, yıldızlar, denizler, canlılar ve insan. Her biri dev bir muamma kafamda. İlmi sebepler araştırılmakta sonra akıllara durgunluk verecek şekilde, gülünç bir ifade ile tesadüflerin kucağına terk edilmektedir. Ölenler, ölümün eşiğinden dönenler, hastanelerde inleyenler, iç ürpertici hadiseler hiçbir şey anlatmıyor mu? Yaşadığımız bu asırda ciddi rahatsızlıkların çoğunu gideremeyen tıbbın yoğun vakalar karşısında acze düştüğünü görmek, beynimde binlerce soru üretiyor. Bizim tedavi edemediğimiz organları yaratan harika ne kadar kuvvetli.. olduğunu anlatan siz değil misiniz?" Yüzünde acılı gamzeler vardı. Telaşeli, usanç veren, ısrarlı, nemli gözlerle bakıyordu.
"Güzeli çirkinden, iyiyi kötüden ayıran, tercihlerimizde bize yardımcı olan, maddenin satın almaya gücü yetmeyen gözleri.. Bir et ve sinir parçasının akıllara durgunluk veren görebilme olayını.. düşünen, seven, nefret eden, duygulanan, ağlatan ve güldüren beyni.. Böbreği, ciğeri, kalbi. Mikrobu ve hücreyi.. Bunların vücudumuzda irademiz dışında aldıkları emirler doğrultusunda sistemli çalıştıklarını, düşündükçe bunların bir sahibi olmalı değil mi? Tedavisinde acze düştüğümüz organların yaratılışlarını tesadüfe bağlamak ne kadar yanlış olduğunu söyleyen?"
"Yaşamak sadece millet olmak, yeryüzünü fesada boğuk kan dökmek olmamalı diyen. Toprak, aldığı emirle sinesine verilen çekirdekleri filizlendirdiği, o şuursuz haliye sebze, meyve bitirdiği, renk renk, desen desen çiçekler açtığı, sihirli kokular ikram ettiği derelerin, nehirlerin, dağların, gündüz ve gecenin, ay ve yıldızların hakkıyla görevlerini yaptıklarını en güzel bir dille yorumlayan siz.. Gece gündüze dönmese, bulut yağmur yağdırmasa, mevsim kışını bitirmese, güneş doğmasa hayat olur muydu? "
"Size söz veriyorum. Sizi mesut edebilmek için, her fedakarlığı yapmaya hazırım."
Genç adam, verecek cevap bulamıyordu. Ayumi'yi üniversite ki başarısını, gayret ve insan üstü çabasını görmüştü. Etrafında o kadar; birlikte olmak isteyen olmasına rağmen; yüz vermiyordu. Ruhi güzellikleri fiziki güzellikleri içinde gizliydi. Rutin bir yaşayıştan dolayı pek bilinmiyordu.
Ufuklardan güneş batmaya başlıyordu. Batan güneşle birlikte, Tokyo'nun semalarında solgun ışıklar can veriyordu. Gün, yüzüne mor bir tül çekiyordu. Uzaktan sahil dalgalarının ninnileri geliyordu. Evlerine gitmekte olan; sokaktaki insan seli gittikçe azalıyor, Tokyo'nun kucağında kendilerini yalnız hissediyorlardı. Ayumi, veda edip giderken: "Sizi, bizimkilerle tanıştırmak istiyorum" diyordu.

fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama