başbakan Fıkraları

loading...

11-ISLIKLA ÇAĞIRMA Çobanların en yakın yardımcıları sadık köpekleridir.Çok uzaklardan sesinden ve “früit,früit,früit..” diye ıslıkla çağrılmaları halinde sahibinin yanına koşarlar. Ardanuç-Yolağzı Köyünde Molla Ali Pehlevan’ın evine Kala’dan(1) memur gelmiş,muhtarla görüşmek istemektedir.Muhtar diğer mahallede oturduğundan getirilmesi için torun Adnan Pehlevan görevlendirilir.Zırıki(2) oluşu ile bilinen 10 yaşlarındaki torun ;Veysel Yüksel’in harman yerinden mahallesi karşısına geçerek muhtarı çağırmaya başlar.Muhtardan ses gel-meyince bu sefer de”Früit,früit,früit..” diye ıslıkla çağırmaya başlar,yanındaki arkadaşı karşı gelse de devam eder.Halbuki muhtar yakın bir evdedir,ıslığı duyunca öfke ile gizlice çocuklara yaklaşır, bacaklarına bastonunu fırlatır ve taşlamaya başlar.Neye uğradıklarını şaşıran çocuklar tarladan aşağı doğru kaçmaya başlarlar. Muhtar peşlerinden: -Na var!..Ola it oğlu, itlar? Diye bağırır. Taş menzilinden uzaklaştıktan sonra ıslıkçımız: -Emi!..Dedem çağırıyerdi,dedem!..Diye cevap verir. 1-Kala: Köylülerin Ardanuç ilçelerine verdikleri isim. 2-Zırıki: Şımarık, aksi çocuk. 12-HA BU KARADENİZ Köyün birinde bir çoban, sürüsünün pazarlamasına yardımcı olmak için Batum’a gider. Köyüne dönünce; köyünden hiç ayrılmamış bir arkadaşına gördüklerini anlatmaya başlar. Batum’un yemyeşil bir ova içinde deniz kenarında olduğunu, büyük pencereli çok yüksek bi-nalar gördüğünü, denizin adına Karadeniz dendiğini ve bu denizin de uçsuz bucaksız olduğunu ballandırarak anlatırken; bizimki artık dayanamaz: -Ola heee!..He,da!..Ha bu Karadeniz,bizim Karagol’dan da beyuk degil yaaa,hoş!..Der. 13-GENÇ VALİ İsmet İnönü, Atatürk’ün Başbakanı iken Ardahan üzerinden Artvin’e geleceği duyulur. Artvin’in ileri gelenleri, sözcülüğe Ardanuç-Yolağzı köyünden Molla Ali Pehlevan’ı seçerler ve sınırda karşılarlar. Kutul’da bir yemek verilir. Yemekte yöre meseleleri konuşulur, İsmet Paşa ayrılırken de sözcümüze: -Benden başka bir isteğiniz var mı? Diye sorar. -Sayın Paşam!..Bize genç ve çalışkan bir vali gönderin diye cevap alır. Ancak bu istekten kimse memnun olmaz, Paşamız uzaklaştıktan sonra “Bu kadar sorunu-muz varken, yalnız bir vali istenir mi?”Diye çıkışanlara “Aklında yalnız vali kalır”demesine rağmen tenkitten kurtulamaz. Kısa süre sonra ise Refik Koraltan isimli bir genç, vali olarak atanır. Bayındırlık işleri yanında en uzak köylere dahi okullar açılır, Kuvarshan ve Murgul maden yatakları işletmeye alınır. Artvin, öğrenim ve yüksek tahsilli oranında, nüfusuna göre birinciliği başka bir ilimize bırakmayan bir il haline gelir. 14- YAZ MI, KIŞ MI? Yolağzı Köyü’nden Ömer Pehlevan, Ardanuç-Kapı Köydeki yaşlı akrabasının ziyaretine gider. Dereden tepeden konuştuktan sonra yaşlı adam bir anısını anlatmaya başlar: - “Bir tarihte; okuzlari kızağa koştuh, Killuğa(1) oduna gettuh.(2)Okuzlari çayıra salduh, onlar otliyer, ben başladım odun yapmaya. Ama hava savuh(3),kar adam boyi(4)”diye konuşmaya başlayınca bizimki daha fazla dayanamaz: - Emi!..Yaz miydi?,Kış miydi? Diye atılır. Adam iyice şaşırır ve: - Ola!..Bilmam ki,yaz miydi? Kış miydi? Der. 1-Killuğa: Killik ormanına 2-Gettuh: gittik 3-Savuh: Soğuk 4-Boyi: Boyu 15-KURT DUŞTİ(1) Ardanuç-Yolağzı Köyü’nün akıllı delisi Asım Demirci Ağabeyi ile köyün sığırtmacıdır ve yalan söylemesi ile bilinir. Uzun Çayır otlağında koyun sürüsü ile nahır(2) yan yana otlamaktadır. Asım, Koco (3) oynamakta olan çobanların yanına koşar ve katıla katıla gülerken: - Ola!.. Vallah suruya kurt duşti,kurt!..Der ve gülmeye devam eder. Oyuna dalmış olan çobanlar aldırmaz, oyunlarına devam ederler. Başka tarafta olan ağabeyi durumu anlar ve köpekleri çağırarak kurdu koyunlara zarar vermeden ormana doğru kovar. Köpeklerin koşuşmaları ve havlamaları üzerine oyuncularımız kendilerine gelir, görev yerlerine koşarken de: -Ola tuh!..Asım, Asım olalı, bir defe doğru dedi, ona da biz orali olmaduh(4), derler. 1-Kurt duşti: Kurt sürünün içine girdi 2-Nahır: Sığır sürüsü 3-Koco: Yöresel bir çelik çomak oyunu 4-Orali olmaduh: İlgilenmedik, aldırmadık 16-GEMİLER(1) YERLERDE Ardanuç-Yolağzı Köyünde Abdullah ve M.Ali Pehlevan bir çift öküz, bir çift tosun ile harman dövmektedirler(2). Karşıdaki tek katlı Nazım Yenigün’ün evinin penceresinden de çocuklar onları seyreder. Tosunlar, yeni koşulmalarına rağmen kısa sürede alışmış, uyum sağlar. Çocukların arasındaki Abdulvehap Yasal: -Habunların harmanını bir toz duman edem, hele bir seyredin, der. Bu sırada tosunların göz-leri ile Abdulvehap’ın gözleri çakışır. Tosunlar aniden harman çeperinden (3) atlayarak yola çıkarlar. Öküzle de onları izlerler. Sürüklenen düvenler yoldan duman halinde toz çıkarır. Hayvanlar sakinleştirilir, düvenlerin onarımına geçilir, öküzler otlağa gönderilir. Düvenin taşlarını tamir ederken de M.Ali Usta Ağabeyine: -Havada sinek yoh, habu tosunlar niya(3) bızıklandi(4), anlamadım, der. 1-Gemi: Düven, döven 2-Harman dövme: Harmanda daneleri ayırma işi 3-Çeper: Ahşap çit 4-Niya: Niçin
fıkranın devamı

Bir gün başbakan ve baykal aynı helikopterde gezerlerken dalmışlar muhabbete .Başbakan demiş -ben burdan 30 milyon atsam 30 kişi sevinir. Gülde -ben burdan 50 milyon atsam 50 kişi sevinir.Bunları duyan pilotta -ben burdan ikinizi atsam 70 milyon sevinir!..
fıkranın devamı


Bir tıp kongresinde doktorlar tıpta gerçekleştirdikleri son gelişmeleri anlatıyorlarmış.İngiliz cerrah çıkmış kürsüye anlatmaya başlamış;
-Bir trafik kazasında bir adamın sadece bir parmağı sağlam kalmıştı. Biz onu aldık. Ona vücut ekledik. Organlarını, kasları ekledik. O kadar mükemmel yaptıkkı çok çalışkan bir insan oldu. 50 kişinin yapacağı işi yaptı. 50 kişi işsiz kaldı.
Kürsüye Alman cerrah çıkmış;
- Biz bir kişinin sadece bir tel saçını bulduk. Ona organlarını ekledik.Kemik ekledik, kas giydirdik. O kadar muazzam yaptık ki çok süper birisi oldu. Çok çalışkandı. 100 kişinin yapacağı işi yapıyordu ve 100 kişiyi işsiz bıraktı.
Kürsüye Türk cerrah çıkmış;

- Siz var olan, elle tutulabilir şeylere vücut yapmışsınız. Biz daha zor olanı yaptık. Bir tik bulduk. Onu aldık, ona uzuvlar ekledik, kemik ekledik, kas yaptık. Bu kişi o kadar çok çalıştı ki başbakan oldu. Ve 2.000.000 kişiyi işsiz bıraktı.

fıkranın devamı

Ikinci Dünya Savaşı sırasında ingiltere Başbakanı Churchill radyoda konuşma yapmaya gidiyorm...
fıkranın devamı

Ülkenin birinde İçip kafayı bulan bir sarhoş, sokakta 'öküz başbakan öküz başbakan' diy...
fıkranın devamı

Bir tıp kongresinde doktorlar tıpta gerçekleştirdikleri son gelişmeleri anlatıyorlarmış.İng...
fıkranın devamı

De Gaulle Cumhurbaşkanıyken Italya'yı resman ziyaret etmiş. Gezi programında Fiat otomobil fabr...
fıkranın devamı

Ülkenin birinde içip kafayı bulan bir sarhoş, sokakta;
- '''öküz başbakan öküz başbakan'' diye sayıklıyormuş. İki polis adamı karakola götürmüşler.
Sonra adam mahkemeye çıkmış. İdam cezası almış. İdam edilmeden önce cezasının nedenini sormuş;
- ''Bu ülkede demokrasi vardı hani? Herkes istediğini söyler''.
- ''Senin suçun o değil'ki.. Devlet sırlarını açıklamak''...
fıkranın devamı

Bir gün köy ahalisi köy kahvesinde bir yandan haberleri izliyor, bir yandan da pişpirik çeviriyorlarmış. İçlerinden biri (Mustafa Abi) televizyonda Ecevit'i görür ve;

" Ulan, Başbakan oldu yüzümüze bakmıyor. Eskiden böylemiydi be! Etrafımda dolanırdı! Hey be, zaman ne çabuk geçiyor..." der.

Kahvedekiler merakla sorarlar:

" Mustafa Abi? Sen nereden tanıyorsun Başbakanı yahu?"

Mustafa Abi istifini bozmadan cevap verir:

" Ulan üniversite yıllarında abilik ettim ona! Az ekmeğimi yemedi!! Gel gör ki şimdi bizi unutmuş baksana! "

Kahvedeki ahali inanmamış tabii ki. Mustafa Abi'de inandırmak için;

" Gelin ulan! Meclisin önüne gidiyoruz. Çıkışta yakalayacağız Ecevit'i. O zaman anlarsınız yalan mı, değil mi?"

Hep birlikte T.B.M.M.'nin önüne giderler ve çıkışta Ecevit'i yakalarlar. Ecevit hemen Mustafa Abi'nin elini öpmeye kalkışır ve;

" Abim, Mustafa Abim; kusura bakma Başbakanlık bir dakika boş bırakılmıyor ki! Kusuruma bakma abi. "

Mustafa Abi kahve ahalisine şöyle bir bakar ve ahalinin acayip şekilde etkilendiğini görür.

Başka bir gün gene kahvede ahali ile televizon seyreden Mustafa Abi televizyonda Süleyman Demirel'i görür;

" Bu da öyle. Cumhurbaşkanı olunca kendisini birşey zannetti. Hayırsız çıktı bu da!!"

" Hadi canım. Ecevit'i belki şans eseri tanıyorsun ama buna inanmıyoruz!!"

Mustafa Abi hemen ahaliyi toplar ve Çankaya'ya gider. Mustafa Abi'yi gören Demirel hemen Ecevit gibi Mustafa Abi'nin ellerine sarılır ve öpmeye kalkışır. Mustafa Abi buna izin vermez tabi. Demirel ekler;

" Abi Vallahi billahi kusura bakma. Uzun yıllardır göremiyordum seni. Tam da seni ziyarete gelecektim. " der.

Mustafa Abi tekrar ahaliye dönerek bir bakış atar ki artık ahalinin gözünde peygamber kadar yükselmiştir.

Yine birgün kahvede televizyon izlerken bu sefer televizyona Clinton çıkar. Mustafa Abi söze başlar;

" Ulan ne çabuk unuttun o sefalet dolu günleri? Tabi zengin oldun, Amerika'nında başına geçince unuttun bizi.. Hayırsız herif!!"

Ahali bu kadarının da fazla olduğunu söyler ve diğerlerinin belki bir şans eseri olabileceğine ama Clinton'u tanımasının imkansız olduğuna imece usûlü karar verirler.

Mustafa Abi'nin tabii ki kafası atar ve bazı köylüleri alarak Beyaz Saray'a giderler. Kapıdaki görevliye Clinton ile görüsmek istediklerini söylerler.. Görevli de sadece bir kişinin girebilecegini söyler. Köylüler düşünürler ve sadece Mustafa Abi'nin Clinton'u tanıdığını söyleyerek Mustafa Abi'nin gitmesini isterler.

Güvenlik Mustafa Abi'yi iyice arayarak içeri sokar. Saatler geçer ama kapıdan kimse çıkmaz. Köylüler sıkılır. Penceredende bakma olanakları olamadığı için oradan geçen uzun boylu birine sorma kararı alırlar.

Şans eseri orada o anda Michael JORDAN geçmektedir. İngilizce bilen bir köylü Michael Jordan'a döner;

" Ya Jordan Abi. Senin boyun uzun. Camdan içeri bakıp neler oluyo, kaç kişi var bi baksana..."

Jordan camdan bakar ve cevap verir;

" Vallahi ne olduğunu bilmiyorum. İçeride 6 kişi var. Biri Mustafa Abi, diğerlerini tanımıyorum."

fıkranın devamı

Papa makam otosuyla Roma'da dolaşmaktadır. Bir süre sonra canı sıkılır ve şöföre durmasını söyler. Soförü arkaya geçirir ve arabayı kendisi kullanmaya başlar. Araç kullanmanın zevkine varınca hız yapmaya başlar. Hız sınırını aşınca da tabi ki radara yakalanir. Trafik polisi çevirir, arabayı kenara çeker. Polis arabanın penceresine eğilince afallar ve durumu merkeze aktarmak için telsizine davranir.
- Amirim bir oto çevirdim, ama içinde çok büyük bir adam var. Ne yapayim?
- Vali mi?
- Daha büyük.
- Başbakan mı?
- Hayır daha büyük.
- Amerika Başkanı mı?
- Hayır daha büyük.
- Daha büyük kim var oğlum?
- Bu adam kim bilmiyorum ama makam soförü Papa!!!
fıkranın devamı

Bir kasabada sevilen bir adam çok içiyormuş. Arkadaşları vaz geçirmek için:
- "Bak sen burada sevilen bir adamsın bukadar içmesen bu kasabaya belediye başkanı bile olabilirsin"
demişler. Adamda:
- "O da birşeymi ben içince başbakan oluyorum"
demiş.
fıkranın devamı

temel birgün anayasa mahkemesi cezalar kitabını okuyomuş oyle bısey yapmam lazım kı bu devlet buyuklerıne çok az ceza yemem gerekır demış sonunda bulmuş başbakana küfür etmek 1,5 aydan başlıyomuş neyse temel meclıse gitmiş ibne ecvıt ıbne ecevıt dıye bagırmış bunu hemen polısler yakalıyıp karakola ordan da mahkemeye çıkartırlar yargıç sorar neden küfür ettın demış temel de canım istedi ettim demiş cezam neyse çekmeye razıyım demış yargıç;karar 8 ay 3gün demiş temel orada duracan demış ben bunun kıtabını okudum bunun cezası 1,5 ay demış yargıç temele tamam başbakana küfür etmek 1,5 ay ama devlet sırrını açıklamak 8ay 3gün demiş.
fıkranın devamı

Yıldırım Akbulut başbakanken bir gün gazinoya
gider.gazinoda emel sayın şarkı söylemektedir

biraz sonra yıldırım akbulutun yanına gelir
sayın başbakanım istediğiniz bir şarkı varmıdiye
sorar. yıldırım da SABİLE şarkısını ister

emel sayın şarkıyı bilemez.orkestraya sorar
onlarda bilemez.
yıldırımın yanına gider başbakanım ben bu şarkıyı
hatırlayamadım siz bir bölümünü okurmusunuz
der.
yıldırım da şarkıyı mırıldanır

Eller ayırSABİLE
Yollar ayırSABİLE
Gözler ayırSABİLE
BİZ AYRILAMAYIZ

fıkranın devamı

ABD Başkanı, İngiltere Başbakanı ve Türkiye Başbakanı bir gün bir toplantıda bir araya gelmişler.

Tabii, 3 lider bir arada olur da, sormaz mı gazeteciler? Önce ABD başkanına sormuşlar:

- ABD´de bir memur ne kadar parayla geçinir? Siz kaç para veriyorsunuz?

Başkan cevap vermiş:

- Valla ben memura en az 2000 dolar veririm. 1000 doları ile geçinirler. Geri kalan 1000 doları ne yaparlar, nerede harcarlar, hiç sormam.

Gazeteciler aynı soruyu İngiltere başbakanına da sormuşlar. O da cevap vermiş:

- Ben, memuruma ortalama 3000 sterlin veririm. Geçinmesi için 2000 sterlin yeterli. Artan 1000 sterlini ne yapar, nerede harcarlar, sormam, beni hiç ilgilendirmez.

Her ikisinden bu cevapları alan gazeteciler, aynı soruyu bizim başbakana da sormuşlar.

- Valla, demiş bizimki, Türkiye´de bir memurun geçinebilmesi için en az 1 milyar lira lazım. Ama ben taş çatlasın 400 milyon lira veriyorum. Geri kalan 600 milyonu nereden bulurlar, nasıl geçinirler hiç sormam.


fıkranın devamı

Ecevit basbakanliktan ayrildiktan sonra Rahsaniyla artik yuvasinda mütevazi bir hayat sürüyor.... birgün telefonu çaliyor, ortada artik sekreteri vs olmadigi için tabi kendi telefonuna kendi bakmak zorunda.......telefonu açinca bir adam sesi:
- Iyi günler, TC Basbakaniyla görüsebilir miyim?

Ecevit gülüyor:

- Bayim ben artik TC Basbakani diilim.....

Bunun üzerine telefon kapaniyor... derken 5 dakika sonra tekrar telefon......Ecevit açiyor, yine ayni adam..

- Iyi günler, TC Basbakani lütfen?

Ecevit sasiriyor.....

- Az önce arayan siz diil miydiniz? Bakin ben artik TC Basbakani diilim.....

Telefon yine kapaniyor....... Ecevit tam yerine oturucakken tekrar telefon çaliyor...

- Iyi günler, TC Basbakani orada mi?

Ecevit artik çok kiziyor:

- SEN LAFTAN ANLAMAZ MISIN????? KAÇ KERE SÖYLEMEM GEREKIYOR, BEN ARTIK TC.BASBAKANI DIILIM...!!

Bunun üzerine karsi taraf gülüyor:

- BILIYORUM...........BILIYORUM

AMA TEKRAR TEKRAR DUYMAK ÇOK HOSUMA GIDIYOR...!!!



fıkranın devamı

- 2.Dünya savaşı esnasında İngiltere Başbakanı Churchill konuşma yapmak üzere bir taksiye binerek radyoya gitmektedir.
Radyo'ya gelince taksiyi durduran Churchill :
- Beni 20-30 dakika bekle tekrar döneceğim.
Taksici :
- Malesef efendim. Ben Başbakanı dinlemek üzere eve gideceğim.
Taksicinin bu duyarlılığından dolayı memnun olan Churchill taksiciye 5 sterlin bahşiş verir.
Karanlıkta Churchill'i tanımayan Taksi şöförü:
- S*kerim Churchill'i, emrinizdeyim efendim.
fıkranın devamı

Bülent Dede bak memurlara...
"-Neyine bakacam be?... Herşeye çare buldular, şu başbakanlığın basılmasına bir çare bulamadılar... Ayıptır be..."
-Açıııızzz...
"-Konuşma bee, şuna bak... Yürüyün... Bak para var orda para... At onu cebine"
"-Bülent Ecevit 1997... Hıııhh... 70 yaşında, gencecik bir delikanlıyım... Herkes perişan... Başbakan yapmak istiyorlar... Beni tercih ettiler... Neden ben dersen, özel bir nedeni yok... Tamamen kaygısal..." <BR>-Hop... Hop... Hooop... <BR>"-Zıplama kız Mesut gibi... Başım ağırıyo zaten... Nasıl yapıyo deden?..." <BR>-Tamamen kaygısal..
fıkranın devamı

Amerikan,İngiliz ve Türk başbakanları aralarında konuşuyorlarmış;
Amerikan başkanı:
-Bizim hayat standartımız üç bin dolardır biz vatandaşımıza beşbin dolar maaş veririz üç bin dolarını harcarlar gerisine karışmayız.
İngiliz başbakanı:
-Bizim hayat standartımız iki bin sterlindir biz vatandaşımıza dört bin sterlin veririz iki bin sterlini harcarlar gerisine karışmayız.
Sıra Türk başbakanına gelmiş:
Bizim hayat standartımız bir milyar iki yüz elli milyondur iki yüz elli milyon veririz geriye kalan bir milyarı nerden bulurlarsa bulurlar biz orasına karışmayız.
fıkranın devamı

-Türkiye'nin başbakanı Ecevit, Pakistan ve Hindistan'ın başbakanları ile aynı uçakta seyahat ediyorlarmış. Bir müddet sonra hızla irtifa kaybeden uçak bir köye düşmüş. Nasıl olduysa bu üç başbakan enkazdan tek başlarına sağ kurtulmuşlar. Akşam yakın olduğundan bir eve sığınıp ertesi gün başlarının çaresine bakmayı düşünmüşler. Bir kapı çalmışlar.
-Kim o?
Kendilerini tanıtıp, bize yatak verir misiniz? demişler.
-Veririm; ama iki kişilik yerim var, biriniz ahırda yatacak.
Hindistan başbakanı:
-Ahırda ben yatarım, demiş.
Bir müddet sonra kapı çalınmış. Çalan Hindistan başbakanı imiş.
Hindistan başbakanı;
-Ahırda inek var, o benim için kutsal, yanında yatamam
Bunun üzerine ahıra Pakistan başbakanı gönderilmiş. Bir müddet sonra yine kapı çalınmış.
Pakistan Başbakanı;
-Ben müslümanım,ahırda domuz da var. Domuz benim dinimde pistir,deyince çaresiz bizim ECEVİT gitmiş bu sefer.
-Bir müddet sonra yine kapı. Bu sefer gelen ahırdaki bütün hayvanlarmış.
Hep bir ağızdan:
BİZ BU ADAMLA AYNI YERDE YATMAYIZ!!!
fıkranın devamı

İşsizdi, parasızdı, kalacak yeri, yiyecek ekmeği, iki satır muhabbet edebileceği bir arkadaşı da yoktu. Nerden geldiği bilinmez "Küçükistan Ceza Kanunu" diye bir kitap geçmişti eline bir gün onu okuyarak vakit geçiriyordu ki "Ülke başbakanına hakaret etmenin cezası altı ay" kitabı ve gözlerini kapattı.
"Hem bütün hırsımı ondan alırım, hem bütün gazeteler, televizyonlar benden söz eder meşhur olurum, hemde altı ay ekmek elden su gölden yiyecek, yatacak derdim olmadan çiçek gibi kışı geçiririm." diye düşündü.
Ertesi gün mitinge gitti, Küçükistan Başbakanı konuşurken milletin arasından fırlayıp bütün gücüyle bağırmaya başladı.
- İnbe başbakan, inbe başbakan ! Güvenlik kuvvetleri hemen müdahale edip yaka paça götürdüler. Ertesi gün mahkemeye çıktı, şahitler dinlendi, savunması alındı. Hakim kararı açıkladı.
- Sanığın suçu sabit görüldüğünden yirmi sene altı ay hapsine karar verilmiştir.
Birden gözleri karardı ayakta sendeledi, sonra kendini toparladı, ve haykırdı :
- İtiraz ediyorum hakim bey, Küçükistan Ceza Kanunu'nun şu maddesinin şu bendine göre başbakana hakaret sadece altı ay, bir yanlışlık var bu işte !
Hakim acıyan gözlerle adama baktı ;
- Haklısın oğlum, başbakana hakaret altı ay fakat devlet sırrını açığa vurmak yirmi sene.
fıkranın devamı

İşsizdi, parasızdı, kalacak yeri, yiyecek ekmeği, iki satır muhabbet edebileceği bir arkadaşı da yoktu. Nerden geldiği bilinmez "Küçükistan Ceza Kanunu" diye bir kitap geçmişti eline bir gün onu okuyarak vakit geçiriyordu ki "Ülke başbakanına hakaret etmenin cezası altı ay" kitabı ve gözlerini kapattı.
"Hem bütün hırsımı ondan alırım, hem bütün gazeteler, televizyonlar benden söz eder meşhur olurum, hemde altı ay ekmek elden su gölden yiyecek, yatacak derdim olmadan çiçek gibi kışı geçiririm." diye düşündü.
Ertesi gün mitinge gitti, Küçükistan Başbakanı konuşurken milletin arasından fırlayıp bütün gücüyle bağırmaya başladı.
- İnbe başbakan, inbe başbakan ! Güvenlik kuvvetleri hemen müdahale edip yaka paça götürdüler. Ertesi gün mahkemeye çıktı, şahitler dinlendi, savunması alındı. Hakim kararı açıkladı.
- Sanığın suçu sabit görüldüğünden yirmi sene altı ay hapsine karar verilmiştir.
Birden gözleri karardı ayakta sendeledi, sonra kendini toparladı, ve haykırdı :
- İtiraz ediyorum hakim bey, Küçükistan Ceza Kanununun şu maddesinin şu bendine göre başbakana hakaret sadece altı ay, bir yanlışlık var bu işte !
Hakim acıyan gözlerle adama baktı ;
- Haklısın oğlum, başbakana hakaret altı ay fakat devlet sırrını açığa vurmak yirmi sene.
fıkranın devamı

De Gaulle Cumhurbaşkanıyken Italyayı resman ziyaret etmiş. Gezi programında Fiat otomobil fabrikaları da varmış. Fabrikada dolaşırken
De Gaulle birden :
- "Oooo Carlo! Sen burada mısın?" diye bağırmış ve makinenin başında
çalışan bir işçiye doğru yürümüş. İşçide :
- "Vay Charles!" diye De Gaullee dönmüş, kucaklaşmışlar. Herkes
şaşırmış. Koca De Gaulle ve işçi Carlo! De Gaulle yanındakilere :
- "Carlo benim eski arkadaşımdır" demiş. "Çocukluğumuz beraber geçti.
Çok iyi insandır", demiş.
Fabrikanın yöneticileri hemen atılmışlar.
- "Bizim de en iyi işçimizdir. Çok severiz kendisini!"
Bir süre sonra İtalyayı Nixon ziyaret etmiş. Onu da aynı fabrikaya
götürmüşler. O da aynı böüme gelince :
- "O Carlo!" diye haykırmış:
- "Sen buradasın ha!"
- "Vay Nik! Bu ne tesadüf? Bunca yıl sonra seni görmek..."
Sarılıp kucaklaşmışlar ve tekrar görüşmek ümidiyle vedalaşmışlar. Bu arada Nixon Carloyu Beyaz Saraya çağırmış. Herkes şaşkın. Nixon gidince Carloyu İtalyan Dışişleri Bakanlığından çağırmışlar:
- "Hadi De Gaulle çocukluk arkadaşında. Ya Nixonu nereden tanıyorsun?"
Carlo gülmüş:
- "Gençliğimde Amerikaya gitmiştim. Bir gangsterlik olayına adım karışmıştı. Nixon da çiçeği burnunda bir avukattı. Beni savundu ve
beraat ettim. O zamandan beri dostuz."
Sonra bir gün İtalyayı Sovyet Başbakanı Kosigin ziyaret etmiş. Ona da aynı fabrikayı dolaştırmışlar. Ve aynı hikaye devam etmiş:
- "O Carlo yoldaş! Nasılsın? Seni bunca yıl sonra burada görmek beni çok sevindirdi."
- "Vay Kosigin! Ne günlerdi onlar. Şimdi oturup iki tek votka atsak ne güzel olurdu."
Herkes şaşkınlıktan küçük dilini yutacak.
Kosigin, yoldaş Carloyu Moskovaya davet etmiş, o da :
- "Fırsatını bulursam gelirim.", demiş
- "Ama bu patronlar insana hiç fırsat verir mi?"
Kosigin gider gitmez, fabrikanın müdürü Carloyı çağırmış:
- "Yahu hepsini anladık ama Kosigini nereden tanıyorsun?"
- "Ben eski komünistim. Biz birbirimizi tanırız."
Müdürün tepesi atmış:
- "Sen böyle herkesi tanırmısın?"
- "Tanırım ya!"
- "Şimdi bana Papayı da tanıdığını söyleyeceksin herhalde!"
Carlo müstehzi olmuş.
- "O ne biçim laf? Elbette Paul benim en iyi arkadaşımdır."
Müdür hırsından kıpkırmızı kesilmiş.
- "Palavra atma yahu! Sen Papayı nereden tanıyacaksın?. Hem de arkadaşınmış... Lafa bak."
İşçi Carlo gayet soğukkanlılıkla cevap vermiş:
- "Ben iddiaya girmem, girenleride sevmem. Ama size dediklerimin doğruluğunu ispat edebilirim. Bu pazar Vatikana gidelim. Orada benim Papanın arkadaşı olup olmadığımı görürsünüz."
Müdür pazar gününü iple çekmiş. Sabah erkenden Carlonun evine arbasını göndermiş ve buluşup Vatikana gitmişler. Vatikan meydanı ana baba
günüymüş. Biraz sonra Papa balkona çıkıp halkı takdis edecekmiş.Bu arada Papayı merak eden herdinden ve milletten insan meydanı doldurmuş.
İşçi Carlo müdürü bir elektrik direğinin dibine bırakıp, kalabalığı yarmış ve Vatikan Sarayının kapısından içeri girmiş. Müdür şaşırmış ama, "Dur bakalım!" diye kendi kendini teselli etmiş..Biraz sonra balkonun kapısı açılmış ve Papa ile Carlo kolkola
yürümüşler. Hem de gülerek. Papa ıristiyanları takdise başlarken Carlo da sağa sola bakarak müdürü aramış. Bir de ne görsün koca müdür
birseksen uzanmış, yerde yatıyor ve etrafındakiler kendisini ayıltmaya
çalışıyorlar. Caorlo hemen Papaya dönüp
- "Bana müsaade, bizim müdür bayılmış" diyerek ayrılmış.
Koşup müdürün yanına gelmiş. Birini elinde kolanya müdürü ayıltmaya
çalışıyor. Carlo dayanamayıp sormuş:
- "Ne oldu bu adama?"
- "Bilmiyoruz! Siz Papayla balkonda görününce arkasında duran iki japon
-Allah Allah! Şu adam bizim Carlo! Ama yanında duran adam kim?dediler ve bu da düşüp bayıldı."
fıkranın devamı

ABD Başkanı Bill Clinton, İngiltere Başbakanı Tony Blair ve Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, bir gün, bir toplantıda bir araya gelmişler.
Tabii, 3 lider bir arada olur da, sormaz mı gazeteciler? Önce Clintona sormuşlar:
"ABDde bir memur ne kadar parayla geçinir? Siz kaç para veriyorsunuz?" Cevap vermiş Clinton:
"Valla ben, 2 bin dolar veririm. Bin doları ile geçinirler... Geri kalan bin doları ne yaparlar, nerede harcarlar, hiç sormam!"
Gazeteci, aynı soruyu Blaire de sormuş... O da cevap vermiş: "Ben, memuruma 3 bin sterlin veririm. Geçinmesi için 2 bin sterlin yeterli. Artan bin sterlini ne yapar, nerede harcarlar, beni hiç ilgilendirmez!"
Her ikisinden bu cevapları alan gazeteci, bu defa da Ecevite sormuş aynı soruyu:
"Türkiyede bir memurun geçim standardı nedir? Kaç para ile geçinebilirler? Siz kaç para veriyorsunuz?"
Ecevit ne dese beğenirsiniz?
"Valla, Türkiyede bir memurun geçinebilmesi için en az 300 milyon lira lâzım. Ama ben 150 milyon lira veriyorum!.. Geri kalan 150 milyonu nereden bulurlar, nasıl geçinirler beni hiç ilgilendirmiyor!"
fıkranın devamı

Bir tıp kongresinde doktorlar tıpta gerçekleştirdikleri son gelişmeleri anlatıyorlarmış.İngiliz cerrah çıkmış kürsüye anlatmaya başlamış;
-Bir trafik kazasında bir adamın sadece bir parmağı sağlam kalmıştı. Biz onu aldık. Ona vücut ekledik. Organlarını, kasları ekledik. O kadar mükemmel yaptıkkı çok çalışkan bir insan oldu. 50 kişinin yapacağı işi yaptı. 50 kişi işsiz kaldı.
Kürsüye Alman cerrah çıkmış;
- Biz bir kişinin sadece bir tel saçını bulduk. Ona organlarını ekledik.Kemik ekledik, kas giydirdik. O kadar muazzam yaptık ki çok süper birisi oldu. Çok çalışkandı. 100 kişinin yapacağı işi yapıyordu ve 100 kişiyi işsiz bıraktı.
Kürsüye Türk cerrah çıkmış;

- Siz var olan, elle tutulabilir şeylere vücut yapmışsınız. Biz daha zor olanı yaptık. Bir tik bulduk. Onu aldık, ona uzuvlar ekledik, kemik ekledik, kas yaptık. Bu kişi o kadar çok çalıştı ki başbakan oldu. Ve 2.000.000 kişiyi işsiz bıraktı.
fıkranın devamı



Facebook'da paylaş :

Hoş geldiniz! Üye Girişi yapın veya Ücretsiz Kayıt olun. 
Hızlı Arama